Misafir Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Misafir Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2015 Salı

Cayır Cayır Yanmak

Cayır cayır yanan binlerce insan


Merve Şebnem Oruç / Yeni Şafak Gazetesi


Bir bomba yere düştüğünde, bir füze hedefine ulaştığında orada bulunan sivillere neler olduğunu hiç düşündünüz mü? Göğe yükselen alevler, toz ve duman bulutu, uzaktan yeni nesil bir havai fişek gösterisi gibi görünen bir saldırı, insan vücuduna neler yapıyor?
...
IŞİD’in Ürdünlü pilot Muaz Kesasibe’yi demirden bir kafesin içerisine hapsedip diri diri yakarak öldürdüğü görüntüleri, tüylerim diken diken izlediğimde aklıma gelen ilk soru “Bu nasıl bir vahşet?” oldu. Vahşete karşı bir refleks bu, insan görünce gözlerine inanamıyor. Zihnine yapışıp kalıyor.
...
Evet IŞİD vahşi, IŞİD gaddar, IŞİD insanlığa karşı suç işliyor ve bir an önce geldiği deliğe geri gitmesi gerekiyor. Ama aynı zamanda IŞİD, yaptığı katliamların vahşetini modern silahlar arkasına saklayan katillerin aksine vahşetini grotesk bir biçimde kibirle sergiliyor ve onlara ekrana dikkatle bakınca kendilerini görebilecekleri bir ayna vazifesi görüyor.

İrfan'ın Notu:
Yazının tamamını hak hukuk gereği buraya alamadım. Ama bu yazı okunması gereken ve değerlendirilmesi gereken yazılar olmayı hak ediyor kanaatindeyim.
Yazının tamamını okuyabilmek için ...


Ve ayrıca 

http://mervesebnem.com/


5 Haziran 2014 Perşembe

Ne Desem Bilmiyorum ki ?

İşte bir çelişkiler manzumesi ve işte çelişkilerin duygusal durumu

Ne desem bilmiyorum ki?


28 Ocak 2014 Salı

Vergilendirilmiş Kazanç Üzerine

Vergilendirilmiş Kazanç Kutsal mıdır?
            Her mali yılda vergi bilincini yerleştirmek için bu slogan, büyük puntolar halinde verildiğine şahit oluruz. Kutsal, mukaddes, mübarek sözcükleri dini literatüre ait söylemlerdir. Laik devletin kutsalı yoktur ama kutsalı sonuna kadar kullanır. Ankara Müftülüğü’nün bu konuyla ilgili hazırladığı cuma hutbesinde, verginin hepimiz için ödendiğinden kutsal olduğu, eksik vergi ödemenin haram ve kul hakkına el uzatmak anlamına geldiği uzun uzun anlatılmış. Hâlbuki ben ‘Orantısız vergi toplamamalıdır.’ başlıklı bir Cuma hutbesi bekliyordum. Ankara müftülüğüne göre kayıt dışılık ‘Haram’, vergilendirilmiş kazanç ise ‘Helal’ olarak vaaz edilmiş. Yani tefecilik hazinenin izni ile yapılıp kayıt altına alındığında bu ‘Factoring’ adıyla meşrulaşır. Vergilendirildiğinde ise helalliğine müftüler şahit tutulur.
            Seksenli yıllarda altı defa vergi rekortmeni olan Matild Manukyan adlı Türkiye’nin en büyük genelev zincircinin patroniçesi bir ermeniydi. Madam, kötü yola düşürülmüş Türk kızlarını korkutup yüklü senetler imzalatarak sahibi olduğu 14 ayrı genelevde fuhuş yaptırırdı. Sistem gereği Emniyet Müdürlüğü’nün Ahlak masası bu mağdurelere ‘Vesika’ verirdi. (Böylece İslam toprağında bir insanın sermayeye dönüşmesi zulmüne onay verildi.) Buna karşılık feminist dernekler kadınların vergilendirilmiş bir sermaye olarak aşağılanmasına asla ses çıkarmadı. Yani işkadını(!) Matild Manukyan, kadını insan olmaktan çıkarıp vergilendirilmiş bir sermayeye dönüştürme zulmünü, devletin izniyle işledi. Yaptığı işin vergisini ödediği için de maliyece kutsal sayılanlar listesinde 6 kez takdis edilenlerin başında yer aldı. Üstelik İstanbul Emniyet Müdürlüğü Manukyan’ın vergilendirilmiş genelevinde, Türk kızlarını satarken yapılacak her türlü dış tecavüze karşı güvenliği polisleriyle sağladı.       
            Bu durumda şerefsiz ve adi bir kadın satıcısı, yaptırdığı fuhuş işlemini kayıt altına aldırıp vergisini ödediğinden kutsanmış, arınmış pirû pak bir vatandaşa dönüştü. Dikkat ederseniz Emniyetin Ahlak masası ekipleri, fuhuş iddiasıyla bastıkları evler ve oteller için bu işin vergisini ödemeyen “kayıt dışı izinsiz fuhuş yaptırılan” yerler diye açıklama yaparlar.
            Kim bilir hazırlık halindeki yeni anayasa taslağında şu anda kayıt dışı olarak merdiven altında sağlıksız şartlarda üretilen uyuşturucular da vergilendirilme kaydıyla ilaç şirketlerinin hijyenik ve steril laboratuarlarında üretim izni verilir. Uyuşturucunun vergisi ödendiğinde birilerini vergi rekortmeni olarak kutsanmasına da sebep olabilir. (Kayıt altında fuhuş ve uyuşturucu satımı AB üyesi Hollanda’nın belirlenmiş bölgelerinde serbestçe yapılıyor.)
            Peki, bu vermek ve kutsanmak bize neyi çağrıştırıyor ki bu kadar çabuk kandırılıyoruz. Tabi ki zekât vererek kazancı temizlemeyi çağrıştırıyor. Ama İslam’da zekât vermenin öncesinde haramlardan uzak durmanın ve helal kazanmanın önemi vurgulanır. Haram kazanç, zekâtı verilerek asla helal olmaz. İslam devleti zekâtı toplar ve dağıtır. Ama devletin asli görevi helali yaygınlaştırmak ve haram olanı uygulanamaz hale getirmektir.
             Bugün TC.’nin kötü birer kopyası olan cemaatlerin açtığı işadamları derneklerinde, bu prenslerin nereden kazandıklarıyla değil ne kadar verdikleriyle ilgilidirler. Zira Tvler, okullar, kurslar, binalar, öğrenci bursları, şubeler, yurtdışında nüfuz alanını geliştirme çabaları ve her türlü aktivitede diğer cemaatlerle yarışır halde sürmesi için çok para gerekmektedir.     
            Cemaatler, Finans kaynaklarını(!) arttırmak için devlet benzeri üç yol izlerler;
1.    İnfak ayetleri ile çokça vermeyi teşvik edip nereden kazandığını sorgulamamak.         
2.     Faiz, rüşvet, asgari ücretle eleman çalıştırma benzeri yasakları zorlama fetvalar ile helal ilan edip bu prenslerin sermayelerini ve nüfuzlarını artırmaya ön ayak olmak.
3.    Bu iş adamlarını diğer cemaatlere kaptırmamak için onları başköşede ağırlamak ve cemaatin en üst karar alma mekanizmalarına müdahale edecek konuma getirmek.
          TC,  küresel sermayenin ve global sistemin bir parçası olduğundan, bu gayri insani zulmü sürdürmek mecburiyeti nedeniyle yeni finans kaynaklar üretmesi zorunludur. Bunun için TC’yi yöneten hükümetler ister solcu, ister sağcı, ister İslamcı olsun sistemin devamlılığı için gerekli olan bütçeyi sağlamak konusunda kayıt dışı olan her sahayı kayıt altına alıp meşrulaştırmaya mecburdur. Dolayısıyla hiçbir hükümet ‘Nereden Buldun Yasası”nı çıkaramaz, mal varlıklarını araştıramaz, kara paranın aklanmasına engel olamaz, insana yapılan zulmün sebebi olan ve dinimizce de haram sayılan sektörleri ortadan kaldıramaz.


                                                                                                          Şevket Hüner / 26.01.2014         

İrfan'ın Yorumu:
Bir zamanlar vergi rekortmeni Manukyan adlı bir kadın vardı. Zaten Şevket abi de yazısında bu kadının durumunu ve yaptığı işi gayet net bir şekilde belirtmiş.
Bunu benim zikretmemin sebebi bu yazı ile geçmişe dönmüş olmam. İslami düşüncenin inceliklerine sahip olmadan önce, babam vefat etmeden önceki bir gün elinde avucunda ne varsa vergi borcuna yatırıp gelmişti. Ve ben onu o halde gördüğümde "aman oğlum kimseye borcun olmasın hele devlete hiç" demişti. Niye ki baba dediğimi hatırlıyorum? Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır da o yüzden (!) diyerek bıyık altından gülmüş ve gazetede gösterdiği bir resmi benimle paylaşmıştı. 

