20 Ocak 2011 Perşembe

Ekonominin Derini mi Olur. Hem de Nasıl: Derin Ekonomi

Kitabın Adı: Derin Ekonomi
Yayınevi: Etkileşim
Yazarı:
Süleyman Yaşar
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 20 Ocak 2011 Perşembe – İstanbul


Bu toprakları küresel ölçülere yaklaştıran, bölge ve dünya liderliğine yükselten bir siyasetçi ortaya çıktığında, içeriden ve dışarıdan hemen bir saldırı başlıyor. Amaç hep aynı: Statükoyu içerde ve dışarda devam ettirmek, kendi iktidarları sürsün diye bu topraklardaki insanların refah içinde yaşamasını engellemek. (sh. 38)

İrfan’ın Notu: Aşağıda kitap ile ilgili internetten alınmış bir arka kapak yazısı var. Değerlendirmelerimi aşağıda bulabilirsiniz.

Arka Kapak Yazısı:
• Siyaset ve bürokrasideki derin yapılanmaların ekonomiyle ne gibi bir ilgisi var?
• Küresel kriz bahane edilerek 2009'da neden ve nasıl Türkiye'de ekonomik kriz ve sosyal kargaşa çıkartılmak istendi?
• Son küresel krizde bir banka batmamasına rağmen Türkiye neden krizden bu kadar çok etkilendi?
• Büyük sermaye Balyoz Operasyonu'ndan sonra neden Türkiye'nin kredi notunun düşürülmesini bekledi?
• Ergenekon Soruşturmalarını baltalamak için medya nasıl IMF'yi joker olarak sahaya sürdü?
• IMF neden hiçbir programında “Silaha fazla para harcamayın” demiyor? Türkiye'de silah alımları neden denetlenemiyor?
• Mustafa Koç seçilmiş hükümete rağmen, neden IMF'nin gelip ekonomiyi yönet¬mesini istiyordu?
• TÜSİAD darbe teşebbüsünde bulunan askerlerin sivil yargıda yargılanmalarını sağlayacak yasanın çıkmasına neden karşı çıkıyor?
Süleyman Yaşar, tarihsel bir perspektif dahilinde Türkiye'deki derin ekonomik yapılanmanın şifrelerini çözümlüyor, ‘ekonomi' mahreçli birçok olayın ve haberin röntgenini çıkarıyor.
Bu kitabı okuduğunuzda, Türkiye manzarasının sadece görünenden ibaret olmadığını anlayacak, ekonomi haberlerini başka bir gözle değerlendirecek ve şu gerçekle tanışacaksınız: Ekonomi, sadece ekonomi değildir.

Aynı zamanda kitap ile ilgili bir bilgi de internet sitesinden derlenmiştir:
Ekonomist Süleyman Yaşar, son kitabında Türkiye'deki ekonomik faaliyetlerin perde arkasına dikkat çekiyor. Ekonomik krizden kimlerin nemalandığını ortaya koyuyor
İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi ekonomist Süleyman Yaşar, Derin Ekonomi'nin kitabını yazdı. Bir dönem Özelleştirme İdaresi Başkan Vekili olarak görev yapan ve SABAH gazetesi yazarı Yaşar, piyasaya çıkan son kitabı 'Derin Ekonomi, Cumhuriyetin Finansal Şifreleri'nde Türkiye'deki ekonomik faaliyetlerin perde arkasına dikkat çekerken ekonomik krizlerden ve terör ortamından kimlerin nemalandığını, son dönemlerde yaşanan ekonomik olaylarla ilgili tahlillerde de bulunuyor. Yaşar, kitabında Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği'nin (TÜSİAD) ekonomiyle değil siyasetle ilgili sorunları olduğunu ileri sürdü. TÜSİ- AD'ın son ekonomik krizin patlak verdiği günlerde bütçe açığını AK Parti hükümeti için devamlı risk olarak gösterdiğini kaydeden Yaşar bu durumun önceki davranışlarıyla çeliştiğine işaret etti. Yaşar, "TÜSİAD aynı zamanda çok tedirgin olduğunu, krizin ciddiyetle ele alınması gerektiğini vurguluyordu. Oysa Türkiye'nin 2001'den beri dünyanın en yüksek faizini ödediğini unutmamak lazım. Dünyanın en yüksek faizini ödemek zaten o ülkenin krizde olduğunun bir göstergesidir. Türkiye'de yıllardır ödenen yüksek faizler bir kriz göstergesiyken hiç tedirgin olmayan TÜSİAD, son ekonomik krizde tedirgin oluyordu. Buradan, TÜSİAD'ın ekonomiyle değil siyasetle ilgili bazı sorunları olduğunu anlıyoruz" değerlendirmesinde bulundu.

İrfan’ın Yorumu:
“Türkiye’de rekabetle para kazanamamış, ‘devlet rantları’yla zengin olmuş statükocu işadamları eskiden olduğu gibi kârlarını arttırmaya devam etmek için, halkın seçtiği hükümetlere bütçeyi yönettirmek istemezler.” (sh. 10)
Yazar burada çok önemli bir tesbitte bulunmuş. Gerçekten de ülkede bir grup vardır ki devleti yolunacak kaz şeklinde görüyor. Halkın bu rantlara karşı gelmesi ihtimallerinde de maalesef darbe şakşakçılarının yanlarında yer alıyorlar.

“Sanırım, bir hatırlatma yapmakta fayda var: 11 Eylül saldırılarından sonra ekonominin durgunluğa girmesinden korkan Bush hükümeti, daha önceden konut almada zorlanan kesimlere destek olsun diye kredi faizlerini düşürdü ve şişen balon da patladı.
Aynen öyle: Ve bunun sonucunda kriz, mali derinliği yüksek olan gelişmiş diğer ülkelere de yayıldı. Amerika ve Avrupa’da pekçok finans kuruluşu sermayesinin bir kısmını kaybetti. Zengin ülkeler kısa yoldan sorunu çözebilmek için, toplamı iki trilyon doları geçen bir kurtarma devreye soktular.
Zengin ülkelerin yaşadığı bu mali krizden gelişmekte olan ülkeler de olumsuz etkilendi elbette. Dünya finans piyasalarında eskisi gibi rahat para bulmak zorlaştı. Kısa vadeli yabancı sermaye akımları ve doğrudan yatırımlar azaldı. Gelişmekte olan ülkelerin büyüme hızları geriledi ve bu ortam işsizliği de artırdı.” (sh. 32)
Amerika’da başlayıp bütün dünyayı sarsan ve Başbakan Erdoğan’ın “bizi teğet geçecek” demiş olduğu küresel krizin hangi olayın olması ile başladığını belirtmesi açısından önem arzetmektedir.

“Yüksek cari açık nereden kaynaklanıyordu?
Yüksek cari açık, dövizle borçlanan özel şirketlerden kaynaklanıyordu. Bazı şirketler bize bir şey olmaz diyerek risk analizi yapmadan borçlandılar. Hatta ceplerinde para olmadan, özelleştirme ihalelerine girdiler ve en yüksek fiyatları vererek bu ihaleleri kazandılar. Ardından dış borç bularak ödemelerini yaptılar.
Halbuki özelleştirme ihalelerinde, sorumsuzca en yüksek fiyatı veren yerli firmalar yerine makul fiyat veren yabancı yatırımcılar ihaleleri kazansaydı, Türkiye’nin cari açığı yüksek olmayacaktı. Çünkü yabancı sermaye bu ülkeye doğrudan yatırım yapmış olacaktı. Sorumsuzca davranarak dışardan borçlanan özel şirketler, Amerikan kaynaklı kredi krizini bahane göstererek hükümetten kurtarma planı istiyorlardı. Zengin ülkelerin hazırladığı kurtarma planlarını örnek gösteriyorlardı. Amaçları, yükselen kur farklarını ve ödemek istemedikleri borçlarını devlete ödetmekti. Gerekçeleri de hazırdı: Biz batarsak pek çok insan işsiz kalır diye bir söylem üretmişlerdi.” (sh. 33)
Statükocu zihniyetin kendi şirketlerini kurtarmak için ülkeyi batağa götürme taktikleri içler acısı.

“Fakir vatandaş, 2001 krizi öncesinde bankalarının içini boşaltıp bugün hâlâ yalılarda oturanların 72 milyar dolarlık borcunu ödemeye hâlâ devam ediyor. Bir de bu sorumsuz şirketlerin borçlarını ödeyecek bir yükün altına giremezdi. Büyük kentler milyon dolarlık rezidans ve son model ciplerden geçilmiyordu. Risk analizi yapmadan dövizle borçlanan bu şirketlerin sahiplerinin, kendi kendilerini kurtarmayı denemeleri gerekiyordu.” (sh. 33)
Düşünebiliyor musunuz, 28 Şubat’tan sonra ülkenin varını yoğunu kemiren köpekler akabinde oluşan kriz sonunda artık dibte kalmış ne varsa bitiren yamyamların parasını hâlâ ödemeye bütün millet olarak devam ediyoruz.

“Kahn’a asıl sorulması gereken soru da, Türkiye’ye verilen IMF kredilerinin bugüne kadar kimler tarafından nerelere kullanıldığı sorusu olmalıydı.” (sh. 45)
Nerde, nereye gitti bu paralar, nereye harcandı, nasıl yedi bitirdiler?

18 Ocak 2011 Salı

Facebook Gerçeği: Sosyal Ağ

Filmin Adı: Sosyal Ağ
Orj. Adı: The Social Network
Bilgi sitesi: http://www.sinemalar.com/film/53065/Sosyal-Ag/

The Social Network, Facebook ’un kurucusu Mark Zuckerberg’in hayat hikayesini ve ünlü sosyal paylaşım sitesinin kurulma aşamalarını anlatıyor.

İrfan'ın Yorumu: Facebook günümüz dünyasında artık internet kullanıcıları için olmazsa olmaz bir sosyal iletişim ağı internet sitesi. Facebook iyi yönden de kötü amaçlar doğrultusunda da kullanılabilen bir ağ. Bu özgür iletişim ağında herkes herkesle iletişim kurabilir, amaçlarını gerçekleştirebilir. Ben Facebooku başarılı bir çalışma olarak görüyorum. Film de en azından bu ağın nasıl doğduğunu anlatıyor. Bu Facebook da nereden çıktı diyenlere...

13 Ocak 2011 Perşembe

Tek Başına Dolaşırsan Olacağı Budur: 127 Saat

Filmin Adı: 127 Saat
Orj. Adı: 127 Hours
Bilgi sitesi: http://www.sinemalar.com/film/67322/127-Saat/


Dağcı Aron Ralston'un başından geçenlerin gerçek hikayesi...

Genç bir dağcı olan Aron, Utah yakınlarında büyük bir kaya parçasının arasına sıkışır. Hayatı için bir çeşit tuzağa dönüşen bu olayda Aron, soğukkanlı olması gereken şoke edici bir çözüm yolu bulur.

İrfan'ın Yorumu: Film konusu bulmada yapımcılara diyecek bir şey bulamıyorum. Ama filmin içerisinde çok güzel mesajlar olduğunu görmek keyif verici. Kader çizgisi ile olumlu-olumsuz olayların çakışması güzel anlatılmış. Film olarak heyecan verici bir gerilim sunulmuş. Adamın başına gelenlerden sonra, benim aklıma gelen ilk çözümü filmin sonunda kendisi uygulamış oldu. İzlediğinizde pişman olmayacak bir tad bıraktığını söyleyebilirim.

Ufak Ufak Dokunalım Hayata: Hayata Dilekçe

Kitabın Adı: Hayata Dilekçe
Yayınevi: Nesil Yayınları
Yazarı: Yavuz Bahadıroğlu
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 13 Ocak 2011 Perşembe – İstanbul



Kendini okumasını bilmeyen insanların, kitapları okuması bir işe yaramaz. (sh. 216)

İrfan’ın Notu: Aşağıda kitap ile ilgili internetten alınmış bir arka kapak yazısı var. Değerlendirmelerimi aşağıda bulabilirsiniz.