Manukyan'ın genelevlerinden birisinin önünde polis kontrolünde kuyrukta bekleyen insanların fotoğrafıydı bu. Elinde bastonla ayakta durmaya çalışan ama kuyruktan da ayrılmayan bir yaşlı pir-ü faninin de resmini gösterip "kutsal vergilendirmenin kutsal emekçileri" anlamında bir şeyler söylemiş ve kahkayı basmıştı. 
Babam askerden geldikten sonra yanlış yollara sapmamam için ironi üzerine ironi yapmıştı. Dilinden net olarak: "oğlum sakın bu tür yanlış yerlere gitme" demek yerine ironiyi tercih etmişti. Belki onun oğlu olduğum için net ifadeler kullanmak istememiş olabilir. Bilmiyorum. Yaşasaydı sorardım kendisine. 

Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır zihniyetine sahip insanların kazançlarını tekrar kontrol etmesi ümidi ile...


24 Haziran 2013 Pazartesi

Şia İle Vahdet Rüyaları Görenler Buyrun Bir de Buradan Bakın

 716  1057  
NELER OLDU?

2000 yılında başlayan Milli Gazete yazarlığı serüvenimizin 2013 Nisan'ında sona ermesi üzerine kamuoyunda belli bir hassasiyet oluştu. Benim irademle ve bakışımla/duruşumla örtüşen-örtüşmeyen birçok yorum yapıldı, yapılıyor. Meselenin hakikatini a
çık ve net bir şekilde ifade etmek kaçınılmaz oldu bu durumda.
Adına "Arap Baharı" denen süreç, Büyük Ortadoğu Projesi'nin metot değiştirerek, daha "soft", "rıza üretimi"ne dayalı, geniş kitleler üzerinden yürütülmeye başladığı döneme damgasını vurdu. Ancak bu gerçeğin bir başka gerçeğin üstünü örtmesine izin vermemek durumundayız: "Arap Baharı" denen süreç hakkında üretilecek yorumların, her ülkenin kendi özel şartları dikkate alınarak üretilmemesi durumunda vahim genellemeler yapmak, dolayısıyla gerçeği yansıtmayan neticelere ulaşmak kaçınılmaz olacaktır.
Söz gelimi Libya ve Tunus'ta yönetimler, Batılı güçlerin açık, doğrudan ve "iştahlı" destekleriyle alaşağı edildi. Bu ülkelerin, başta petrol olmak üzere Batılı güçlerin ilgisini cezbeden potansiyelleri, sürecin bildiğimiz şekilde neticelenmesinde elbette birinci derecede belirleyici oldu.
Ancak mesela Mısır söz konusu olduğunda Batı'nın, Libya ve Tunus'taki gibi açık, doğrudan ve iştahlı desteğinden söz etmek mümkün değil. Mısır'da iktidara gelen İhvan, devrim öncesinden gelen ve devrim sürecinde katlanarak büyüyen ekonomik, sosyal, siyasî… pek çok problemle boğuşuyor ve uzun bir süre bu problemlerle tek başına boğuşmak zorunda…
Batılı güçlerin Libya ve Tunus'a verdiği yakın desteği Mısır'dan esirgemesi elbette son derece anlamlıdır. İktidara gelir gelmez İsrail'i ve Batılıları rahatsız eden politikaları uygulamaya koymakta tereddüt etmeyen İhvan'a bunun faturasını ödetmekte kararlı olduklarını her fırsatta gösteren Batılı güçlerin İhvan'ı "dönüştürdüğünü" söylemenin elbette inandırıcı bir yanı olamaz!
Öte yandan "Arap Baharı" sürecinde Yemen ve Bahreyn'de de halk ayaklanmaları oldu. Başta Mısır olmak üzere süreç içinde iç savaş yaşayan ülkelerin hiç biriyle ilgilenmeyen İran'ın bu iki ülkede yönetim karşıtı bir pozisyon belirlemesi ve isyan hareketlerini desteklemesi konusunda neler söylemeliyiz? Eğer "Arap Baharı" başta sona Batılı güçlerin planlayıp uygulamaya koyduğu bir süreçse İran'ın Yemen ve Bahreyn'de Batılılarla iş tuttuğunu mu söylemeliyiz?
Ve Suriye… Sözün bittiği yer!
Suriye'de halk, yıllardır tepesinden inmeyen demir yumrukla hesaplaşmak için sokaklara döküldü. Süreç bütün dünyanın gözleri önünde cereyan ediyor. Geldiğimiz noktada Rus yapımı silahlarla Şii katiller karadan, Nusayrî Esed'in İsrail'e karşı kullanmadığı uçakları havadan Suriye halkını katliama tabi tutuyor. Bizse oturduğumuz yerden "Suriye'de kardeş kanı akmasına karşıyız" temcidini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyoruz! Haklı olsak bile bu söylemin son tahlilde kimin işine yaradığını düşünmeyi dahi akledemiyoruz!
Suriye meselesine böyle baktığım için Milli Gazete'de bu doğrultuda yazılar yazdım. Nihayet nisan ayında üstüste yazdığım 3 yazıdan sonra Milli Görüş camiasının tabanından ve tavanından gelen tepkiler arttı. Bu konuda yazmamam istendi.
Önümde iki seçenek vardı: Ya Suriye meselesinde yazmamayı kabul ederek Milli Gazete'de yazmaya devam edecektim veya yazmayı tamamen bırakacaktım. Tereddüt etmeden ikincisini tercih ettim ve 12-13 yıldan sonra Milli Gazete ile yollarımı ayırmış oldum.
Bütün detayların ötesine geçerek şu yalın soruların cevabını dürüst bir şekilde vermek bu ülkede İslamî hassasiyete, tarih şuuruna ve itikat bilincine sahip olduğunu söyleyen herkesin vicdan ve iman borcudur:
1. İslam'a ve Müslümanlara düşmanlık bakımından ABD-Batı-İsrail troykası ile Rusya ve Çin arasında nasıl bir fark var? Çeçenistan'da bir halkı soykırıma tabi tutan Rusya değil mi? Doğu Türkistan'da bir halkı soykırıma tabi tutan Çin değil mi? Bu iki emperyalist ülkenin elinde de Müslüman kanı yok mu?
2. Nusayrî Esed katilini kayıtsız-şartsız-limitsiz destekleyen İran'ın bunu, Ümmet'i ABD ve İsrail'in zulmünden korumak için yaptığını düşünmek doğruysa, 1979 devrimi esnasında ve sonrasında İran'da katledilen Sünnîler için ne söylemeliyiz?
3. Hizbullah'la birlikte uyduruk bir "mukavemet hattı" söylemi üzerinden, mevhum ve muhayyel ABD ve İsrail karşıtlığı üzerinden İslam coğrafyasındaki etki alanını hızla genişletmekte olan İran'ın asla samimi olmadığını ABD'nin Irak işgali esnasında izlediği tutum yeterince açık biçimde göstermedi mi? İran'ın yanıbaşında ABD 1 milyon insanı katlederken, bir coğrafyayı yağmalayıp kimliğini değiştirirken bu "mukavemet hattı" neredeydi? Bu ne menem bir "mukavemet"tir ki, ABD burnunun dibine kadar sokulduğu halde kılını kıpırdatmamıştır?
4. Bir önceki maddenin son cümlesi yanlış oldu; düzeltiyorum. Bu "mukavemet" kılını kıpırdatmıştır: Irak topraklarında ABD ile birlik olup Sünnî katliamı yapmıştır!! İşin en can yakıcı yanı nedir biliyor musunuz: Şia bütün bu icraatları öyle ustaca kamufle etmiştir ki, ben ve benim gibi tekil birkaç ses bu katliamlara dikkat çekerken "mezhepçi/bölücü" oluyoruz; Şia ise birleştirici oluyor, ümmetçi oluyor! Bunun insafala, iz'anla, firaset ve basiretle bağdaşır yanı var mıdır?
5. Ali Şeriati gibi, Muhammed Hüseyin Fadlullah gibi zatların dikkat çektiği bir gerçek var: "Ali taraftarlığı" anlamındaki Şiilik ile Safevi Şiiliği birbirinden farklıdır. Bugünkü İran'da yaşatılan ve yayılan Şia, "Ali Şiası" değil, "Safevi Şiası"dır. Safevi Şiası'nın diğerinden farkı itikadî, siyasî ve kültürel anlamda ayrıştırıcı, kin ve nefret üzerine kurulu kurgusal bir millî din anlayışına sahip olması ve en az bunun kadar önemlisi, bu tutumu bir "ideoloji" olarak yaşatıp propaganda etmesidir. Bugün Suriye coğrafyasını ateşe veren ideoloji budur ve Ali Şiası nezdinde "heretik" olan Nusayrîlik, Safevi Şiası'nın "kankası"dır. Bütün bu gerçekler gün gibi ortadayken, bugünkü İran'ı bu ümmetin "hamisi" olarak görmek en hafif tabiriyle "gaflet" değil midir?
6. Küresel ve bölgesel problemlerin İran Şiiliğiyle karşılıklı güven ve "kardeşlik" anlayışı içinde çözülmesi ancak bir şekilde mümkündür: Ya Sefevi Şiası tarihî, kültürel ve ideolojik saplantılarından vaz geçtiğine Ümmeti ikna edecek veya Ümmet Safevi Şiası'nın takiyyesine aldanarak onun dümen suyunda yürüme basiretsizliğine düçar olacak! Safevi Şiası itikadından ve ideolojisinden vaz geçmediğine göre Suriye meselesinde İran'ın yanında durmak, ABD ve İsrail'in bölgeyle ilgili projelerinin karşısında durmaktan çok, Safevi Şiası'nın Ümmet'le savaşında Ümmet'in karşısında durmak anlamına gelmeyecek midir?
7. Suriye'de Nusayrî Esed yönetimine karşı savaşan gruplar içinde ideolojisini, siyasetini, ilişkilerini doğru bulmadıklarım var. Selefi çizgiyi benimseyenlerden Batı yanlısı sekülerlere kadar birçok grup Esed'le mücadelede yan yana gelmiş durumda. Esed'in zulmüne karşı çıkmak, Esed'in zulmüne karşı çıkanları desteklemek, otomatik olarak bunları da desteklemek olarak algılanıyor. Bunlar içinde Batı'nın bilhassa destekledikleri de var, kara listeye aldıkları da. Zaten Esed sonrası "İslamcılar"ın iktidarı ele geçirmesinden endişe ettiği için ABD ve Batı Suriye meselesinde ayak sürüyor. Bu durum bütün çıplaklığıyla ortadayken Esed'in karşısında yer almak niçin ABD ve Batı yanında yer almak olsun?
8. Suriye meselesinde tutum belirlerken Suriye'de canını dişine takarak topyekün bir direnç ortaya koyan Müslümanları dinlemek, onların meseleye bakışını esas almak yerine Batı medyasının veya İran'ın dezenformasyonunu esas almanın inandırıcılığı olabilir mi?
9. Suriye'de kardeş kardeşi öldürmüyor; seyrettiğimiz, Müslümanlara karşı içinde yüzyıllardır biriktirdiği kini mazlum bir millet üzerine boşaltan Safevi torunlarının katliamıdır. Kadın-çocuk demeden, cami-hastane demeden, sivil-asker demeden her yeri, her şeyi, herkesi bombalayan, eline geçirdiği insanları en vahşi muamelelerle inleten canavar ruhlu sadistler söz konusu. Hani biz mazlumdan yanaydık, zalim "kardeşimiz" bile olsa?
10. En kötü senaryo, Esed'in gitmesi halinde bunun Batı'nın ve İsrail'in işine yaraması. O zaman safların belirginleşmesini sağlayacak en önemli soruyu soralım: Bizim hariçten gazel okurken gördüğümüzü orada fiilen savaşan Müslümanlar göremiyor mu?
Ve son söz: Ben İran'ın ve Hizbullah'ın ve Rusya'nın ve Çin'in yanında yer almaktansa, Suriye'de canını dişine takmış bir kurtuluş savaşı yürüten Sünnî Müslümanların yanında yer alıyor ve fiilen olamasa da dualarımda onların yanında yer almayı adalete, hakkaniyete, tarihe ve vicdana saygının gereği olarak görüyor, bütün benliğimle Suriye'deki kardeşlerimin muvaffakiyeti için dua ediyorum.
Ebu Bekir Sifil