Arka Kapak Yazısı:
Sadece benim değil, benim neslin hayalleri çalındı... Umutları, sevgileri, aşkları çalındı. Kandırıldık. Büyüyecektik, gelişecektik, Avrupa, hatta Amerika'ya yetişecek, sözde "Küçük Amerika" filan olacaktık, "her mahallede bir milyoner" barındıracaktık... Vakıa mahallelerimizde milyonerler çoğaldı, ama milyonun beş para değeri kalmadı. Gerçeği fark ettiğimde hayalsiz, sevdasız, aşksız umutsuz kala kalmıştım. Anladım ki, sevgilerimizi, hayallerimizi, umutlarımızı sadece kullandılar, sömürdüler, tükettiler. Her şeyimizi lüks yaşantılarına kaynak yaptılar. Bu yüzden politik - diplomatik, siyasal ve ideolojik palavralara inanmıyorum! Bunlara kafa patlatmıyorum, bu konuları sık yorumlamıyorum. Kendi içime döndüm. İmanımla yüreğimi yeniden inşa ettim.

Çok değer verdiğim ve sevdiğim bir kardeşimin işyerinde gördüğüm ve müsaade isteyerek okuduğum bu kitap, hayata dokunuşlar açısından güzel konulara değinmiş. Bu dokunulan konular dindar tabir edilen kesimin yaptıkları yanlışlardan tutun da, aile ilişkilerindeki tutarsızlıkların tesbitine, ebeveyn ile çocukları arasındaki diyalog eksikliğine, kuşak farklılığının çatışmalarından, güncel siyasi meselelere birçok konu yazarın bakışı açısından değerlendirilmiş.
Bu bakış açısında tamamen katılınılabilecek yerler olmakla birlikte, aşırı duygusallığın ve bu duygusallığın tepkimeleri dolayısı ile farklı kanaatlerimiz de yok değil. Ama şu bir gerçek ki yazar kitabı ile iyi niyetini ortaya koymuş.

Biraz da örneklere geçersek:

“Bir babanın çocuklarına yapabileceği en büyük yardım, annelerini sevmektir.” (sh. 9)
Bu önemli bir tesbit örneğin. Aile içerisinde babanın anne ile olan ilişkileri, iyi bir izleyici ve öğrenici olan çocukların gelişimi açısından önem arzetmektedir.

“Doğru Anne ve Baba Olmak” (sh. 10)
Başlığı altında yer alan çözüm önerileri, dikkate değer, uygulanabilir, faydalı olarak görüyorum.

“Kadın yalnızca anne olduğu için değil, öncelikle insan olduğu için, sonra da erkeklerden daha duygusal, daha şefkatli, daha ince, daha sevecen, daha yürekli olduğu, yani kadın olduğu için ayrıca saygı görmelidir. Bahadıroğlu, eşinden korkuyor diyenler desin, kılıbık olduğumu yaymak isteyenler de yaysın, umurumda değil. Şükürler olsun, elalem ne der, hakkımda ne düşünürler sendromunu aşalı çok oldu.” (Sh. 27)
Burada, yazarın tesbitine aynen katılmamak mümkün değil. Elalem ne der sendromunun büyük bir handikap olduğu aşikar.
Kitap, Allah’ın bir lütfu olan ve belli bir zaman dilimini kapsayan hayat denen o anın en iyi şekilde değerlendirilmesi yönünde ciddi öneriler getiriyor.
Savaşlar ve acıları ile ilgili değerlendirmeleri çok hümanist ama gerçekçi değil, hayatın gerçeklerine de uymuyor, iyi niyeti ile çözümlenebilecek gibi de değil. Örneğin Afgan savaşı ile ilgili değerlendirmeleri, savaşan kesimlerin savaş zorlukları tartışmaya açık. Yazar Hz. Peygamber döneminde olsaydı ve Beni Kurayza Yahudilerine uygulanan cezayı aynı hümanist bakış açısı ile değerlendirdiğinde her halde başka bir sonuç alırdı kanaatindeyim. Bu eleştirime rağmen yazarın bu eserinin faydalı bir eser olduğu su götürmez. Özellikle aile ile ilgili tesbitler çok dikkat çekici. Önereceğim kitaplar içerisinde ve severek okuduğum kitaplar içerisinde yer almayı başardı.

11 Ocak 2011 Salı

Amerika'nın El Kaide Sendromu: Paris'ten Sevgilerle

Filmin Adı: Paris'ten Sevgilerle
Orjinal Adı: From Pars With Love
Konusu:
Fransa’daki Amerikan Büyükelçiliği’nde görevli James Reece’in Paris’te kıskanılacak bir hayatı ve güzel bir sevgilisi vardır. Elçilikte CIA için alt düzey bir görevde çalışmaktadır. Ancak tek istediği daha yüksek mertebeli bir ajan olmaktır. Üst düzey görevli olarak bir işe atandığında, ne kadar şanslı olduğuna inanamaz. Ta ki yeni ortağı özel ajan Charlie Wax ile tanışıncaya kadar.

İrfan'ın Yorumu: Şu bir gerçek ki 11 Eylül Amerika'yı da, sinema sektörünü de etkilemiş vaziyette. Terörizm ciddi endişe haline gelmiş olacak ki Amerika için filmlerine bu korku ve tabi ki teröristleri yenmeleri içten bile değil. Film standart bir aksiyon esasında, ama oyuncuları ve süprizleri ile belli bir kaliteyi yakalamış.

Haziran 2011 Seçim Öngörüm: Tahminlerimi Açıklıyorum


2011 Haziran Seçimleri


2011 Haziran Seçimlerine daha çok var, ama ben işte ne yapayım, duramıyorum. Daha önce referandum ile ilgili öngörülerim vardı, % 4 hata payı ile bilmiştim. Şimdi de seçimlere daha çok var ama en azından 3 siyasi partinin ve geri kalanları da diğer olarak bir tahminde bulunayım da bakalım ne oluyor. Artık el öpenlerim mi artar, yoksa artık bir araştırma şirketi mi kurarım bilmiyorum :)


AK PARTİ: % 45,54

CHP: % 26,12

MHP: % 12,15

DİĞER: 16,19

Suikastçinin Duygusalı Bu mudur? : The American

The American

Filmin Adı: Centilmen
Orj. Adı: The American

George Clooney bu filmin en etkin şahsiyeti, zaten başrol oyuncusu. Bir suikastçinin işi bırakma döneminde yaşadığı duygusal gitgeller üzerine inşa edilmiş. At çöpe film de değil, kaliteli bir film de olduğu söylenemez. Ama George Clooney hatırına kaliteli kategorisine koydum.

Filmin Konusuna gelince:
Tetikçiliğini de bir sanat gibi icra eden Jack, her zaman işini sağlama alan bir suikastçidir. Ancak son işinde tuzağa düşer ve sevdiği kadının ölümüne neden olur. Jack kendisine verilen işi yaptıktan sonra, mesleğini bırakmaya and içmiştir.
Yeni işi için gittiği yer, kartpostallardan fırlamış, hayat dolu bir İtalyan kasabasadır. Oysa Jack için huzur çok uzaktadır, çevresindeki herkes potansiyel birer tehdit unsurudur. Günler geçtikçe Jack, kasaba halkı ile iletişim kurmaya başlar. Kasabada Clara adlı bir kadınla beraber olmaya başlayan Jack'in hayatı, Mathilde adlı Belçikalı'nın devreye girmesi yeniden allak bullak olacaktır. Sırlarla dolu bu kadınla birlikte, bu güzel İtalyan kasabası ölümle yaşamın buluştuğu bir yer olacaktır.

9 Ocak 2011 Pazar

Sünni-Alevi Girdabında Bir Roman: Şah ve Sultan

Kitabın Adı: Şah ve Sultan
Yayınevi:
Kapı Yayınları
Yazarı:
İskender Pala
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi:
09 Ocak 2011 – İstanbul

“Ve unutma, her şafak, elinde fenerle gelen bir hırsız gibidir, ömürleri çalıp götürür. Uyanık dur.!” (sh. 269)


İrfan’ın Notu: Aşağıda kitabın arka kapağındaki yazı ile başlamak isterim. İskender Pala, bu ismi “İki Darbe Arasında” adlı kitabı ile tanıdım, 28 Şubat’ın mağdurlarından olan divan edebiyatını topluma sevdiren güzel adam. Bu kitabı onun okuduğum ikinci kitabı. Açıkçası biraz tereddütle okumaya başladım. Ama şunu söyleyebilirim, çok uzun zamandır büyük bir zevk içerisinde okuduğum bir kitaptı. Bazen o kadar güzel cümlelerle karşılaşıyordum ki, onları birkaç kez okuma gereği duyuyordum.
Bir tarafta Alevi-kızılbaşların büyük önderi Şah İsmail, bir tarafta sünni camianın büyük kahramanı, ilk halife Yavuz Sultan Selim, bunların arasında geçen savaşlar, birbirleri arasındaki şiir ziyafetleri, mektuplar, bu arada geçen müthiş bir aşk, aşkına karşılık gelememe, aşkın farklı tarifleri, sevgi ve aşk arasındaki muazzam belki de ince farklılıklar.
İskender Pala aşkı, savaşı, şiiri, alevi-sünni derinliğini bu kitapla içimize işleyecek şekilde anlatması. İktidar hırsının sonuçları, saltanatın, devletin, insan hayatının kahredici zayıflığı, bunları roman tadıyla önümüze çok güzel sunuyor.
Kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Kitapla ilgili aldığım notları da aralara serpiştirmeye çalıştım
.

Arka Kapak Yazısı

Tutku…
Güzellik…
Aşk ve savaş. Sadece gönüllerin değil alınların, kemiklerin ve gözlerin alev alev yandığı savaş.
Kahramanlarını, Yavuz Sultan Selim’i de Şah İsmail’i de tarihin merdivenlerinde bir basamak aşağı indiren bir basamak yukarı çıkaran savaş.
Çaldıran...
Şimdi Çaldıran ne 500 yıl geride ne 500 yıl ileride.
Savaş tasında büyücünün gördüğü neydi?
Kızılbaşlık!
Sünnilik!
İktidar hırsı.
Aşkın bir çökelti gibi dondurduğu zaman!
Korku? Ya o?
Yazar biraz da korkuların üstüne gidendir.
Tarih ileriye doğru çözüldükçe ağacın kökleri de görülecektir.
Alevi de Sünni de bağlıdır o köke. Birdir o toprakta.
Gölgeler büyümüşse ışığı değil korkuyu yenmek gerekir.
Karanlık ve kör ışığın egemenliği boğmasın artık nesilleri.
Ve işte bir kez daha aşk!
Şiir kadar iktidar atında rüzgâra ve ateşe doğru yol alan iki hükümdar.
Şah ve Sultan…
Dünya incisi zarif ve asil kadınlar. Yeminlerine bağlı erkekler.
Masal kadar gerçek.
Büyüleyici olduğu kadar umut verici.
Şah&Sultan her cümlesi aşkla okunacak bir kitap.
İskender Pala’dan…

Kitap içerisinden aldığım seçmeler:

“Ey yolcu, sevgiye yürü, ta ki hakikate eresin!” (sh. 1)
Ne güzel bir cümle değil mi? Sevgiye yürüdüğün taktirde hakikati bulursun, bundan endişe etme…

“Bütün inançların temeli sevgidir. Her kim bir şey veya kimseyi severse ona inanmış, boyun eğmiş, kulluk etmiş olur. Kulluk, sevginin yedi derecesinden biridir ki ilk adımda dostluk başlatır. Bu dereceler ezeli “ilgi”den doğar. İlgiyi “sevgi” takip eder. Sonra “tutku”, “aşk” “şevk” ve “kulluk” diye devam edip ebedi “dostluk”da nihayet bulur. İyi veya kötü, yararlı veya zararlı her tür sevginin bir etkisi, sonucu, meyvesi ve hükmü vardır. Coşku, zevk, özlem, yakınlaşma, ayrılma, uzaklaşma, terk etme, sevinme, üzülme, ağlama, gülme… Hepsi sevginin etkileri ve halleridir. Kişi sevgi basamaklarında sürekli bir kazanç ve güç kazanarak ilerlemelidir. Belli bir yol aldıktan sonra sevgi yüzünden ağlasa da, gülse de, sevinse de, üzülse de, hatta sıkılsa yahut coşsa da bundan yarar görür. Nitekim sevgiden uzaklaştığı zaman bunun tersi olacak, her halden üzülecektir. Akıllı insan kendisine zarar verecek sevgiyi istemez.
Hakikati sevmek, … sevgilerin en güzelidir. Çünkü hakikat Mutlak Güzellik’ten doğar ve bütün güzeller O’nun güzelliğinden bir ilham taşıdıkları için sevilirler, Hakikati ayırt etmeyi bilirsen sevgiliye karşı sevgide ortak edinmemiş olursun. Sevgiliyi sevmek, sevgilinin sevdiklerini sevmek, sevgili için ve sevgili yolunda sevmek, sevgiliyle birlikte sevmek, bunların hepsi insanın tabiatına uygundur. … Sevgiyi bir su farzet, ona ulaşmak zevk, ayrı kalmak acı verir insana.” (sh. 3-4)
Bu cümlelere ekleyecek bir şey bulamıyorum.