23 Haziran 2013 Pazar

Sessiz Değil Üretken ve Aktif Çoğunluk Makbuldür


Hakkı müdafaa nedir ve nasıl ifa edilir? Hakkı müdafaa denilen durum her hâlükârda yapılan saldırıları yutkunmak, atılan iftiralara karşı işi kendini temize çıkarma çabasıyla sınırlanabilir mi? Pasif olmak daha da ileri gidip edilgen bir tavır benimsemeyi İslami ve ahlaki-siyasi bir ilke saymaya kalkışmak ciddi bir yanılsamadır.


Esasında zamanın-kaderin bütün işlerin aslını açığa çıkaracağına duyulan güveni değişmez bir kural, bir itikad umdesi veya toplumsal mücadelenin esası gibi mütalaa etmek yaygın bir düşünsel hastalıktır. Bu bekleyelim görelim perspektifinden, “Görelim Mevlam neyler/Neylerse güzel eyler” veciz ifadelerinden beslenmek, buradan sağlıklı bir yol haritası çıkacağını sanmak doğru bir tercih midir?
Taksim Gezi Parkı süreciyle beraber bir kez daha bireysel ve toplumsal değişim açısından, siyasal ve kültürel mücadele açısından olduğu kadar zulmü ve ifsadı engelleme sorumluluğu bağlamında da bu meselenin tartışılması gerektiği ortaya çıkmıştır.

Hegemonya “Sessiz Çoğunluk” Sever!


Her şeyden önce ne sessiz olmak ne de çoğunluk olmak tek başına bir değerdir. Sessizlik ve çoğunluk bütün zaman ve mekânlar için makul ve mantıklı sayılmaz. Sessiz ve çoğunluk yan yana gelse dahi olması gereken toplumsal duruşu işaretlemez. Nedeni çok basit: Çünkü her durumda hakkı söylemek, gerektiğinde hakkı haykırmak ve hakkı müdafaa için fiili bir mücadelenin tarafı olmakla mükellef kılındık da ondan.


Taksim Gezi Parkı’na ilişkin düzenlemeye itiraz olarak sunulan fakat hemen akabinde dizginsiz ve mantıksız bir şiddet sarmalına dönüşen sürecin ciddi bir muhasebeye tabi tutulması şart. Alenen yeni bir darbe sürecine dönüşen ve açıkça çevrecilik ortak paydasında bileşen Kemalist, sol-sosyalist ve liberal çevrelerin hedefi neydi?


Cevabı belli bir soruyu sormanın peşinde değiliz. Lakin gayet açık bir cevabı kimi ters yüz ediyor kimi de müphem kılmaya çalışıyor. Bu sebeple şu iki soruyla durumu bir kez daha netleştirmeye çalışalım:

1- Yaşam tarzını koruma adına sergilenen buyurgan söylem ve tekebbürden (siz buna hegemonya da diyebilirsiniz) kaynaklanan öfkenin kaynağı neydi?
2- Her darbe döneminin baskın karakteri olan buyurgan söylem ve düşmanlıktan kaynaklanan öfkenin yöneldiği siyasal ve toplumsal kimlik hangisidir?



Hiç şüphesiz buyurgan söylem ve halka yönelen öfkenin kaynağında kendisini bu ülke ve toplumun tartışılmaz sahibi olarak gören resmi ideoloji ve iktidar sınıfları vardır. İktidar sınıfları ve çeperindeki muhtelif kimlik ve statü sahipleri yaşam tarzını muhafaza ve müdafaa adına darbeye girişmeyi bir hak daha ötesi bir sorumluluk olarak beyan etmektedirler. Ülke ve toplum için en iyisini bilme ve bunları en güzel şekliyle terbiye etme hakkını kendinde gören mütekebbir sınıfın küçük büyük demeden bütün itirazlara yönelen öfkesinin kaynağı budur.
Dünün “Ya Sev ya Terk Et!” dayatması bugün “Ya Statükoyu Sürdür Ya da İktidarı Bırak!” dayatmasına dönüşmüştür. Laik-Batıcı hayat tarzını topluma dayatan kural ve kaidelerin genişletilmişini esas alıp hiç birisine yönelik toplumsal itirazların kale alınmaması talimatı veriliyor Hükümete.