“Bir madde, tabii olan merkezinden ayrıldığında sevgiyle ayrılır ve oraya yine sevgiyle dönmeye çalışır. Ezelde harekete geçen eşya ebediyete sevgiyle yürüyecektir. Göklerde, yerlerde ve ikisi arasında ne varsa sevgiyle vardır. Gökler sevgiyle dönerler, yıldızlar sevgi sayesinde yerlerinde durabilirler. Tıpkı kalbimizdeki sevgi yıldızları gibi… Bu yüzden dış yerine içi, suret yerine ruhu sevmek gerekir. Hayat ancak sevgiyle tatlıdır ve sevgilisiz dünyada hayat sürmek beyhudedir.” (sh. 5)
İnsan sevgisini, eşya sevgisini, Allah sevgisini, bunların birbiri ile olan ilişkilerini ne güzel izah etmiş.

“Ne kadar güzel olursa olsun insan aynı yerde oturduğunda hayat yeknesaklaşıyordu. Bir araziyi işlemek, orada mekan tutmak, belki kıt kanaat geçinip kaygısız yaşamaktı, ama bu aynı zamanda heyecansız da yaşamak demek değil miydi? Peki ya her gün yeni bir yerde uyanmak, her ay farklı çiçeklerin kokusunda uyumak, her yıl farklı bir yol izleyip yeni hayaller kurmak…” (Sh. 38) Bu satırlar tam da benim ruhumun heyecanını yansıtan sözler. Hiçbir zaman durağanlığı sevmeyen bir ruh yapısına sahibim. Bu cümlelerde kendi hayatım gözümün önüne geçmedi değil. Birçok inişli çıkışlı anlar, birçok hareketler, ama pişmanlık mı, hareket olunca pişmanlığa yer bile kalmıyor.

“Okuduğum kitaplardan birinde ‘insan sevgiye hükmeder, ama aşk insana hükmeder’ diye yazılıydı. Şah birincisine, Gülizar Begüm ise ikincisine düçar olmuştu anlaşılan. Kişinin gönülde kendisi olmak sevginin başlangıcı, sevgilide kendisi olmak ise sonu olmalıydı. Birincisi hamlık, ikincisi olgunluk ve pişmeydi çünkü. Kişi sevgiyle varlığını, ama aşk ile hakikatini tanıyordu. Çünkü aşk, kendisinden geçip sevgilideki gerçekliğe ulaşmanın adıydı. Eğer aşık, kendi gerçekliğine sevgilide eriyerek ulaşabiliyorsa ayrılık veya kavuşma, ret veya kabul, karar veya irade, açılma veya kapanma ortadan kalkıyordu. Bu durumda sevgiliden başlayan yollar yine sevgiliye gidiyordu ki galiba aşk dedikleri şey de bu idi.” (sh. 45-46)
Aşk ve sevginin her zaman farklı olduğuna inanmışımdır. Bir çok insanın sevgide buluşabileceğini ama aşk kavramının tamamen farklı olduğuna inanmışımdır. Yukarıdaki cümleler kendi kanaatimi doğrular cümlelerdir. Aşkın sevgiden çok daha üstün olduğuna inanmışımdır. Sevgide hesap yapılır, aşkta hesap kitap yapılmaz.

“Aşk, Kamber can, aşk, tekildir ama sevgi çoğuldur. Aşk, Kamber Can, aşk, bir tek kişiye, sevgi binlerce kişi veya şeye yönelik olur. Ben … seviyorum ama ona âşık değilim.” (sh. 108)
Yukarıda anlatmak istediğimi bir de kitaptaki cümleden izah etmeye çalışmış olduk…

“Gayret et, çalış çabala ve kazandığını iyi muhafaza et, güzel kullan. Düşmana kalırsa kalsın ama dosta muhtaç olma yeter…!” (sh. 128)
Bu da hayatın enteresan gerçeklerinden birisi değil mi. Kitapta Yavuz Sultan Selim’in farsça bir beyitin Türkçeye çevrimi olan bu beyit, bir gerçekliği söyler gibi. İnsan bir kazık yediği anları hatırlasın. Dosttan yedikleri, akrabadan yedikleri, düşmandan yedikleri nazarında kendisini çok daha etkiler, sarsar değil mi.

“Çünkü kendi tebaasının Kızılbaş veya sünni olduğuna değil, devlete baş kaldırıp kaldırmadığına göre işlem yapıyor, devlet menfaatinin zedelendiği yerlerde bunu yapan her kim olursa olsun, ister sünni, ister kızılbaş, ister ermeni, ister kürt, cezalandıracağını buyuruyor ve elbetteki cezalandırıyor. Ona göre bir hükümdar, tebaasını oluşturan bir ermeni veya arap, bir kürt veya gürcü arasında ayrım yapmayacağı gibi sünni veya şii, Hanefi veya maliki arasında da yapmamalıydı. Ayrım, devletin aleyhine çalışanlarla lehine çalışanlar arasında olabilirdi ve aleyhinde olanların şiddetle cezalandırılmaları, habis vücutlarının bir an evvel yeryüzünden kaldırılmaları gerekirdi.” (sh. 146-147)
Osmanlı’nın yıllardır bu anlayışta olduğu bilinen bir gerçek olmakla beraber, Türkiye Cumhuriyeti’ne bu maalesef eksik olarak yansımıştır. Devlet öncellenmiş fakat farklılıkların hakları ihlal edilmiştir.

“Doğru yolda rehberlik eden Hz. Muhammed’e ve Hak dinde ona uyanlara övgüler olsun. Şianın kendi imam ve imanlarından başka imamları ve ilk üç halifenin halifeliğini inkar ettikleri, saygıdeğer adlarla yaşayan Ebubekir, Ömer ve Osman’a açıkça küfrettikleri, Sünni memleketlerinden birçok yere hakim olup zulmettikleri bilinmektedir. Bunlar şeriatı tahkir ediyor ve ona uyanlara sövüyorlar. Yüce Tanrı’nın yasakladığı günahlara helal gözle bakıp Kur’an’ı ve diğer semavi kitapları hakir görüyor ve yakıyorlar. Hette kendi mel’un reislerini tanrı yerine koyup secde ediyor, Allah’ın yüce kitabındaki emirlerini koyup reislerinin helal dediğini helal, haram dediğini haram sayıyorlar. İsmail şarabı helal kılsa, şarap helal oluyor. Küfürlerin her çeşidini onlarda görmek mümkündür. Bize gelen sürekli haberler, onların küfürleriyle birlikte dinden döndüklerini de kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde göstermektedir. Bu yüzden onların ülkeleri darulharptir. Erkeklerinin ve kadınlarının nikahları geçersizdir. Kestikleri hayvan murdar olur, yenilmez. Her kim bir mecburiyet bulunmaksızın onlara mahsus olan kırmızı serpuşu başına takarsa bu dahi açıkça inkar ve küfür belirtisidir. İmdi, bunlar hakkında hüküm vermeye gelince, bunlar dinden dönmüşlerdir, ona göre muamele yapılır. Mağlup edilmiş olsalar bile bulundukları yerler darulharp sayılır, her an tetikte durulur. Malları kadınları ve çocukları Müslümanlara helal olur. Erkeklerine gelince, onlar Müslüman olmadıkça öldürülmeleri gerekir.” (sh. 172-173)
Şeyhulislam Ebu Suud Efendi’nin fetvası, İslam noktai nazarında söylenecek bir söz bırakmıyor. İslam, hiçbir zaman bir ırk kardeşliğini ölçü almamıştır. Yani kızılbaş alevilerinin eğer islam ölçüleri içerisinde yer almamaları halinde, türk olmaları bir şey ifade etmez. Aynı şekilde Ermeni olan bir Müslümanın ise ayet nezdinde kardeş hükmü çok açıktır. Her kim ki ölçüyü İslam alırsa, neticesi de o istikamette olur.

“Allah’ın adıyla… Bütün işler Allah’ın tasarrufundadır. Sultanlık da saltanat da kuru birer bahanedir. Allah kullarına iyiyi ve kötüyü peygamberleri vasıtasıyla öğretti. Onların asr-ı saadetlerinde cihan adalet ve doğrulukla parladı. Ondan sonra halk kendi aralarından birini seçip onun idaresinde afat, küfür, bid’at ve dalaletten kurtulalar ve dahi doğru yoldan ayrılanları kılıçla Hak yola getireler. İmdi, sen ki İran’dan çıktın, dindar ve doğru kişileri yoldan çıkartıp o ülkeleri müstevli oldun, pek çok yurtları harap ettin. Yaptıkların bize gizli değildir. Sahabeye küfrettiğin de, yaptığın kötü işler de insanların dillerindedir. Alimlerim senin küfürde olduğuna ve katline fetva verdiler. Ben de buna binaen Müslümanlara yaptığın zulüm ve işkenceleri def etmek üzere atıma bindim, üzerine geliyorum. Gafil olmayasın, ben varmadan mülk ve saltanattan vazgeçip ecdadının tarikat yolunu tutup, tevbe edip gelesin, eşiğimi öpesin. Ben de sana ecdadın usulünce bir tekke yaptırırım, devletimin devamına dua ile meşgul olursun. Senin memleketini de layık olan birine verip onu oralara padişah eylerim. Sonra bilmedim, aldandım demen fayda vermez. Askerimle üstüne yürüyüp başında ateşler yakmak kararımdır. Gelip eşiğimi öpmek senin için iftihardır, bir an evvel dediğimi yapasın, yoksa sonra mazeretini kabul etmem. Eğer bir akılsızlık edip askerimin karşısına çıkmaya kalkacaksan işte meydan! Zulmünü mazlumların üzerinden kaldırıp namını ve nişanını dünyaya gelmemişe döndürmek boynuma borç olsun.” (sh. 176-177)
Burda Sultan Süleyman’ın Çaldıran zaferinden önce Şah İsmail’e yazdığı net mesajlar göze çarpmaktadır. Yanlış bir şey var mı söyleyin Allah aşkına.

“Hamiş: Mektubunla birlikte bize bir tas içinde at pisliği göndermişsin. Buna karşılık sana bir kavanoz bal gönderdim. Ne de olsa herkes karşısındakine kendi yediğinden ikram eder.” (sh. 182)
Yine Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ile mektuplaşmalarında birbirlerine gönderdikleri taciz hediyeler ile ilgili bu kesit çok ilginç. Yavuz’a gönderilen at pisliği karşısında Yavuz’un bal göndermesi, tam kapak olmuş yani…

“Ve unutma, her şafak, elinde fenerle gelen bir hırsız gibidir, ömürleri çalıp götürür. Uyanık dur.!” (sh. 269)
İşte müthiş bir cümle daha. Defalarca okuyabilirsiniz, düşünebilirsiniz…

“İnsanlar birbirlerine gülüyorlarsa aralarında nefret, birbirleriyle gülüyorlarsa aralarında sevgi çoğalıyordu.” (sh. 296)
Alın size bir kitaptan hayata dair bir gerçek daha.