İşin tastamam tarifi şudur: AK Parti Hükümetine toplumu ve toplumun taleplerini değil de devlet sınıflarının laik-seküler teamüllerini esas alması için bir abluka ve saldırı düzenleniyor. Sadece Kemalist değil güya Kemalizm’in dışında varlık gösteren liberal ve sosyalist çevreler de bu abluka ve saldırıda bizzat rol almış, şöyle ya da böyle İslam’la ilgili tüm talepleri ezmek üzere sokak savaşına girişmiştir.


Abluka ve sokak savaşının ezmek istediği geniş Müslüman kitleler ne yaptı peki bu süreçte? İşte asıl sorun ve sıkıntının kaynağı da buradadır.


Teşkilatlar ve Toplum Dik Durdu mu?


28 Şubat sürecinde hükümeti düşürülen ve partisi kapatılan merhum Erbakan için yapılan en yaygın yakıştırma “Savunan Adam”dı. Hatta gazetelerde yayınlanan ve daha sonra poster de yapılan “Seni Seviyoruz Savunan Adam” tarzı şeyler de olmuştu. Ama merhum Erbakan’a ait bu süreçteki siyaset tarzı ve bu sahiplenme biçiminin ciddi sorunlar içerdiği muhakkaktır.
Çünkü askeri cuntacılıktan yolsuzluğa, psikolojik harekâttan siyasi şantaja, işbirlikçilikten halk düşmanlığına değin her türlü gayrı meşruluğu içinde barındıran bir kalkışmaya karşı savunma modunda olmak pek de isabetli değildi. Belki bu süreçte Başbakan Erdoğan’ın buyurgan, meydan okuyan, sert, otoriter vs. olarak nitelenmesindeki en önemli faktör beklenen bir “Savunan Adam” tipinde olmamasıdır.
“Savunan Adam” değil de iktidar sınıflarının zorbalıklarına meydan okuyan; siyasi, iktisadi ve kültürel hegemonyaya karşı çıkan adam olmak yerleşik iktidar sınıfları aleyhine krizi derinleştirmiştir. Çünkü resmi ideoloji ve iktidar sınıfları tarafından siyaset ve topluma çizilen bildik sınır fazlasıyla aşılmış hatta statükoyu tehdit eder bir hal almıştır.


Ama bu süreçte asıl can sıkıcı mesele gerek AK Parti teşkilatları ve seçmeninin gerekse Hükümet dışındaki İslami çevre ve kurumların sergilediği pasifist, ertelemeci ve bekle görcü tutumdur. Diğer pek çok meselede olduğu gibi bu yeni darbe sürecinde de her şey “Dik Duracak Başbakan”a havale edilmiştir.


Sessiz kalmak, onca hakaret ve tehdidi yutmak, İslami değerleri bastırmaya yönelmiş azgın bir güruhun sui-emellerini teşhis dahi edememek, Özgür-Der’i istisna tutarak söylemek gerekirse adam akıllı karşı bir bildiri dahi yazamamak gibi zaaflar orta yerde duruyor.


Sorumuz şudur: Ya Başbakan Erdoğan dik dur(a)masaydı, korkudan veya başka bir sebeple geri adım atsaydı, sessiz çoğunluk ne yapacaktı?


Başbakan Erdoğan’a endekslenmiş ve her türlü mücadeleyi onun karizmatik kişiliğine yükleyerek sorumluluklarını yerine getirmekten kaçan bir toplumun akıbeti hayır olur mu?



Kulluk şuurunu, İslami davet bilincini, kötülük ve ifsadla mücadele sorumluluğunu değil Başbakan’a Peygambere dahi devretmenin mümkün olmadığını herkes bilir oysa.


Kurumsal siyasetin zaten ideolojik ve kültürel sahaya ilişkin ne ilgisi ne de ciddi bir endişesi oldu. Siyasetin bu yönü ya sınıfsal açıdan semirmenin ya da bunun yolunu açan tayin-terfide ahbap-çavuş ilişkisine kilitlenmenin bataklığında debelenmekteydi. Kurumsal siyaset kelimenin tam anlamıyla “selden kütük kapma yarışı” halinden kurtulamayan tepeden tırnağa bir fırsatçılığı sergiliyordu. Bu fırsatçılık o kadar gözü görmez, kulağı işitmez hale gelmiştir ki kim olduğunu da kimlerin kimlerle neden savaş halinde olduğunu dahi anlayamaz bir duyarsızlık olarak tescil edilmiştir.


Sessiz çoğunluk gerek toplum gerekse kurumlar açısından hem olumlu bir niteliğe hem de nitelikli bir niceliğe işaret etmez. Azınlık veya elit deyip, bir avuç veya kökü dışarıda deyip, dış destek veya provokasyon deyip, mazlum çoğunluğuz ezberiyle hiçbir kazanım elde edilemez.


Sessiz çoğunluk yani geniş Müslüman toplum zihinsel açıdan son derece tembel, ruh hali olarak özgüvenden yoksun, mücadelenin gerektirdiği cesaret ve ferasetten yoksun, kitleleri örgütleyip mücadeleye sevk etme becerisi zaaflı bir görüntü arz etmiştir.


Bu zaaflı görüntü en çok da Kemalist ve liberal iktidar sınıflarını daha çok azdırmakta, sol-sosyalist çevreleri iyice küstahlaştırmakta ama daha önemlisi tabandaki biraz okumuş yazmış kesimlerde kompleks tutumları beslemektedir.


Saldırının mahiyetini, yeni bir darbe süreci adına seferber edilen türlü aktörlerin misyonlarını kavramaktan aciz profesyonel İslamcı aydın tipi ise bu süreçte daha bir sefalete mahkum etmiştir kendini. Suriye’de katledilen, işkence edilen, evi barkı başına yıkılan milyonlarca insan için ağzını açmaktan aciz bu profesyonel İslamcıların kalkıp da “şehir ve çevrenin namusunu kurtarma” kod adlı bir operasyona katkı sağlamaları hakikaten ibretliktir.


Bu ne çirkin ve devlet sınıflarının kullanımına hazır bir şehir ve çevre hassasiyetidir ki hemen yanı başında iki yılı aşkın bir zamandır katledilen kardeşleri için alabildiğine yutkunmayı ve susmayı tercih etmektedir.


Halep’ten İdlip’e, Der’a’dan Şam’a kadim İslam beldelerini içindeki Müslüman halkla beraber yakıp yıkan Esed-Baas cuntası karşısında “dilsiz şeytan” olmayı kendilerine yakıştırabilenlerin nasıl oldu da birdenbire dilleri açıldı, kalemleri yazmaya başladı ve onurlu bir muhalefetten söz etmeye koyuldular sizce? Bu yaman çelişkinin sahipleri burnundan kıl aldırmayan kibirleriyle arzı endam ederken kime hayrı tavsiye edebilir, kime adalet ve merhametten bahsedebilir, bu da ayrı bir mevzu.


Kendilerine aydın-öncü payesi biçip bir taraftan liberal-sol çevrelere ispatı vücut yapan diğer taraftan da Hükümete çelme takıp piyasa yapanların hali pür melali işte bu derece yerlerde sürünüyor. Durum böyleyken geniş kitlelerin durumunu görünce insan yine de şükretmeden duramıyor elbet. Fakat pollyannacılık oynamak yerine içine düşülen bu suskun, bu edilgen ve sorumluluklarını erteleyen-devreden durumdan kurtulmanın yollarını aramaktan başka çare yok.


Savunan adam, savunan toplum, sessiz çoğunluk kompleksinden bir an önce kurtulmazsak başımıza daha çok musibetler musallat olur.


Kenan Alpay
Gazeteci - Yazar

Eksen Kayması mı Merhamet Çabası mı ?

(Şuara suresi ) 3- (Ey Peygamber)
O müşrikler bir türlü imana gelmiyorlar diye nerdeyse kendini helak edeceksin.


Yukarıdaki ayete Resulullah’ın(sav) içinde yaşadığı fırtınalardan kim haber veriyor?
Sinelerin içinde gizlenenlerden yegâne haberdar olan (Habir) Allah haber veriyor.

Yani bizim de Resul gibi neler için üzülüp kahrolduğumuz bütün detayıyla kayıtlı mı?
Evet, herkesin şu üç günlük dünyada nelere kahrolduğunu Allah biliyor ve kayıt ediyor.

Resulullah (sav) niye kendini helâk edercesine üzülüyormuş?
Bütün örnekliğiyle tebliğ ettiği halde Mekkeli müşrikler iman etmeye yanaşmıyorlar diye.