İskender Pala’nın kitabı yazarken faydalandığı kitaplardan birkaç tanesini de burda paylaşmakda fayda görüyorum:

“Yavuz’un Küpesi”, Erhan Afyoncu
“Gayri Resmi Tarihimiz, Osmanlı Padişahları” Z. Nur Aksun
“Osmanlı’da ve İran’da Mezheb ve Devlet” Taha Akyol
“Kızılbaşlık Nedir” Cemal Bardakçı

8 Ocak 2011 Cumartesi

zombiler bastı aman dikkat: The Walking Dead
















Dizi Film Adı: The Walking Dead


Yürüyen ölüler, yaşayan ölüler diye de çevrilebilecek olan bu dizi film benim için ilginç. Şöyle ki: Sinemaya ilgim gerçekten büyüktür, mümkün olduğu kadar kaliteli filmleri ve dizileri kaçırmamaya çalışırım. Bu ilgi içerisinde, ayıkladığım film kategorileri vardır. Örneğin mümkün mertebe kurt adam gibi, vampirli filmleri seyretmem. Bu seyretmediğim kategorilerden birisi de zombi filmleridir. Çok saçma gelir bu filmler. Ama bilim kurgu ve saçmalıklar içerisinde kaliteli denebilecek filmler de yok değil hani. Ama işte dedim ya bu zombi filmleri sevmediğim filmlerdendir. Hâlâ da aynı kanaate sahibim.


Ama bir istisna yaparak bu dizi filmi izleme kararı aldım. İlgimi çekebileceğine inandım. Gerçekten de bu dizi konusundan çok film çekim teknikleri açısından vasatı zorlamış diyebilirim. Ocak 2011 içerisinde CNBC-E ekranlarında da yer alacak. İzlemediğiniz taktirde bir şey kaybetmezsiniz.

6 Ocak 2011 Perşembe

Birlik Mahallesinde Son Demlerden











TELLER ALTINDA DIŞ KAPININ MANDALI

1990 senesinde askerden geldiğimde iki haber vardı: Birisi ailece bizi üzdü, yıktı, babamızı kaybetmiş, bi çare kalmıştık. En büyük kız evlat Konya'da evli, en büyük erkek evlat askerden yeni gelmiş, hayata el yordamıyla tutunmaya çalışıyor, diğerleri ise daha küçük...

Diğer gelen haber de evimizin hemen üzerinden geçen gerilim tellerinin kalkacağı haberi. Evet yanlış duymadınız 1990 senesinden bahsediyorum. Tellerin kalkması 2008 senesini buldu.

Hayat o kadar evirip çevirdiki bizleri elimizin altındaki imkanı değerlendirebilecek çaresizliğimizle bizi başbaşa bıraktı.

Bugün itibari ile babamızdan yadigar evimizin arsasını satmak durumunda kaldık. Rahmetli babamızdan yadigar bu arsadan aldığımız parayla her kardeş kendi hayatını idame ettirebilecek ve başlarını sokabilecekleri bir yer bakacaklar.

Sevgili babama buradan rahmet diliyorum. Ailecek diliyorum. Bana da bu tarihi olay dolayısı ile evin yıkılmadan önceki resimlerini tarihe şahitlik etmesi açısından buraya koymak kaldı.

Dış kapının dış mandallarına düşen de herhalde kilitlerine sahip oldukları anahtarlarını kaybetmemeye çalışmaktır.

2 Ocak 2011 Pazar

Soğuk Ama Bir O Kadar Da Delice Bir Dizi: Rubicon

Dizi Film Adı: Rubicon

İrfan'ın yorumu: Komploya gerek yok mu dediniz, sistem nasıl işliyor, kim kimi kullanıyor, menfaatler kimlerin hangi duygularını kapsıyor, soğukluğu bir yana etkisini uzun süre kendinizde hissedeceğiniz bir derin komplo, casusluk dizi filmi. İzlemediyseniz, kaçırmayın derim.

Dizi Filmin Konusuna Gelince;

Rubicon; 13 bölümlük hazırlanan dizi, adının da çağrıştırdığı gibi bir politik gerilim. Rubicon İtalya'nın kuzeyinde bulunan, 29 km uzunluğundaki bir nehrin adı. “Rubicon'u geçmek” deyimi ise, geri dönüşü olmayan noktadan ileri gitmek anlamında kullanılan ve Sezar’ın M.Ö. 49 yılında Lejyonu ile nehri geçmesine atıfta bulunan bir deyim. Diziye yansıması ise Birleşik Devletler'de istihbarat birimlerinden birisinde çalışan çözümleyicilerin gerçeği bulma çalışmaları, ülkelerine karşı yapılabilecek saldırıları önleme girişimleri, bu saldırı girişimlerinin arkasındaki etkenler, komplolar, ihanetler, entrikalar vs.

1 Ocak 2011 Cumartesi

2010 Geçti, 2011 Geldi: Af Dileyelim

Af ve Dua

Allah'ım! Sen çok affedicisin, çok cömertsin, affetmeyi seversin öyleyse bizi de affet.


Bir güneş yılı daha bitti. Yüce Yaradan güneş adlı parlayan yıldızın etrafında, dünya denen gezegeni döndürdüğünde 365 gün geçiyor. O günler ki 24 saate tekabül ediyor... Bize de geçmiş ile ilgili dua ve gelecek ile ilgili temenni kalıyor...
Gelin hep beraber ellerimizi kaldırıp Amin diyelim...
Allah'ım, geçmişte büyük günahlar işledik, kimilerini sen biliyorsun kulların bilmiyor, kimilerini sen biliyorsun, kullarının bir kısmı biliyor. Yarabbi, kullarının bir kısmının bildiği bir kısmının bilmediği fakat Senin hepsini bildiğin hatalarımız için bizleri affet.
Allah'ım, komşularımızın hakkını yeterince kollayamadık, sen bizleri affet...
Allah'ım, ailemizle yeterince ilgilenemedik, sen onları da bizi de affet...
Allah'ım, akrabalarımızı senin çizdiğin çizgide kollayamadık, affet...
Allah'ım, kazandığımız dünyevi metaları senin rızan doğrultusunda harcayamadık, affet...
Allah'ım, dostlarımızın, arkadaşlarımızın kalplerini kırdık, affet...
Allah'ım, yeryüzünün birçok bölgesinde sıkıntı yaşayan din kardeşlerimizin hakkını gözetemedik, affet...
Allah'ım, yeryüzünün birçok bölgesinde sıkıntı yaşayan kullarının sıkıntılarına koşamadık, affet...
Allah'ım, cansız varlıklara senin rızan doğrultusunda yaklaşamadık, affet...
Allah'ım, senin dinini hakkıyla yaşayamadık, affet...
...
Allah'ım önümüzdeki yılı bizlere, ailemize, yeryüzünde yaşayan müslümanlara hayır ve bereket getirmesini senden niyaz ediyorum... Sen bağışlayıcıların en bağışlayıcısısın, Sen bizleri bağışla...
AMİN...
Buraya daha fazla birçok şey eklenebilir... Siz ekleyin, duayı Allah'tan dileyin, beklentilerinizi de O'ndan bekleyin...

31 Aralık 2010 Cuma

Hırsız Filmlerinden Birisi Daha: Hırsızlar Şehri

Filmin Adı: Hırsızlar Şehri
Orjinal Adı: The Town
Bilgi Adresi: http://www.sinemalar.com/film/45293/Hirsizlar-Sehri/


Filmin Özeti: Doug ve ekibinin banka soygununda üzerlerine kimse yoktur; hem acımasız hem de dikkatlidirler. Soydukları son bankanın müdiresiyle aynı mahallede oturduklarını öğrendikten sonra kaçınılmaz olan gerçekleşir ve Doug, kadına âşık olur. Claire, onun soyguncu olduğundan şüphelenmezken Doug'ın kardeşi kadar yakın suç ortağı Jem, kuşku içindedir. Doug, iki taraftan birine ihanet etmeden bir seçim yapamayacaktır.

İrfan'ın Yorumu: Hırsızlık filmleri daima ilgimi çekmiştir. Zeka pırıltılı taktikler, ince planlar vs. Bu filmde bu tür ince planlar pek göze çarpmıyor, ama hırsız ve kurban arasındaki aşk farklı bir tutum sergilemiş. Çatışma sahneleri de güzel olmuş.

Derinliği Olan Bir Roman: Kayıp Gül

Kitabın Adı: Kayıp Gül
Yayınevi: Timaş Yayınları
Yazarı: Serdar Özkan
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 03 Haziran 2010 – İstanbul


İrfan'ın Yorumu: Hani lokumluk bir öykü-roman olan bir kitap. Derinliği olan cümleler içeriyor. Sevgi temelli bir kitap. Hiç sıkılmadan maceraya kendinizi hazırlayın ve güllerin arasında kaybolun. Kendinizi bulduğunuzda pişman olmayacaksınız... Aşağıda kısa bir özetini bulacaksınız.

Kitabın Özeti:
Dünya üzerindeki insanların farklılıklarının olduğuna fakat benzerliklerinin daha çok olduğuna vurgu yapıyor yazar. Yazarın önce insanız kavramından yola çıkarak kaleme aldığı kitap, Diana adında ABD vatandaşı bir genç kızın ikiz kardeşini aramak üzere İstanbul’a gelmesiyle başlıyor. Konusunun global olması sebebiyle Amerika, Avrupa ve Türkiyenin bir çok kentinde geçen olaylar zinciriyle roman devam ediyor. İnsanların kültür farklılıkları nedeniyle birbirlerine acımasızca davrandığı dünyada daha çok hoşgörüyle yaklaşılması gerektiğini vurgulayan hoş bir kitap.
Düşlerimizin peşinden gitmeliyiz diyen genç bir romanla karşı karşıyayız. Yaşadığı çevrede büyük beğeni toplayan Diana’nın hayatına tanık oluyoruz bu romanda. Genç kızın hayatı annesinin ölümüyle aniden değişiyor. Annesinin vasiyeti üzerine hiç tanımadığı ikizini aramaya başlıyor. Bu da yabancısı olduğu bir dünyaya adım atmasını sağlıyor. Güllerin ya da düşlerin dünyasına…
Gerçek dünyayla masalsı dünya arasında bir yolculuk olarak yorumlanabilecek bu ilk romanı, başkalarının hayatımız üzerindeki etkisini ve iç dünyamızı yalın bir dille sorguluyor. Genç yazarı Serdar Özkan da, Amerika’da başlayıp Türkiye’de bitirdiği hikâyesinde düşlerle gerçek kadar, delilikle bilgeliğin, karanlıkla aydınlığın karşılığını ya da yakınlığını sergilemeyi amaçlıyor.

Heyecanlı Bir Kitap: İhanet Noktası

Kitabın Adı: İhanet Noktası
Yayınevi: Altın Kitaplar
Yazarı: Dan Brown
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi:
25 Nisan 2005 – İstanbul


İrfan'ın Notu: Bu kitabı yıllar önce okumuştum. Dan Brown bilindiği gibi çok meşhur bir roman olan Da Winci Şifresi yazarı. O kitabı da çok beğenmiştim. Aynı yazarın yakın zamanlarda okuduğum "Kayıp Sembol" kitabını pek beğenmemiştim. Bu kitap heyecan dozunu iyi ayarlamış ve teknolojik olarak gelişmeleri ikna edici bir şekilde anlatıyor. Kitabın özetini aşağıda bulabilirsiniz. Kitap, defalarca okunacak kitaplar statüsünde yer alan bir edebi eser olarak görülemez, ama heyecan fırtınası yaşamak isteyenler birkaç günde bitirebilecekleri bir kitap. Tavsiye ederim...