Resulullah (sav) niçin bu putperestleri suçlamak yerine üzülüp kahroluyormuş?
Çünkü o insanları kamplaştırmak için değil Müslüman kardeşi olmaları için çabalıyormuş.

Peki, bu Mekkeli müşrikler değil mi Peygambere ve sahabeye türlü eziyetleri reva gören?
Evet, Mekke’de bu tebliğe direnler aynı zamanda gittikçe artan zulmün sorumluları.

Niçin bu cehennem sonlu zalimleri tehdit etmek yerine onların iman etmesine çabalıyormuş?
Çünkü iman etseler kardeş olacaklar ve zulüm ortadan kalkıp toplum selamet bulacak.

O zaman bugün çapulcu olup Vandallık yapanlar iman etmiyorlar diye üzülen var mı?
Bilmiyorum ama varsa bile %50’nin tepkisinden korkup içinden gizli gizli üzülüyordur.

Kargaşa ve fitne çıkaranlar iman etmiyorlar diye üzülmek aşırı romantizm değil mi?
Eğer bir ümmet peygamberinin kahrolduğuna üzülmeyi romantizm görüyorsa işi bitmiştir.

Peki, nerden başlamalıyız sıratı müstakim üzere yaşamaya?
Tabi ki Resulullah (sav) gibi Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle başlamalıyız.                                                                                                                        
Bu olayın besmeleyle ne ilgisi var? 
Besmeleyle başlamak, bütün ilişkilere merhameti hâkim kılmak bize emanettir demektir.

Peki, bugün merhamet nereden beklenmektedir?
Merhamet sosyal devletten bekleniyor hâlbuki merhamet Müslümanlara emanet edilmiştir.

Yani yine eksen kaymasından mı dem vuracaksın?
Hayır, eksende bir kayma yok zira son günlerde eksen meksen, ne yazık ki yer ile yeksan…


                                                                                                   Şevket Hüner / 21.06.2013


18 Haziran 2013 Salı

Bu Kitabın Yazarı

Bir kardeşimin gönderdiği maillerde söz ettikleri etkileyiciydi. Ayrıntılı dökümünü gönderdiği şahsi kütüphanesinden yararlanabileceğim çağrısını takdire şayandı. Kitaplar, isimleri, yazarları, cilt sayıları hangi rafta durduğu ayrıntılı yazılmış ve bir açıklama sütunu eklenmişti. Burada itikaden(!) ayrı fırkada olan bir âlimin eserinin yanında “Yazarı filan yerde geberdi” notunu görünce kan beynime sıçradı. Arkadaş günümüzdeki kamplaşmada karşı tarafta kalan bu âlimin, eserini okuyup kütüphanesine koymasına rağmen yazarın katledilmesinden memnunluk duymasının çelişkisini fark edemiyordu.
          Ama asıl acı olan bu kitabı kütüphanesinden atmak yerine yer verip, ötekileştirdiklerine kin kusmayı ve bunu ilan etmeyi dinle ilişkilendirmesiydi. Kütüphanesi adeta kalbinin göstergesiydi. Birilerini başköşede ağırlıyor diğerlerini sapmış addedip devamlı aşağılar vaziyette tutuyordu. İnanç bağlamında bu kadar kamplaşmış bir kalp ile yaşamak zor olmalı. Bir yazarı, eserinden ötürü değil de sadece düşman olanı desteklemesinden lanetlemişti. Ayrıca kitaplığında yer alan Müslüman olmayan yazarların ölmüş olanlarının yanında ise “geberdi” notuna rastlamadım.
           İkinci mailde yazılanlar düşünce itibariyle ince bir davranıştı. Beraberce okuduğumuz bir eserin müellifine yazılan tebrik mailini bana da göndermişti. Teşekkür dolu sözleri kızgınlığımı bir nebze azaltmışken, bu severken aynı zamanda nefret etmeyi başaran kişi müellifin dipnot olarak verdiği ve henüz yaşayan bir âlim hakkında kin kusuyordu. “Filan kişi kanaatimce kaynak gösterilmeye yetkinlikte olan bir bilgi ve ilim yeteneğine sahip değildir. İlmi otoritesi İslam ümmeti tarafından tartışılmaz kaynaklara yönelmek muhakkak daha doğru olur.” Yani siz müellif olarak onun çok beğendiği bir kitabı yazsanız da dip notlardan biri itikadına uygun olmayan bir referanssa bir çuval incir berbat olmuştur. Bir bomba imhacısıyla karşı karşıyaydım. Ona göre, bizce normal bir paket, aslında elektronik düzeneği olan tahrip gücü çok yüksek patlayıcıymış. Allah, Âdem’i şeytanın düşmanlığına karşı uyarırken, bu zat işi daha ileri götürmüş dostun içinde düşmanı tespit uzmanlığına yönelmişti.
         Bu kardeşim yine de çok okuyan biri bir de hiç okumayan, cemaatinin ötekileştirdiklerini suçlamayı dinin gereği sayanların çokluğu geleceğe dair ümitlerimi azaltıyor. Modern eğitime verdiğimiz her çocuk nasıl ilk önce ailesini cahillikle suçluyorsa, cemaat üyelerinin de ilk kâfirlikle itham ettikleri aile mensuplarıdır. Her gün yenileri eklenerek güncelleştirilen ötekiler listeleri sayesinde beraber oldukları bir avuç insan harici herkes, sapmıştır ve dahi cehennemdedir.
           Bu sevgiyle nefreti yan yana muhafaza etmeyi din sayma fitnesinin nedeni dini ideolojiye indirgemek, cemaat olmayı ise örgütlenmeye kurban etmektir. Şu anda ne yazık ki tanıdıklarım arasında İslam ümmetinin kardeşçe yaşamasını isteyenlerin sayısı sınırlıdır. (Din kardeşlerini sapmış görüp düşman ilan edenlerin batıl ideolojilere kanmış olanlara yol göstermesi imkânsızdır) Futbol taraftarlığı benzeri bir din algısı mevcut. Biz kazanıp sevinirken birilerinin de kahroluşunu seyretmekten sadistçe bir zevk alır olmuşuz. Modern eğitimden geçip herkesi rakip görüp, alt etmeyi “başarı” görme aymazlığı ne yazık ki kindar dindarlar oluşmasına katkı sağlamıştır.
         Hâlbuki kardeşçe yaşamanın yolu hep beraber “Selam yurdu” cenneti tefekkür etmektir. Bugün, laik, demokrat, muhafazakâr bir zillet içinde yaşıyor olmamız dünya hayatıyla sınırlıdır. Bir gün Allah’ın insanlık ailesinin tümünün arasından onayarak seçtikleriyle beraber güvenle yaşayacağımız cennetin özlemi olmalıdır asıl bizi diri tutan ve hayırda yarışma gayret veren...
         Kuran, Cennete girmeden önce tüm Müslümanların geçirmesi gereken önemli bir operasyondan bahseder. Zira kalplerini ön yargılarından arındırmayan kulların, birbirlerinden endişe duymayacakları “selam yurdu” cennetteki kardeşlik ortamına zarar verecekleri aşikârdır.
           (Cennette) onların altlarından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah'a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik…” (Araf / 43) ayetine göre kalplerinde inanlara karşı kin taşıyanlar bu kirlenmişlikle selam yurduna alınmazlar.                                                                        
           Şimdi beraberce düşünelim. Bir müride göre şeyhi olmayan cennete girebilir mi? Ehli Sünnete göre Şia olan cennette zevk-ü sefa sürebilir mi? İtikadı(!) dışındakileri sapmış görenlere göre imkânsız. Eğer bu kindar dindarların kinleri alınmadan cennete sokulursa ötekileştirdiklerini orada görünce rahatsızlık duyacaklardır. Zira onların cennet anlayışı kendi gibilerle zevk-ü sefa sürerken karşı olduklarının da cayır cayır yandığından emin olmalarıdır.
           Ne yazık ki Müslümanları tek bir ümmet görüp kardeşçe yaşama gayretini terk edenlerin zihinlerindeki cennet algıları kirletmiştir. Cennet, inananların sonsuza kadar birbirlerinden mal, can ve ırz yönünde endişe etmeden kardeşçe yaşayacakları bir yer olma ölçüsü sunmaktan uzak, itikadı ve ameli mezhebimizin taraftarı olan, siyasi ve içtimai yönelimimize uygun olanlarla zevkü sefa ettiğimiz dünya hayatının bir üst versiyonu konumuna indirgenmiştir.
           O zaman madem bu kamplaşmadan beslenen kindar dindarlığımızdan vazgeçemiyoruz. O halde ortak söz olan Kuran’a danışalım ve Allah’ın önerdiği bu dua ile arınmaya çalışalım…
         "Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve imana ermiş olan(lardan hiçbiri)ne karşı kalplerimizde yersiz ve uygunsuz düşünce veya duygulara yer bırakma. Ey Rabbimiz! Sen şefkat sahibisin, rahmet kaynağısın!”( Haşr /10)


                                                                                             Şevket Hüner /16.06.2013


5 Haziran 2013 Çarşamba

Taksim alıntılarına devam

Alper Görmüş / T-24 / 05/06/2013


Şimdi yirmi altı yaşında olan kızım üniversitede siyaset okumuştu, siyasetle ilgiliydi fakat bir hafta öncesine kadar, Hrant Dink'i anma yürüyüşleri hariç, hiçbir siyasi-toplumsal eyleme katılmamıştı.
Polisin, Gezi Parkı'nda nöbet tutan ve sayıları 20'yi geçmeyen eylemcilere karşı sabahın 5'inde gerçekleştirdiği seferberliğin ardından bana telefon etti ve “Baba ben galiba bu akşam Taksim'e gideceğim” dedi.
Son haftalarda, Başbakan'ın “halkımı sevdiğim için yapıyorum” dediği yasaların, uygulamaların, bilhassa da bunları savunurken kullandığı buyurgan, nobran tavrın ve dilin onu “delirtmekte” olduğunun farkındaydım. Gezi Parkı hoyratlığı, birçok nesildaşı gibi onun için de “bardağı taşıran damla” olmuştu.
(“Halkımı sevdiğim için yapıyorum” cümlesi, bence, Başbakan'ın ataerkil zihniyetli siyaset anlayışını bütün samimiyeti ve çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu.)
Gezi Parkı'nda ortaya çıkan, benzerine daha önce şahit olmadığımız yeni sosyal enerjiyi, eylemi sonraki günlerde çalmaya çalışan ve yer yer de başarılı olan “eski Türkiye” etkisinden bağımsız olarak ele almalıyız.
Taksim'e damgasını vuran gençleri kendilerinden önceki nesillerden (bizlerden) ayıran şey nedir? Bu sorunun üzerinde uzun uzun düşünmeliyiz.
Bu nesil, itaati ve “erk”e saygıyı esas alan ataerkil örüntülü aile geleneğinin içinde yetişmemiş ilk nesil...
Yetiştikleri ailelerin içinde daha çocuk yaşlarda onlara fikirleri soruldu, tercihleri dikkate alındı... 1990'lı yıllarda gazetecilerin defalarca işledikleri “çocukerkil aileler” haberleri, aile içinde söz sahibi olan çocukların -tabii ki bir abartı payıyla birlikte- aile içinde “erk”i ele geçirdiklerine dairdi...
Bizim kuşağın anneleri ve babaları, yıllarını kâh biribirlerini suçlayarak kâh birlikte vahlanarak, “bu çocuğu (çocukları) çok mu tepemize çıkardık acaba” tartışmalarıyla geçirdiler. Tabii, bizim kuşağın anne-babaları bir yandan da kendi anne-babaları tarafından “şımarık bir nesil yetiştirdikleri” için sürekli bir eleştiriye mâruz kalıyordu. Eh, bir anlamda onların haklı çıktıklarını da söyleyebiliriz tabii!!!
Şimdi Taksim'de olan gençler, itiraz etmenin ya da tercih beyanının ayıp ya da “büyüklere saygısızlık” olduğunu hiç düşünmediler, çünkü öyle yetiştirilmemişlerdi.
Hakan Demir'in şu twit'i ne kadar çok şey söylüyor:
“Bir gazeteci Başbakan'a soru sordu diye insanlar sevinçten çıldırıyor ve siz bize hâlâ neden direniş başlattığımızı mı soruyorsunuz.”
Kendilerine ait bir odaları vardı; bu mesela bizim neslimizin ancak çok küçük bir parçasına nasip olmuş bir şeydi. O odaya girer, bağımsızlıklarını ilan edebilirlerdi. Duvarlarını istedikleri afişlerle kaplayabilirlerdi. 
Aile içinde karşılaştıkları baskı, annelerinin-babalarının çocukluklarında karşılaştıkları baskıyla kıyaslanmayacak kadar azdı. Bizler baskıyı içselleştirmiştik. Aile içinde “ata”nın, bizim “iyiliğimizi düşünerek” ve fakat bireyselliklerimizi yok sayarak kullandığı “erk”i makul ve normal bulduğumuz için “devlet ata”nın benzer erk kullanma pratiklerini de “devrimci” kimliğimize rağmen bir ölçüde normal ve makul karşılıyorduk. 
Şehirleşme, modernleşme, zenginleşme ve dünyaya açılma, Türkiye'nin kendisini olduğu gibi ailesini de dönüştürdü. İşin ironisine bakın ki, bu sonuçta, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin eski, statükocu Türkiye'yi dönüştürme yolunda attığı adımların belirleyici bir rolü oldu.
Şimdi Başbakan Erdoğan, yeni Türkiye'nin ailelerinde yetişmiş çocukların eski Türkiye'nin ailelerinde yetişmiş çocuklar gibi davranmalarını istiyor... İtaatkâr, büyüklerinin sözünden çıkmayan, büyüklerinin onların iyiliği için yapıp ettiklerini minnetle karşılayan bir nesil...
Tayyip Erdoğan'ın bir “diktatör” olduğu iddiası, benim için siyasi ajitasyondan başka bir anlam taşımaz... Fakat onun, otoriter yansımaları olan ataerkil bir zihniyete sahip olduğunu söylemek hiç yanlış olmaz.
Sinirlilik ve öfke yaratan uygulamalarını “halkımı sevdiğim için” diye savunurken son derece samimi olduğuna inanıyorum. Keza, “bana diktatör diyorlar, ben buna artık ne diyeyim” derken takındığı şaşkın ifadeyi de samimi buluyorum. O, gerçekten de sevdiğini sakınmak için öyle davranıyor... Öyle davranmazsa “Hak” karşısında da “kul” karşısında da görevini yerine getirmemiş gibi hissediyor kendisini.
Fakat problem şurada ki, Türkiye'de artık kendi hayatlarının “iyi niyet”le de olsa devlet tarafından düzenlenmesine itiraz eden bir nesil var.
Ataerkil zihniyet sahibi, yönettiklerinin iyiliği için çırpınırken, karşılığında “şükran” duygusu bekler. Bu olmayınca, tam tersine itirazla karşılaşınca da çıldırır. Başbakan'ın böyle bir ruh halinde olduğu muhakkak.      
Tabii bunun bir de inanç (din) boyutu var.
1994 Aralık ayında, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan'a televizyonda sorduğum bir soruya aldığım cevabı hiç unutmadım.
Erdoğan, belediyeye ait bir salonda resim sergisi açan bir ressamın verdiği kokteylde içki sunulmasına izin vermemiş, gerekçesini de “Ben bu şehrin imamıyım aynı zamanda, dolayısıyla İstanbul'da yaşayanların günahlarından da sorumluyum” diye açıklamıştı.
Anlaşılıyor ki, Erdoğan 20 yıl sonra “herkesin günahı kendine” noktasına gelebilmiş değil. Yani halkını yalnız hastalıklardan, kötü alışkanlıklardan değil işleyebilecekleri günahlardan da uzak tutma konusunda bir sorumluluğunun olduğunu düşünüyor.
Bu kadar koyu bir ataerkil koruma duygusunun otoriter sonuçlar üretmemesi mümkün değil.
Fakat bir haftadır yaşadıklarımız gösterdi ki, artık bu duyguyla bu ülkeyi yönetmenin imkânı yok.
Tayyip Erdoğan ya bu duygusuyla mücadele edip onu yenecek ya da yenemese bile duygusunu siyasete karıştırmamayı öğrenecek...
Ya da Türkiye bundan böyle bir “kültürler savaşı” ülkesi haline gelecek.
-----
İrfan'ın Yorumu: aşağıda linkini vereceğimiz yazıyı Taksim paralelinde bir Recep Tayyib Erdoğan değerlendirmesi olarak da okuyun lütfen