Kitabın Özeti:
ABD başkan adaylarından olan Senatör Sexton ile kızı Rachel Sexton bir restoranda buluşurlar. Rachel Sexton ve babasının ilişkileri çok iyi değildir, hatta birbirlerini pek sevmezler. Senatör eşini aldatmış ve eşinden ayrılmıştır. Rachel, ABD Başkanına bağlı bir istihbarat teşkilatında başkan adına çalışıyordu. Senatör kızından bu görevini bırakmasını istiyordu. Çünkü kızının rakibi adına çalışması seçim kampanyası için olumsuz bir durum teşkil ediyordu. Zaten babasını pek sevmeyen Rachel ise teklifi geri çevirdi. Görüşme sırasında Rachel’in çağrı cihazına acil bir not geldi. Not çalıştığı Ulusal Keşif Ofisi (UKO)’nden gelmişti. Rachel’in ofisteki görevi, ofise gelen istihbarat bilgilerini değerlendirerek başkan için özetler oluşturmaktı. Babasına bir mazeret uydurarak ofisin yolunu tuttu.

Rachel’in çağrı cihazına düşen acil not UKO direktörü William Pickering tarafından gönderilmişti. Direktör Rachel’e başkan tarafından acil olarak çağrıldığını söyledi. Rachel’i başkanla görüşmesine götürmek üzere bir helikopter hazır bekliyordu. Beyaz Saray’ın UKO binasına çok yakın olmasına rağmen yolculuk için bir helikopter seçilmesi Rachel’i çok şaşırttı. Fakat helikopter Beyaz Saray’a değil, eski bir NASA fırlatma üssü olan Wallops Adasına gidiyordu. Rachel, başkanın babasının seçim kampanyası ile ilgili olarak görüşeceğini tahmin ediyordu. Zaten Pickering de böyle olabileceğini söylemişti. Eğer başkanın gerçekten böyle bir niyeti varsa hiç düşünmeden reddedecekti. Başkan’ın görüşme için burayı seçmesi Rachel’i yine şaşırtmıştı. Başkan ve Rachel Sexton, başkanın Hava Kuvvetleri Bir uçağında görüştüler.

Başkan Rachel’e, NASA’nın Yer Gözetleme Sistemi (YGS)’nden ve çok önemli bir keşif yaptığından bahseder. YGS Projesi, dünyayı incelemek üzere NASA tarafından geliştirilmiş, fakat başarısızlığa uğramış bir projedir. Fakat şimdi YGS insanlık tarihi için çok önemli bir keşfe imza atmıştır. Başkan daha fazla ayrıntıya girmedi. Tüm açıklamaların bizzat NASA tarafından yapılacağını söyledi.

Rachel bir jet uçağına bindirildi. Hâlâ nereye gittiğini bilmiyordu. Kuzey Kutbuna gittiklerini uçakta pilottan öğrendi. Rachel’i Milne Buzul Katmanında NASA yetkilileri karşıladı. NASA burada habiküre denilen küre biçiminde bir çadır kurmuştu. NASA Müdürü Lawrance Ekstrom Rachel’e YGS’nin çok önemli bir keşifte bulunduğunu söyledi. Ekstrom, Rachel’in orada bulunmasından pek hoşnut değildi. Ekstrom, YGS’nin verileri doğrultusunda Kuzey Buz Denizinde yaptıkları araştırmalar neticesinde bir göktaşı bulduklarını söyledi. Göktaşından alınan kesitlerde dünyada bilinmeyen ve başka bir gezegende yaşadığı tahmin edilen böcek fosilleri vardı. Habikürede NASA personeli ve Rachel haricinde dört tane de tanınmış sivil bilim adamı vardı. Bunlar Michael Tolland, Corky Marlinson, Waille Ming, Dr. Mangor’du. Başkanın amacı, keşfin seçim kampanyası için bir malzeme olmadığını göstermek amacıyla tarafsız bilim adamları tarafından doğrulanması ve daha sonra kamuoyuna duyurulmasıdır. Bunun için de belgesel program yapımcısı olan ve çok sevilen Michael Tolland seçilmiştir. Başkan, Senatör Sexton’un seçim kampanyası nedeniyle, Beyaz Saray çalışanları arasında bile itibar kaybetmekteydi. NASA tarafından yapılan keşfin Rachel Sexton tarafından Beyaz Saray personeline duyurulması inandırıcılık için çok iyi bir seçimdi. Başkan Rachel’den sadece, personele bir konuşma yaparak keşfi duyurmasını istemişti. Rachel teklife çok sıcak bakmıyordu. Fakat başkan onu ikna etmeyi başardı.

Başkan NASA’ya çok inanıyor ve NASA’ya çalışmaları için sürekli çok büyük ödenekler aktarıyordu. Fakat NASA son yıllarda yaptığı çalışmalarda sürekli başarısızlığa uğramış, bu durum da halkın gözünde başkanın ve NASA’nın itibar kaybetmesine neden olmuştu. Senatör Sexton ise, seçim kampanyalarında bu durumu çok iyi kullanmış ve NASA’yı çok zor duruma sokmuştu. NASA’ya harcanan paraların ekonomiyi kötüye götürdüğünü, bunun yerine uzay çalışmalarının rekabete açılması, sivil şirketlerin de uzay çalışmaları yapabilmesi gerektiğini söylüyordu.

Beyaz Saray çalışanları başkanın oval ofisinde toplandılar. Rachel canlı olarak oval ofise bağlandı ve NASA’nın keşfinden bahsetti. Bu konuşmanın ardından başkan bir ulusa sesleniş konuşması ile buluşu kamuoyuna duyuracaktır. Bu sırada, habikürede bulunan bilim adamlarından Dr.Mangor göktaşına son bir kez bakmak üzere göktaşının yanına gelir. Fakat çok şaşırtıcı bir şey olur ve Dr.Mangor su yüzeyinde canlı bioorganizmalar görür.

Habikürede bunlar yaşanırken, çok özel donanımlara ve eğitilmiş askerlere sahip Delta Gücü timi, habikürede yaşananları izlemektedir. Delta Gücü, insan damarlarında bile dolaşabilecek kadar küçük mikrobotlar ile habiküreyi gözetlemektedir. Dr.Mangor, su yüzeyinden canlı organizmayı almak isterken, Delta Gücü mikrobot aracılığıyla bilim adamının altındaki buz parçasını kırar ve Dr.Mangor havuzun içine düşer. Bir süre sonra diğer bilim adamları ve Rachel de göktaşının bulunduğu yere gelirler ve durumu fark ederler. Onlar da su yüzeyinde canlı organizmalar görürler. Aralarında yaptıkları tartışmalarda göktaşı ile ilgili şüpheler oluşur. Michael Tolland, su yüzeyindeki canlı organizmalarla ilgili bilgileri faks aracılığıyla ABD’deki ekibinden ister. Keşif ile ilgili sorunlar olduğunu gören Delta Gücü, Rachel ve arkadaşlarını öldürmeye çalışır ve Dr.Ming ölür. Rachel ve diğerleri ise kaçmayı başarırlar. Delta Gücü bilim adamlarını yakalamak için çalışır. Fakat Rachel ve arkadaşları mucizevi bir şekilde kaçmayı başarırlar ve bir gemi tarafından kurtarılırlar.

Rachel, göktaşı ile ilgili bilgilerin bulunduğu faksları babasına gönderir ve hayatının tehlikede olduğunu bildirir. Bu sırada Delta Gücü hâlâ onları takip etmektedir. Başkanın, NASA’nın önemli keşfini halka duyurmasıyla seçim kampanyası dibe vuran Senatör Sexton için bu fakslar kurtarıcı olacaktır. Kızının tehlikede olması onu çok fazla ilgilendirmemektedir. Bir basın duyurusu ile basın toplantısı düzenleyeceğini ve keşfin gerçek olmadığını delilleri ile birlikte açıklayacağını bildirir. Senatörün yardımcısı ve en büyük destekleyicisi olan Gabriel Ashe, senatörün bu kadar ileriye gidebilecek olmasına ve böyle bir adam için çalıştığına inanamaz. Bu sırada Delta Gücü askerleri ile Rachel ve arkadaşları arasındaki kovalamaca devam etmektedir. Rachel, Michael ve Marlinson, Michael’in araştırma gemisine ulaşırlar. Burada da yaptıkları incelemelerde aldatıldıklarını kesin olarak anlarlar. Göktaşı, Milne Buzul Katmanına NASA tarafından götürülmüştür. Bu sırada, Delta Gücü onları bulmuştur. Rachel ve arkadaşları, Delta Gücü askerlerinin başında Pickering’i görünce dehşete kapılırlar. Sahte keşif Pickering tarafından planlanmıştır. Pickering’in amacı, seçimi kaybetmek üzere olan başkana yardımcı olmaktır. Çünkü başkanın seçimi kaybetmesi aynı zamanda NASA’nın da sonu olacaktır.

Senatör ve yardımcısı Gabriel geçmişte bir ilişki yaşamışlardır. Başkanın danışmanlarından bir bayan, Gabriel’e ellerinde bu ilişkiye ait fotoğraflar olduğunu ve senatörü durdurması gerektiğini, aksi halde senatörün başkan seçilmesi halinde uzay araştırmaları ile ilgili ciddi yanlışlar yapacağını söyler, uzay araştırmalarının sivil şirketlere verilmesi durumunda ne gibi felaketler yaşanacağını anlatır. Gabriel söylenenlere pek inanmaz ama yine de araştırmak ister. Gizlice senatörün ofisine girer ve faksları alır. Senatör ile konuşmak için evine gittiğinde, senatörün yalnız olmadığını anlar. Senatör 4-5 kişilik bir grupla görüşmektedir. Gizlice konuşmaları dinler ve dehşete kapılır. Senatörün konuştuğu kişiler uzay araştırmaları ile ilgilenen şirketlerin yetkilileridir. Senatörün uzay ile ilgili vaatleri karşılığında, büyük paralarla senatörün seçim kampanyasını desteklemektedirler.

Senatör Sexton, faksları koyduğu ve mühürlediği zarflarla basının karşısına çıkar. Delta Gücünün elinden kurtulmayı başaran Rachel de basın toplantısının yapılacağı yere gelir. Rachel babasına, NASA’nın ve başkanın masum olduğunu, sahte keşfin Pickering tarafından tezgahlandığını anlatır. Basın açıklamasından vazgeçmesini ister. Fakat babası açıklamayı yapmayı kafasına koymuştur. Bu sırada genç bir kadın muhabir, senatörün konuşma yapacağı kürsüye mikrofonunu bırakır. Fakat bu telaş içerisinde, Sexton’un zarflarını yere düşürür. Muhabir yerden zarfları toplar ve sinirlenen senatöre uzatır. Senatör Sexton, NASA’nın keşfinin sahte olduğunu belirterek konuşmasına başlar ve zarfları basın mensuplarına dağıtır. Fakat zarflardan senatör ve Gabriel’in ilişkilerinin yer aldığı fotoğraflar çıkar. Gabriel Ashe, muhabir kılığında basın toplantısına katılmış ve kürsüye mikrofon bırakırken zarfları değiştirmiştir. NASA’yı ve başkanı kurtarmak pahasına kendisini feda etmiştir. Tabi bu durum senatörün de sonu olmuştur.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Kimin Eli Kimin Cebinde: Mösyö Hanefi Avcı'nın Yazamadıkları

Kitabın Adı: Mösyö Hanefi Avcı’nın Yazamadıkları
Yayınevi: Karakutu
Yazarı: Mehmet Baransu
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 29 Aralık 2010 – İstanbul

Kitabın tanıtım bülteninden aldığımız alıntı ile başlayalım:

Hanefi Avcı'nın işkence suçundan Sıkı Yönetim Mahkemesi'nde kaç yıl ceza aldıgı, 'DEV-SOL'cu Bedri Yagan'ın öldürüldügü operasyonun savcılık ve polis tutanakları ile Adli Tıp raporları.
İlk kez belgeleriyle bu kitapta.