http://t24.com.tr/yazi/erdogandaki-guc-kirlenmesi/6819

ve şu alıntıyı da lütfen

http://t24.com.tr/yazi/karizma-cizildi-buyu-bozuldu/6818


Ahmet Altan da yazdı

http://t24.com.tr/yazi/no-pasaran/6833



4 Haziran 2013 Salı

Taksim'e Bir de Buradan Bakalım

İletişimsizlik girdabında Taksim Gezi Parkı iddiaları ve gerçekler



Kaleme aldığı İstanbul ile ilgili kitaplarıyla bir kent uzmanı olan Prof. Dr. Recep Bozlağan, Gezi Parkı ile ilgili iddiaları madde madde ortaya koyup cevapladı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nden muhalefetin de desteğiyle oy birliği ile geçen Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi’ne dair karar (Taksim Gezi Parkı’nı da içerdiği meclis kararında açıkça yazmakta), neredeyse hiç kimsenin eline alıp da okuma zahmetine katlanmadığı 4 sayfalık bir metin.
Üstelik hazırlanan proje İstanbul 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nca da onaylanmış.
Muhalefetin tam desteğiyle kabul edilen ve projesi ilgili kurul tarafından onaylanan bu projenin uygulama aşaması %90 oranında tamamlanmışken, onca insan niçin bu şekilde sokaklara döküldü? Bunu engellemek için daha iyi bir tanıtım ve bilgilendirme çalışması uygulanamaz mıydı?
Bu sebeple, Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi, Taksim Gezi Parkı ve Topçu Kışlası hakkında gündeme getirilen iddialara yönelik olarak bilimsel ve resmî kaynaklara dayalı bazı açıklamaların yapılmasında, bugün bile büyük yarar olduğu görülmekte. Ortaya atılan bazı iddialar ve bunlara dair açıklamalara aşağıda yer verilmiştir:

İDDİA: Taksim Gezi Parkı 38 bin m² büyüklüğü ile Beyoğlu İlçesi’ndeki yeşil alanların %30’unu oluşturmaktadır. Dolayısıyla Beyoğlu İlçesi’ndeki yeşil alanların neredeyse üçte biri göz göre göre katledilmektedir.
AÇIKLAMA: Beyoğlu Belediyesi kayıtlarına göre ilçedeki aktif yeşil alanların toplam büyüklüğü 600 bin m²’dir. Taksim Gezi Parkı Beyoğlu İlçesi’ndeki aktif yeşil alanların %6,3’ünü oluşturmaktadır.

İDDİA: Gezi Parkı bölgenin elde kalmış tek yeşil alanıdır.
AÇIKLAMA: Bölgede 156 bin m² büyüklüğe sahip Maçka Parkı bulunmaktadır. Bu park Taksim Gezi Parkı’ndan yaklaşık 5 kat daha büyüktür.
İDDİA: Gezi Parkı’ndaki ağaçlar “tescilli anıtsal ağaçlar”dır.
AÇIKLAMA: Gezi Parkı 1993 yılında İstanbul 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından “kentsel sit alanı” ilân edilmiştir. Ancak, ağaçların hiç biri “anıtsal ağaç” olarak tescil edilmemiştir. Diğer bir ifade ile Gezi Parkı’nda “anıtsal ağaç” bulunmamaktadır.

İDDİA: Gezi Parkı’nda 70 yıllık ağaçlar kesilmektedir.
AÇIKLAMA: Gezi Parkı’nda ağaçların kesilmesi değil, başka bir yere nakledilmesine çalışılmıştır ki bu ağaçlar da iddia edildiği gibi 60-70 yaşında değildir. Yaklaşık 15 yıl önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Askerocağı Caddesi’ne paralel dikilen 10 adet ağaç özel yöntemlerle sökülerek Abide-i Hürriyet Parkı’na nakledilmiş; 2 adet ağacın nakil işlemi ise yarım kalmıştır. Parkın bu mevkiindeki duvarı yıkarak yaya kaldırımını genişletmeye çalışan yüklenici firmanın görevlileri“pitos porum” olarak adlandırılan ve boyları 4-5 metreye kadar uzayabilen 2 adet bodur ağaca zarar vermiştir. Bu ağaçlar da İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yaklaşık 15 sene önce dikilmiştir.

İDDİA: Topçu Kışlası’nın yeniden inşa edilmesiyle birlikte Taksim Gezi Parkı tamamen yok olacaktır.
AÇIKLAMA: Topçu Kışlası’nın toplam oturumu 30 bin m²’dir. Bunun yaklaşık 11 bin m²’si bina, 19 bin m²’si ise avludur. Kışlanın avlusu yeşil alan olarak varlığını devam ettirecektir. Dolayısıyla, kışlanın inşa edilmesi sonrasında, Taksim Gezi Parkı’nın 27 bin m²’si (yani 71’i) ayakta kalacaktır. Topçu Kışlası’nın güney ve batı tarafında oluşturulacak yeşil alanların yanı sıra Taksim Meydanı’nda düzenlenecek yeni yeşil alanlar ile birlikte, bölgede eskisine göre daha geniş bir yeşil doku oluşacaktır.

İDDİA: Topçu Kışlası Cumhuriyet Dönemi’nin “modernist mimarî yaklaşımı”na karşı “Neo Osmanlıcı” bir cevaptır.
AÇIKLAMA: Cumhuriyet dönemi bitmemiştir ve günümüzde de devam etmektedir. Bugün ülkede yapılan bütün yatırımlar Cumhuriyet döneminin eserleri niteliğindedir. Mimarî akımlar zaman içinde gelişerek değişir. Günümüzde dünyanın hiçbir ülkesinde 1940’lı yılların mimarî akımları uygulanmamaktadır. Her devlet, tarihî mimarlık mirasını korumak, yıkılanları yeniden inşa etmek için onyıllara yayılan büyük projeler yürütmektedir. Çin’in Nanjing şehrinde yapılan sur restorasyonu, neredeyse tamamı yıkılmış olan Bursa Hisarı’nın yeniden inşası ve Beyrut’ta iç savaş sırasında tamamen yıkılmış olan tarihî binaların yeniden inşa edilmesi bu konuda akla gelen ilk örneklerdir. Bir devletin kendi tarih ve kültür mirasına sahip çıkmasından daha doğal ve normal bir şey olamaz. Zamanın İstanbul’unun en zarif kışlası olan Topçu Kışlası’nın yeniden inşa edilmesinin değil, 1939 yılında yıktırılmasının protesto edilmesi gerekirdi. Kışlanın yeniden inşa edilmesi Neo Osmanlıcılık değil, bir devletin kendi tarihine sahip çıkması olarak algılanmalı.

İDDİA: Taksim Meydanı yayalaştırma projesinin asıl amacı Taksim’i insansızlaştırmaktır. Çünkü yayaların meydana nasıl ulaşacağı bir muammadır.
AÇIKLAMA: Taksim Meydanı’nın yayalaştırılması “meydanın insansızlaştırılması” değildir. Yayaların Meydan’a nasıl ulaşacağı konusunda hiçbir sorun yaşanmayacaktır. Çünkü Taksim Metro İstasyonu günlük ortalama 170 bin insanı, Kabataş-Taksim Füniküleri günlük ortalama 30 bin insanı, Taksim bağlantılı en az 38 adet otobüs hattı günlük en az 50 bin insanı, Tünel-Taksim Nostaljik Tramvayı günlük en az 5.000 insanı Taksim’e taşımaktadır. Ayrıca Elmadağ, Gümüşsuyu, Sıraselviler, Cihangir, Maçka, Nişantaşı, Dolapdere, Tarlabaşı, Pangaltı gibi semtlerde oturanlar Meydan’a yürüyerek ortalama 10-15 dakika içinde ulaşabilmektedir. Her gün İstiklal Caddesi’ni kullanan onbinlerce kişi de Taksim Meydanı’na kesintisiz bir şekilde ulaşabilmektedir. Dolayısıyla, yaya akışının siyasî iktidarın kontrolü altına alınarak Meydan’ın insansızlaştırılması diye bir şey söz konusu değildir.

İDDİA: Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi ile meydan, The Marmara Oteli’nin önünde daracık bir alana sıkıştırılmaktadır. Diğer bir ifade ile meydan iyice küçülmektedir. Böylece, toplumsal kutlamalara ve gösterilere daha fazla insanın katılımı engellenmeye çalışılmaktadır.
AÇIKLAMA: Mevcut durumda yaklaşık 30 bin m² olan Taksim Meydanı, proje tamamlandığında 100 bin m² büyüklüğe ulaşmış olacaktır. Diğer bir ifade ile meydan yaklaşık 3,5 kat genişleyecektir.
Sonuç olarak, toplumsal gerilimi tırmandırmak hiç kimseye yaramaz. Aklıselim ile hareket ederek birbirini anlamaya çalışmak herkes için en kazançlı yol olacaktır.
Unutulmamalı ki öfke ile kalkan zararla oturur.

Prof.Dr. Recep BOZLAĞAN

24 Mayıs 2013 Cuma

Derin Sarhoşluk


 İçki ve uyuşturucu kullanmak nasıl aklı ve vicdanı gölgeleyip devre dışı bırakıyorsa bazı birlikteliklerimiz de bizi haramı helal sayar hale getirip hesap gününü unutturduğu için bir sarhoşluk hali sayılmalı. Bu derin sarhoşluğu arttıran, duruşumuza ve konumumuza yakışmayan işleri paylaştıklarımızla sürdürdüğümüz bazı menfaat veya haz ilişkisi aklımızı ve vicdanımızı gölgeleyen bir sarhoşluğa dönüşüyor. Sonunda yoldan çıkıp nefsimize ve çevremize zulmediyoruz.




Yazının Tamamı:

Eniştemin arkadaşının içkiyi bırakma öyküsü, ders alınacak ve bir ölçüye dönüşecek şeklinde okunmalı. Şimdi arınmış bu insan, her gece beraberce içtikleri guruba meşguliyeti nedeniyle geç vardığında gözlerine inanamamış. Zira o, ciddi, ne konuştuğunu bilen arkadaşlarının hali içler acısıymış. Biri camı açmış nara atıyor, öteki kustuğu yerde sızmış yatıyor. Giyimine titizlenen arkadaşı ise ceketinin altında iç çamaşırı ile şarkı söylüyormuş. Bir an “zamanında gelip bunlara katılsaydım bu iğrenç tabloda ben de yer alacaktım” düşüncesiyle sarsılmış. Ardından sarhoş edeni bırakma kararı almış ve o anı telefonunun kamerasına kaydetmiş. Artık arkadaşları onu ne zaman ayartmaya kalksa veya ne zaman canı içki çekse bu videoyu izleyip vazgeçiyormuş.
        Aslında hepimizin bir toplulukla yaptığımızda bizi yoldan çıkaran tiryakisi olduğumuz bundan daha derin sarhoşluklarımız mevcut. İçki içen ayılınca bir pişmanlık yaşar ama ya derin sarhoşluğundan haberi olmayanlar… Canlı yayınında mebuslar birbirilerine kafa atacak kadar ileri gittikleri kavgayı ateşleyen zat meclise iki saat geç gelseydi bu kör döğüşünü ne kadar garipserdi değil mi? Futbol fitnesi yüzünden rakip taraftarı öldüren fanatiğin hapse atılmasına delil teşkil eden kamera kayıtları daha önce gösterilse yine cinayet işler miydi?  Ya da cinayeti işlediğini bıçağı arkadaşı hediye ettiğinde aynı şekilde alıp teşekkür eder miydi?
        İçki ve uyuşturucu kullanmak nasıl aklı ve vicdanı gölgeleyip devre dışı bırakıyorsa bazı birlikteliklerimiz de bizi haramı helal sayar hale getirip hesap gününü unutturduğu için bir sarhoşluk hali sayılmalı. Bu derin sarhoşluğu arttıran, duruşumuza ve konumumuza yakışmayan işleri paylaştıklarımızla sürdürdüğümüz bazı menfaat veya haz ilişkisi aklımızı ve vicdanımızı gölgeleyen bir sarhoşluğa dönüşüyor. Sonunda yoldan çıkıp nefsimize ve çevremize zulmediyoruz. Bu zulmü normal gösteren topluluklara aklımız ve vicdanımız yerinde olarak geç katılmamız bile yanlışların boyutlarını görmemizi engelliyor. Ama gördüğümüzü hemen kayıt etsek, ahiretteki kayıtlarımıza baktırılmadan, belki kendi kaydettiklerimizden derin sarhoşluklarımızı tespit edip büyük pişmanlıkla nedamet gösteririz.
         Mesela onlarla olduğumuzda rekabet hırsına kapılıp başka cemaat mensuplarını küfür ve şirkle suçladığımız dini(!) toplantıları kayıtlarını salim kafayla seyretsek. Ortaklarımızla birçok insanın hakkını yiyip ve hak etmediğimiz kazançlar sağlamayı normal gösteren “Piyasa şartları” na uyarak yaptığımız, imalatı, ticareti, inşaatı güvenlik kamera kayıtlarından aklımız ve vicdanımız gözetiminde seyretsek. Devlet dairesinde mesai arkadaşlarıyla çeteleşerek vatandaşın emanet ettikler üzerinden yüksek gelirlere ulaşmak gayretini bir kamerayla tespit ettirip gidilen tefsir dersi sonrası beraberce izlesek… 
        Kınanmayı, dışlanmayı, rezil olmayı ve cezalandırılmayı istemediğimizden böyle kayıtları kimse görsün istemeyiz. Ayrıca herkesin yaptığı yanına kâr kalıyor, kandillerde ağlar tövbe eder bundan da arınırız zannıyla bu kayıtları izlemeye kesinlikle yanaşmayız.
         Doksanlı yıllarda cemaat arkadaşlarımla haftanın bir günü halı sahada top oynamam, videoya alınan bir maçımızı oturup izleyinceye dek sürdü. Hayatımda kendimi bu kadar rezil hissetmemiştim. Çileden çıkmışçasına top peşinde saldırıp durmayı spor yapıyorum sanmışım. İzlediğimden o kadar mahcup oldum ki o günden sonra bir daha top oynamadım
         Nitekim hesap günü insanın önüne amel defterini koyacağız. O da bütün yaptıklarının sicilinde kayıtlı olduğunu görecek. Sonra ona “Şimdi oku bakalım amel defterini. Bugün (başka hiçbir şeye gerek olmaksızın) kendi hesabını kendin görmeye yetersin.” denilecek.(İsra / 14) ayetini her okuduğumda halı sahadaki o video kaydı aklıma gelir ve ürperirim. Sadece bu örneğin hatırlama nedenimse bundan başka birlikteliklerimi belgeleyen görüntülerine sahip olamayışımdır. Öte yandan ayet suçüstü yapılmaktan söz etmez. “Kendinize ve birlikteliklerinize dışarıdan bakarak tedbir alın ve izlerken hoşnut olacağınız, hayırların galip geldiği birlikteliklerin peşine düşün” der. İnsanın kendisini ve ilişkilerini üçüncü bir şahıs gibi dışarıdan izlemesi ise takvanın ta kendisidir. Bu da hayırlı birliktelikler, gün geçtikçe nefsine söz geçiren kâmil bir insan olup çevrenize değer katan ve ümitleri yeşerten bir örneğe dönüşmenize neden olacaktır.
        Derin sarhoşluk veren birlikteliklerin terbiye edilmesi kolay iş değildir. İçkinin sahabeni hayatında kovulması bile kademeli olarak gerçekleşmiştir. Önce “onların faydaları vardır ama zararları daha büyüktür” ayetini “Ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” izlemiş  “Sarhoşluk verenler şeytan işi iğrençliklerdir onu terk edin” emri ile sahabe sarhoşluk vereni sokaklara dökmüş ve aklı ve vicdanı gölgeleyeni birlikte terk etmişlerdir.
        Aynı tedrici metotla derin sarhoşlukların topluluklarca terk edilmesi yine olasıdır. Önce derin sarhoşluğu veren beraberliklerin menfaat ve haz olarak bazı getirilerine rağmen bizleri hayırlardan uzaklaştırdığının farkına varmalıyız. Sonra aklımızı ve vicdanımızı gölgeleyen bu derin sarhoşlukların Kuran’ın emirlerini anlamamız ve tefekkür etmemize engel olduğunu görüp bunların hakikati örttüğünü idrak etmeliyiz. Akabinde bu derin sarhoşluk verenin şeytanileşmeye hizmet ettiğini beraberce idrak edip birlikteliklerimizi arındırmalıyız.
         Daha sonra mı? Derin sarhoşluklardan kurtulmuş beraberliklerimizle küfürle, şirkle, nifakla ve insanları köleleştiren her türlü şeytanileşmeyle mücadeleyi bir ömür sürdürürüz. Allah’ın inayetiyle gideceğimiz “Selam yurdu” Cennette ise bize sunulan hiçbir şey bizi derin sarhoşluğa uğratmayacak, sersemletmeyecek, aklımızı ve vicdanımızı gölgelemeyecektir.
                                                                                                     Şevket HÜNER / 21.05.2013

İrfan'ın yorumu: Evet gerçekten de öyle: 

"Duruşumuza ve konumumuza yakışmayan işleri paylaştıklarımızla sürdürdüğümüz bazı menfaat veya haz ilişkisi aklımızı ve vicdanımızı gölgeleyen bir sarhoşluğa dönüşmemeli"