Jitem, Fethullah Gülen'e suikast düzenleyecek miydi? Bu bilgiyi gazetecilere sızdıran kimdi? Avcı, Cemaat'i neden hedef aldı, askerlerin Fatih - Çarşamba'yı bombalayacağını nasıl ögrendi? Oktay Ekşi ve Mehmet Ali Birand nasıl kullanıldı? Avcı, Cumhurbaşkanı Turgut Özal'a nerede 'altın vuruş' yaptı? Ergenekon operasyonuna engel olmaya çalışan Emniyet Müdürü'nün ismi neydi? Uyuşturucu baronu Habip Kanat'ın parası ünlü bir iş adamında mı? Avcı'nın mafyası kimlerden oluşuyor? 17 Ağustos depreminde Avcı kimin evindeydi?
Tüm belge ve bilgileriyle bu kitapta.

Enis Berberoğlu, Avcının ağına nasıl takıldı? Avcı, Oramiral Güven Erkaya'nın kızını nasıl dinletti? Org. Çevik Bir hangi mankenle ilişkideydi, bu birliktelikte Avcı hangi roldeydi? Org. Çevik Bir, Gata'yı ararken ismini neden gizledi ve Gata'da diyalog kurdugu doktorun özel muayenehanesine neden gitti? PKK'lı Sabri Ok ve Org. Çevik Bir konuşmaları Avcıda mı saklı? 'Gardaş, Gata Komutanının da yolsuzlugu var? ' diyen kişi kimdi? Avcı, Mhp lideri 'Devlet Bahçeli' rüşvet alıyor iddiasında bulundu mu? Abdullah Çatlı ve Turgay Ciner Avcı'nın torbasına nasıl girdi?
Tüm belge ve bilgileriyle bu kitapta.

Kayserili Ermeni Mustafa kim, Avcıyla baglantısı ne? Hanefi Avcı'nın tutuklanmasına neden olan arkadaşı Nejdet Kılıç Emniyet'e ne satmaya çalıştı? Sahte kimlikli Faysal Esen'i polisten kim kurtardı? 'Süleyman Üger'in üzerine gidin. Avcı zıplayacak mı, zıplamayacak mı? ' diyen polis şefi kim? Devrimci Karargâh Örgütü'nün perde arkası...
Tüm belge ve bilgileriyle bu kitapta.

Hizbullah iddianamesinden Velioglu'nun ismini kim çıkardı? Avcı, Hizbullahçıları nasıl korudu, hangi belgenin altına imza attı? Hizbullah'ın yakalanan arşivinin imha edilmesi emrine ragmen bir kopyasını son anda alan polis kimdi? Hizbullah gerçegi ortaya çıkınca, Avcı olayı kapatmak için hangi isimleri deşifre etmek zorunda kaldı?

Daha fazlası Mösyö'de saklı.

İrfan’ın Yorumu:
Mehmet Baransu Taraf gazetesinde gerçekten kendinden çok söz ettiren başarılı bir gazeteci. Bulduğu, ulaştığı ya da kendisine ulaştırılan belgeleri kamuoyunun gündemine getirmesi, bu konudaki cesareti takdire şayan. Daha önceki kitabı olan Karargah’ı da büyük bir dikkatle okumuştum. Hanefi Avcı’nın kitabını okuduktan sonra belli bir kanaate sahip olabilmek için iki kitap daha okumam gerektiği kanısındaydım. Bunlardan birincisi Şamil Tayyar’ın “Çelik Çekirdek” kitabı ve diğeri de Mehmet Baransu’nun “Mösyö” kitabıydı. İkisini de okudum. Şamil Tayyar’ın zoraki eklemlediği Hanefi Avcı bölümünü pek yeterli bulmasam da kitabı başarılı bir yakın tarih derin yapılanma serüveni olarak okudum. Ama Mehmet Baransu’nun "Mösyö"sü bayağı doyurucu.
Türkiye gerçeğini bilenler açısından hiç de yabancı olmayan olaylar silsilesi esasında kitap. Kimin eli kimin cebinde sözü vardır ya aynen öyle. Mafya babaları, mafya ile iş tutan emniyet yetkilileri, derin devletin sivil otoriteye karşı başkaldırı oyunları, bunların çıkar çatışmaları, uyuşturucu trafiği, Ergenekon – PKK ortaklığı, derin devletin ve gizli başka mihrakların taşeron örgüt kurmaları, darbe girişimcileri ve bunların tezgahından geçen işkence hatıraları… Bütün bu karmaşanın içinde bir emniyet yetkilisi: Hanefi Avcı… Cemaat…
Hanefi Avcı’nın kitabını okuduğumda kafasının karışıklığını belirtmiştim. Tutarsızlıkları da çok göze çarpıyordu. Bu kitap, kafa karışıklığının sebeblerini irdeleyerek tutarsızlığının delillerini elinden geldiğince sunmaya çalışmış. Fakat kitabı bitirdiğimde bende farklı bir tat bırakmadı değil. Bunu da burda paylaşmakda bir beis görmüyorum. Kitap başarılı mı diye sorarsanız kanaatimce istenen etkiyi gösterebilecek yeterlilikte fakat yazarının üslubunu biraz sert bulduğumu ifade edebilirim. Bu üslup sertliğini Hanefi Avcı ile beraber yapılan röportajda çok daha belirgin görebiliyorum. Bunu anlamaya çalışıyorum, haklı sebebler bulabiliyorum.
Acının içinden geliyor Mehmet Baransu. Gerçekleri tüm çıplaklığı ile belgeleri ile görmek ve bunu ispatlamakla beraber acısını çeken kesimin duygularını da yakından biliyor. Onların acısı ve nefreti onu da çevrelemiş. Peki bir gazeteci duygularına hakim olmalı mıdır? Mehmet Baransu duygularına hakim olsa belki daha farklı bir tatta kitap olurdu, bilemem. Ama Hanefi Avcı tarafından işkencelerden geçirilen, taşakları sıkılan insanlara dokunuyor Mehmet Baransu. Onlar da Mehmet Baransu’ya dokunuyor, hissediyor, acısını yüreğinde taşıyor Mehmet Baransu. Bunu anlıyor ve kitabına yansıyan bu sert üslubu anlayışla karşılıyorum.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Bu çocuk büyüyor: Rasim Ozan Kütahyalı Evlendi

Rasim Ozan Kütahyalı, günümüzün en dobra delikanlısı, aynı şekilde sözlerini esirgemeyen Nagehan Alçı ile evlendiler. Rasim Ozan ile ilgili değerlendirmelerimi burayı takip edenler bilirler. Gökten üç elma düştü: Birisi ergenekonun, diğeri darbelerin, üçüncüsü de...
Bize düşen dua: Allah bu evliliği hayırlara vesile kılsın, demektir.
İşte gazetelere yansıyan, şatafatsız bir düğün haberi:


Taraf gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı ile Akşam gazetesi yazarı Nagehan Alçı hayatlarını birleştirme kararı aldı. Bunu da Taraf gazetesinin yazarı Rasim Ozan Kütahyalı köşesinden açıkladı..

KÖŞESİNDEN AÇIKLADI
Taraf gazetesinde Rasim Ozan Kütahyalı'nın bugünkü köşe yazısı yayımlanmadı. Onun yerine "Yazarımız yıldırım nikah hazırlığında olduğundan bugünkü yazısını yayımlayamıyoruz" yazdı.

Derin Devlete Bir Bakış: Çelik Çekirdek

Kitabın Adı: Çelik Çekirdek Türkiye’de Derin Devletin Tarihi
Yayınevi: Timaş
Yazarı: Şamil Tayyar
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 26 Aralık 2010 – İstanbul

Kitap ile ilgili, Timaş’ın internet sayfasında Emrullah Bayrak ile Şamil Tayyar’ın yapmış olduğu bir değerlendirme yazısı var. Kitap ve Şamil Tayyar’ın görüşlerini çok da güzel özetlemiş. Aynen almayı uygun gördüm. Bununla birlikte şu eleştiriyi yapmayı uygun görüyorum: Çelik Çekirdek kitabında Hanefi Avcı ile ilgili çok kısa olarak da değindi meseleler var, şu an okuduğum Mehmet Baransu’nun Mösyö kitabı sanki daha doyurucu gibi geliyor. Şamil Tayyar kitabına bu bölümü almasaydı daha iyi ederdi demeden geçemiyorum. Çünkü, Hanefi Avcı olayı ve kitabı Simonlar, başlıbaşına bir kitabı hak edecek derinliğe ve öneme sahip. Bununla beraber Çelik Çekirdek kitabı derin devletin tarihsel sürecini okuyucuyu hiç sıkmadan, belgelere boğmadan, çok yüzeysel gibi görünen ifadelerle ama aynı şekilde derinliğini muhafaza ederek yazılmış bilgilendirici bir kitap. Kitabı okurken 293. Sahifede başlayan “2009 Kırılma Evresi” başlıklı yazıdan başlayarak 296. Sahifeye kadar süren bir değerlendirme yazısı var ki enfes olmuş. Bunlardan iki değerlendirme noktasını alıp diğer değerlendirmelerini ve kitabı şiddetle tavsiye ederim:
“… İç politikada irtica öncelikli iç tehdit olmaktan çıkarılacak, öncelikli hedef terörle mücadele olacaktır.
Geçmişte olduğu gibi sanal düşman üretip onun üzerinden strateji izlenmeyecek…”

EMRULLAH BAYRAK/ ANKARA - CİHAN
'Operasyon Ergenekon', 'Kıt'a Dur', 'Gölge İktidar', 'Pusu' isimli kitapların yazarı gazeteci Şamil Tayyar, bu kez objektifini derin devletin tarihsel dönüşümüne ve yarınına çevirdi Sultan III. Selim'den bugüne kadar tüm derin devlet operasyonlarının ele alındığı 'Çelik Çekirdek' adlı kitap, Timaş Yayınları'ndan çıktı. Tayyar, kitabın son 50-60 sayfalık bölümünde Hanefi Avcı'nın yazdığı 'Haliç'te yaşayan Simonlar; Dün Devlet Bugün Cemaat' adlı kitaba cevap verdi. Kendisine yönelik operasyondan korkan Hanefi Avcı'nın, zırh oluşturmak kaygısıyla böyle bir kitap işine giriştiğini, İstanbul'da 3 gazetecinin kitaba destek verdiğini ifade etti. Derin devletin ve bürokratik iktidarın 200 yılı aşan geçmişinin anlatıldığı 'Çelik Çekirdek'in yazarı ve Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar, Cihan'a kitabının öyküsünü anlattı.
Yaklaşık bir yıldır üzerinde çalıştıkları projeyle, derin devlet ve bürokratik vesayete tarihsel bir perspektiften bakmaya çalıştıklarını söyleyen Tayyar, 'Çelik Çekirdek' adını bir yapının merkezindeki yoğunlaşmayı ifade etmek, derin devleti tarif etmek için koyduklarını belirtti. Kitap çalışması bitme aşamasındayken Hanefi Avcı'nın kitabının piyasaya çıktığını hatırlatan Şamil Tayyar, Ergenekon, Balyoz soruşturmaları gibi konularda çok ağır ithamların gündeme getirilmesi sebebiyle bu iddialara açıklık getirmek istediğini söyledi.
Bu süreçte sorumluluk almış bir gazeteci olarak okuyucudan da bu yönde talepler gelmesi nedeniyle kitabın son 50-60 sayfalık bölümünde Avcı'nın iddialarına cevap vermeye özen gösterdiğini kaydeden Tayyar, Hanefi Avcı'nın farklı bir özelliğini fark ettiklerini ve bunu okuyucunun ilgisine sunduklarını söyledi. Hanefi Avcı'nın haksız bir şöhrete kavuştuğunu, 'Efsane' isminin aslında hak etmeden kendisine verildiğini ve buna neden olan Susurluk komisyonundaki rolünün de yeniden sorgulaması gerektiğini düşündüklerinin altını çizen Tayyar, "Özü itibariyle bu kitap derin devlet, bürokratik vesayetin doğuşunu anlatan kitap. III. Selim'den bunu başlatıyoruz. Ağırlıklı olarak hep İttihat Terakki'ye vurgu yapılır. Kendi saltanatını korumak, devletin yeniden yükselmesine yönelik hem istihbarat, hem operasyon bakımından yaptığı çalışmaların zaman içerisinde devlet içerisinde küçük iktidar adacıkları oluşturduğunu ve bununda bugünkü çete tipi devlet içi kümeleşmeleri, hukuk dışı organizmaları doğurduğunu görüyoruz. Bugün olanları geçmişten bağımsız olarak değerlendirmek bizi çok yanlış ve farklı sonuçlara götürebilir. Bugünü daha iyi anlayabilmek için okurlara dünü anlatma yolunu tercih ettik." dedi.

"DERİN DEVLET'E FİKRİ OLARAK KARŞI DEĞİLİM"
Prensip olarak derin devletin olması gerektiğini düşünenlerden birisi olduğuna dikkat çeken Şamil Tayyar, buna fikri olarak çok karşı olmadığını kaydetti. Bugün en gelişmiş demokratik ülkelerde bile, bir derin devlet yapılanmasının olduğunun görüldüğünü dile getiren Tayyar, şöyle devam etti: "Ancak burada bizim bu kavrama yüklediğimiz anlam son derece önemli. Eğer biz bunu, bürokratik vesayetin güçlendirilmesi ve varlığını korumaya yönelik, milletle kavgalı ve devleti bu özel sınıfın gücü haline getirmek için böyle bir yapılanmaya gidersek, o zaman bu savunulabilir bir durum olmaz. Tümüyle milletten kopuk ve devleti kendi özel imtiyazları için korunak haline getiren kesimin gücünü artırır. Türkiye'deki yanlış da buradan kaynaklanıyor. Askeri ve sivil elit bürokrasi, devlet imkanlarını millet üzerinde sopa olarak kullanmış ve milletin yetkilerini gasp etmiştir. Derin devlet aslında devletin kendi varlığını korumaya yönelik bir refleksini ifade eder. İşte ülke işgal edilir ya da işgal aşamasındadır, o devletin varlığını koruması ve geleceğe taşıyabilmesi için 'derin devlet' ortaya çıkar. Bizde ise tam tersine devlet gücünü eline geçirmiş sivil ve askeri elit bürokrasi, ne zaman ki milletten gasp ettiği yetkileri devretmek durumunda kalır ve milli irade güçlenirse bu gücü hemen devreye sokmaktadır. Türkiye'deki çelişki bu. Yoksa gerçekten devlet varlığını korumaya yönelik olsa, bence doğrusu da budur. Örnek vermek gerekirse bugün Amerika'da hangi başkan o koltuğa oturursa otursun, belli güvenlik konularda ve ulusal konularda izledikleri yöntem üç aşağı beş yukarı birbirine benzer. Öyle çok farklılıklar, köklü değişiklikler olmaz. Ama o iradeyi oluşturan bir tarihsel perspektif vardır. Avrupa'da da keza bu böyledir. Onun için Türkiye'nin kendi 'çarpık derin devlet' kavramının artık değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle son yıllarda yapılan hamlelerle de Türkiye'nin giderek demokratikleştiğini ve bu yanlış derin devlet yapısının da bozulması yönünde çok ciddi bir mesafe kat edildiğini görüyorum. Eğer bu süreç böyle devam ederse işte adını koyduğumuz 'Çelik Çekirdek'in parçalanacağını ve buradan doğacak enerjinin Türkiye'nin gelişmesine ve demokratikleşmesine katkı sunacak büyük bir sinerjiyi de doğuracağını düşünüyorum."

"ATATÜRK 1930'DAN SONRA GERÇEK MANADA İKTİDAR DEĞİLDİ"
Atatürk'ün 1930'dan sonra gerçekten iktidar sahibi olup olmadığına yönelik bir soruya üzerine Tayyar, Mustafa Kemal'in başta çok muktedir ve güçlü olduğunu vurguladı. Ama zaman içerisinde bu gücünü kaybetmeye başladığının altını çizen Tayyar, çünkü Cumhuriyetin İttihat ve Terakki'den beslenen derin devletinin Atatürk'ün gücünü büyük ölçüde törpülediğini söyledi. Hatta Atatürk'ün 1930 yılından itibaren gerçek manada iktidar olmadığının da söylenebileceğini dile getiren Tayyar, bunda derin devlet ile koalisyon kuran İsmet İnönü'nün de çok ciddi bir rolü olduğunu savundu. İttihat ve Terakki'deki Talat Paşa'nın rolünü bugünkü CHP'deki Önder Sav'a benzeten Tayyar, Atatürk'ün yıldızının hiçbir zaman Talat Paşa ve Enver Paşa ile barışmadığına dikkat çekti. Tayyar, bugün cunta geleneğinin gerisindeki fikir adamlarının Atatürk'ü İttihat ve Terakki'yle ilişkilendirerek yaptıkları yorumların ise bu yönden bakıldığında çok mesnetsiz olduğunu belirtti. Tarihe bakıldığında Mason localarının bu tür gizli örgütlenmelerde çok ciddi payı ve rolü olduğunun görüleceğini dile getiren Tayyar, Atatürk'ün bu yüzden Mason localarını kapattığını; ancak ölümünden sonra yeniden faaliyete başladıklarını ifade etti. Tayyar, bu locaların Türkiye'de her zaman iç siyasetle yakından ilgili olduklarını vurguladı.

"MUMCU VE AĞAR'I ERGİN SAYGUN İKNA ETTİ"
'Çelik Çekirdek' adlı kitapta Tayyar, Türkiye'de çok tartışılan birçok döneme de ışık tutuyor. 27 Nisan E-Muhtırası'yla ilgili dikkat çekici iddialar ortaya atan Tayyar, sözlerine Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar'ın bir gecede Meclis'e girme kararından vazgeçtiklerini hatırlatarak başladı. "Eğer bir siyaset, bir gecede tam tersi yönde değişiyor ve farklı yoldan akmaya başlıyorsa burada bir müdahale var demektir." diyen Tayyar, bu müdahalenin hangi odaklar tarafından gerçekleştirdiği konusunda ise kamuoyunda bir algının bulunduğunu ama çok somutlaşmadığını söyledi.
Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun'un hem Erkan Mumcu'nun hem Mehmet Ağar'ın ikna edilmesinde önemli rolü olduğu yönünde bir takım bilgilere ulaştıklarını açıklayan Tayyar, "Onu söyleyebilirim. O nedenle bu kitap yayınlandıktan sonra Mumcu, Ağar ve Saygun'un kamuoyunu bilgilendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Çok yakın bir zamanda eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı'nın Erkan Mumcu ile yaptığı telefon konuşmasının kayıtları da düşmüştü. Daha önceki 'Gölge İktidar' adlı kitabımda da bir başka generalin Mumcu'yu aradığı iddiasını gündeme getirmiştim. Gördüğümüz tablo şudur: Mumcu ve Ağar'ı ikna etmeye çalışan iradenin, AK Parti'nin kapatılacağı ve kadrolarının ceza evine atılacağı tezini çok ağırlıklı olarak işlediği yönündedir. O günleri hatırlarsak; bazı yazarlar bu dehşet senaryosunu çok sıkça dile getirmişti. Yine MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin çok yakınındaki bir isim de bunu kamuoyunda çok fazlaca dile getirenlerden birisiydi. 'Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ceza evine atılacak, bunlar hakkında kapatma davası açılacak vs gibi' çok ağır iddialar dile getirilmişti. Sanıyorum henüz daha o zaman kamuoyunda bunlar somutlaşmadan önce Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar'a bunlar ifade edilmiş, siyasette bunlara yeniden iktidar imkanının doğacağı vadedilmiştir ve bundan dolayıda tavır değiştirdiklerini düşünüyorum." diye konuştu.

"DEMİREL, GÜREŞ VE ÇİLLER'İN İFADESİNE BAŞVURULMALI"
Türkiye ne zaman problemlerini çözme konusunda kronik bir çözüm ortaya koysa, hemen faili meçhullerin devreye girdiğini anlatan Şamil Tayyar, 1993 yılının Türkiye'nin en karanlık yıllarından biri olduğunu vurguladı. Şimdi bunların önemli bir kısmının devletin içindeki unsurlar tarafından yapıldığı konusunda hiç bir şüphe olmadığının altını çizen Tayyar, şöyle devam etti: "Ergenekon soruşturma sürecinde geriye doğru sorgulama yapma gereği duyuldu ve Diyarbakır'da açılmış bir soruşturma var. Onun üzerinde de askeri kanattan ciddi bir baskı var. Eğer bu karanlık olayların üzerine gidilirse bir kaç kişiyle sınırlı kalmaz. Bugün orgenerallik rütbesi takmış kişileri de içine alacak şekilde büyüyebilir. Bu nedenle devlet, kendini sanık koltuğuna oturtmamak için her türlü karartmayı yapıyorlar. Bunların üzerine gidilirse Gaffar Okan, Eşref Bitlis cinayetleri çözülebilir. Bunların çözülmemesi için öcüler ortaya çıkartıyoruz. Bunlardan biri İran. Bugün Hanefi Avcı'nın kitabında da ortaya çıktı, bu işleri İran yaptı diye. Bu dosyaları kapatmak için kullanabiliyorlar. Türkiye yakın tarihi ile yüzleşmeden demokratikleşmesi zor. Balyoz ve Ergenekon davalarında soruşturma sürecinde gelinen nokta çok önemlidir. Gelinen nokta çok önemlidir. Bundan sonra faili meçhul cinayetlerin eskisi kadar kolay gerçekleşmeyeceğini, gerçekleşse bile eskisi gibi kolay kabul edilmeyeceğini gösteriyor. Ergenekon soruşturmasıyla halk sorgulamaya başladı. Türkiye gerçekten uyanmaya başladı. Ahmet Özal'ın iddiaları, Arif Doğan'ın açıklamaları gün yüzüne çıkmaya başladı. Türkiye'nin her şeye rağmen ileride olduğunu düşünüyorum. Dünü kurtarmasak bile geleceği kurtaracağımıza inanıyorum."
Emekli Koramiral Atilla Kıyat'ın "Faili meçhuller devlet politikasıydı" yönündeki açıklamalarını da değerlendiren Tayyar, "Üzerine gidilmesi gereken ciddi bir iddia. Eğer bu soruşturma ciddi şekilde yapılacaksa dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, Tansu Çiller'in, Doğan Güneş'in de ciddi şekilde ifadesine başvurulmalı. 3-5 alt subay sorgulanarak ortaya çıkartılacak bir hadise değildir. En üst düzeyde askerlerinde bilgilerine başvurulmalıdır." şeklinde konuştu.

"SELİMİYE KIŞLASI CUNTACI FAALİYETLERİN MERKEZİ OLDU"
'Çelik Çekirdek' adlı kitapta Selimiye Kışlası'nın tarihteki önemi de anlatılıyor. III. Selim'in, iktidara geldikten sonra askeri değiştirmeye çalıştığını dile getiren Tayyar, "Asker çok güçlüydü. Selim şunu fark etti: 'Askeri düzeltmezsem benim de kellem gidecek.' Alternatif bir ordu getirdi. Ciddi kavgalar yaşandı. O tarihten itibaren Selimiye Kışlası'nın böyle cuntacı faaliyetlerin merkezi haline geldiğini görüyoruz. Selimiye Kışlası'nın o anlamda tarihsel bir misyonu vardır. Sadece Ankara karargahtan planlanmış darbe planlarının, organizasyonlarının başarıya ulaşma şansı az. İstanbul'daki Selimiye Kışlası bunun için çok önemli. Talat Aydemir Ankara kökenli bir plan yapmıştır ama İstanbul yalnız bıraktığı için tek başına girişmiş ve başarısız olmuştur. Bugüne geldiğimizde Balyoz darbe planının Selimiye'de hazırlandığını görüyorsunuz. Bu kez de Ankara destek vermediği için başarısız olduğunu görüyoruz. Darbelerin başarılı olması için Ankara ve İstanbul'un işbirliği yapması gerektiğini görüyorum. Yakın tarihle günümüzdeki darbeler benzer. Kırılma noktası Abdulhamit'in tahtan indirildiği dönem. 1960 yılında kurulan Tahkikat Kurulu'na bağlarlar darbeyi ama 1952 yılına kadar gitmektedir. Darbecilerin hatıralarına baktığımız zamanda 1955 yılına kadar uzandığını görürüz. Önceden hazırlandı ve devamı geldi. Bir de darbelerden hemen önce sıkı yönetimi ortaya çıkarmaktır. Sıkı yönetim ile birlikte darbe zemini daha kolay oluşturulur. Sıkı yönetimi, darbeye giden ara istasyon olarak görüyorum." dedi.

"HANEFİ AVCI, HEP BAŞKANI VEDAT AYDIN'IN ÖLDÜRÜLMESİ OLAYINA KARIŞTI MI?" 'Çelik Çekirdek'in son bölümü ise Hanefi Avcı'nın ortaya attığı iddialara ayrıldı. Avcı'yı kamuoyuna tanıtan olayın Meclis Susurluk komisyonuna verdiği ifadeler olduğunu hatırlatan Tayyar, insanların dillendiremediği şeyleri dillendirdiği için 'efsane' gibi bakıldığını söyledi. "Orada verdiği ifadesiyle olayların üzerine gidilmesini mi amaçladı yoksa Susurluk'u perdelemeye mi çalıştı?" diye soran Tayyar, şöyle devam etti: "Susurluk'ta 6 kişi tutuklandı, en fazla cezayı İbrahim Şahin aldı. O dönemde Hanefi Avcı ısrarla JİTEM'in ismini ortaya attı. Ama JİTEM'i gündeme getirmesi çok ilginçti. Susurluk'la beraber en çok konuşulan JİTEM ve Ergenekon'du. Avcı Susurluk'u perdelemeye çalıştı. MİT müsteşarı, Avcı hakkında DGM'de dava açtı. Davalarda vahim iddialar vardı. Emekli Jandarma Albay Zahit Engin, Hanefi Avcı'nın Cem Ersever ile birlikte Diyarbakır HEP Başkanı Vedat Aydın'ın öldürülmesi olayına karıştığını, bu konuda üç tane tanık göstereceğini ifade ediyor. Albay Engin, Avcı'nın Yeşil ile ilgili ilişkileri konusunda vahim iddiaları var. 1989 yılında 2 numaralı DGM'de ifade veren Mustafa Deniz Cem Ersever'le birlikte öldürülmüştür ve Yeşil'i en iyi bilen biri Avcı'dır. Mustafa Deniz ifadesinde diyor ki 'önce Cem Ersever'in ekibinde sonra Hanefi Avcı ile beraber çalıştığını' söylüyor. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Avcı iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Son kitabımda birçok mühimmatla yapılan eylemlerle eski halini birleştiğimde olumlu bir şey şekillenmiyor. AK Parti'nin kapatılma konusunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nda delil olarak saklanan, şu anda Konya Emniyet Müdürü olan Hüseyin Namal'ın istihbarat şefi olduğu dönemde tarikatlarla ilgili 81 ile yolladığı belgelerde vahim iddialar var. Hanefi Avcı'nın Susurluk'taki çıkışını olayı örtmeye yöneliktir. Nitekim bu son kitabında Ergenekon ve Balyoz gibi bir çok önemli belgeye dayalı mühimmat ve silaha dayalı operasyonları aklama çabasıyla, geçmiş dönemde yaptıklarını birleştirdiğimde Hanefi Avcı'nın açıkçası zihnimde oluşturduğu imaj çok olumlu değil. Hüseyin Namal'ın İstihbarat Daire Başkanı olduktan sonra Eskişehir'e giderek Hanefi Avcı ile görüştüğü, Avcı'nın bu son kitabı yazdıktan sonra İstanbul'da önemli bir MİT yöneticisiyle görüştüğü yönünde çok ciddi bilgiler var, bunları biz kitabımızda aktardık. O nedenle Hanefi Avcı'nın ben çok masum olduğu kanaatini taşımıyorum."

"HANEFİ AVCI, KİTABINI, KENDİNE ZIRH OLUŞTURMAK KAYGISIYLA YAZDI"
Albay Dursun Çiçek imzalı 'İrtica ile Mücadele Eylem Planı'nın uygulama alanının Erzincan-Erzurum hattı olarak gösterildiğini dile getiren Tayyar, yapılanlara bakıldığında planın uygulandığı intibasının olduğunun görüldüğünü ifade etti. Eğer operasyon devam edebilseydi AK Parti kadrolarının önemli bir kısmının bugün içeride olabileceğini vurgulayan Tayyar, çok ciddi ve büyük bir operasyon planlandığını ama bunun akamete uğradığını belirtti.
Hanefi Avcı'nın son kitabında Erzincan'daki bu olup bitenlerin de görmezden gelindiğini ve bunun bir başka amaca hizmet ettiğini gösterdiğini anlatan Şamil Tayyar, "Kitapta o ifadelere yer vermesini de ben açıkçası şuna bağlıyorum: Başlangıçta bu yapının içinde olduğunu düşünmüyorum ama kendisinin dinlendiğini fark edip bazı emniyet müdürü arkadaşları gibi kendisine yönelik büyük bir operasyon yapılabileceği kuşkusuna kapıldığını, bunu önlemeye çalıştığını, bazı kişilerle pazarlık yaptığını, bunu başaramayınca kendisine korunak olarak bir zırh oluşturmak kaygısıyla böyle bir kitaba sonradan cemaatle ilgili bölümün eklendiğini düşünüyorum. Çünkü o bölümde çok fazlaca bilgi ve kurgu hatası var. Eğer kendisinin doğrudan yazdığı ve uzunca süre çalıştığı proje olsaydı, bu kadar yanlışın yan yana gelmemesi gerekirdi diye düşünüyorum. Ayrıca o anılarını anlattığı birinci bölüm ile cemaat yapılanmasına ilişkin iddialarına yer verdiği bölüm arasında üslup olarak da ciddi farklar var. Farklı kalemlerden çıktığı iddiası söz konusu. Bu konuda İstanbul'da görev yapan üç gazetecinin ismi geçiyor. 'Onların Avcı ile birlikte çalıştığı ve Avcı'nın bu kitap organizasyonunu yönlendirdiği' şeklinde çok önemli bir takım bulgular var. Zaman içerisinde onların da isimleri deşifre edilebilir. Ama Hanefi Avcı'nın ciddi bir destek gördüğü anlaşılıyor. Zaten kendisiyle daha sonra yapılan röportajlarda da o ikinci bölümle ilgili içeriğe çokça vakıf olmadığı anlaşılıyor. Çünkü kendi kaleminden çıkmadığı ihtimalini güçlendiren bir durumdur bu. O konulara açıklık getiremiyor. O nedenle bir proje kitabı olarak karşımızda. Zaten bu kadar ciddi desteklenmesi ve haber yapılması da bunun çok somut ve açık bir işaretidir." şeklinde konuştu.

"ÇELİK ÇEKİRDEK PARÇALANMAK ÜZERE"
Referandum sonrası politik arenada 'Çelik Çekirdek'te bir değişim yaşanacağını düşündüğünü ve hatta başladığını dile getiren Tayyar, "O bizim çetelerin toplamı olarak tarif edilen Çelik Çekirdek'in parçalanmak üzere olduğunu düşünüyorum." dedi. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin yeniden yazılacağını anlatan Tayyar, artık öyle tehditler sıralandırılmayacağını ve sanal düşman üretip onun üzerinden strateji üretilmeyeceğini söyledi. Toplumsal barışı sağlamaya yönelik uluslararası alanda bir bölgesel güç, küresel bir oyuncu olarak devreye girebilecek, ayakları sağlam yere basan, daha demokrat, kişi başına milli gelirin daha fazla düştüğü, refah seviyesi daha yüksek bir ülke olarak Türkiye'nin gelecekte yer alacağını düşündüğünü ifade eden Tayyar, şöyle devam etti: "Referandum o açıdan çok önemli bir merhaledir ve bu aşıldı. Eğer iktidar partisi hata yapmazsa, 8 yıldır sürdürdüğü politikalara bundan böyle yine aynı kararlılıkla devam ederse, Türkiye'nin daha da şeffaflaşacağını, tümden ortadan kalkmayacağını ama önemli ölçüde bu çetelerden müteşekkil derin yapının büyük ölçüde tasfiye olacağını düşünüyorum. Ama yarın Ergenekon ile ilgili mahkemelerden kamuoyunu çok tatmin edici sonuçlar çıkmazsa, hiç kimse bundan incinmesin yada kötü düşüncelere kapılmasın. Ben her şeye rağmen mahkeme kararları ne olursa olsun gerçek amacın oluştuğunu düşünüyorum. Bir, darbe anayasal bir suçtur; iki, bu darbecilik faaliyet içine kim girerse girsin, bir gün hesabını vermek zorundadır. O nedenle artık masa başında oturup böyle kırmızı ve mavi çizgilerle Sarıkız, Ayışığı gibi darbe senaryoları yazmanın bundan sonra daha da zorlaşacağını, buna rağmen aklına estirip bu tür planlar içerisine girenlerin de hesabını vereceğini düşünüyorum."

22 Aralık 2010 Çarşamba

Tehlikenin Farkına Varıldı: 212 AVM Daha Güvenli

212 AVM Daha Güvenli

http://irfankavak.blogspot.com/2010/07/212-avm-tehlikesi.html

Evet bu adrese gittiğinizde ve Temmuz ayındaki haykırışım birilerinin dikkatini çekmiş olacak ki çok sert bir şekilde kaleme aldığım 212 AVM'ye gidiş güvenliği ile ilgili zaafiyet telafi edilmiş. Bu yüzden geç de olsa yapılan bu ana cadde üzerindeki trafik ışıklandırması beni pek memnun etti. Artık bunun üzerine fazla yorum yapmayayım değil mi? Çünkü zihniyet olarak oraya madem AVM açıyorsun, egoist bir tavır göstermeyerek insan güvenliğini önceliklemen lazım gelmez mi sorusunu hadi sormayayım?

10 Aralık 2010 Cuma

Kafası Karışık Bir Polisin Kitabı: Haliç'de Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat

Kitabın Adı: Haliç’de Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat
Yayınevi: Angora
Yazarı: Hanefi Avcı
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 09/12/2010 – Antalya-İstanbul Uçağı

İlk önce internetten aldığımız bir alıntıyı alalım:

Hanefi Avcı, meslek hayatına 1976 yılında Mut ilçe Emniyet Komiserliği görevi ile başladı. Daha sonra İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü, KOM Dairesi Başkanlığı ve Edirne Emniyet Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Avcı, halen Eskişehir Emniyet Müdürü olarak göre yapmaktadır. 2006 yılında TASAM’ın Stratejik Vizyon Sahibi Bürokrat Ödülü’nü kazanmıştır. Avcı, Emniyette teknik-elektronik istihbaratın kurucusu olarak bilinir
Kitap iki bölümden oluşuyor. Devlet başlıklı ilk bölümde, yıllarca devlete hizmet etmiş bir güvenlik görevlisi olarak geçirdiği fikirsel dönüşümü, bu dönüşüme neden olan olayları okurlarla paylaşıyor. Bu fikirsel dönüşümün sonucunda Avcı artık, uzun yıllar mücadele ettiği, sisteme muhalif grupların demokratik ve sağlıklı bir sistemin olmazsa olmazı olduğuna, farklı fikir ve düşüncelerin topluma zarar değil, ancak bir zenginlik katacağına, güvenlik sorununa indirgenen Kürt sorununun ancak demokratik hak ve özgürlükler alanının genişletilerek siyasi yollarla çözümlenebileceğine ve ordunun batılı ülkelerde olduğu gibi siyasetin dışında kalarak güçlü bir ordu olabileceğine inandığını açık yüreklilikle ifade ediyor. Avcı, bu kitabı yazmaktaki önemli amaçlarından birinin, böyle köklü bir değişim yaşamasına neden olan mesleki tecrübelerini aktararak, çok geniş bir kriminal yelpazede çalışmış olmanın verdiği donanımla kendinden sonra geleceklere yol göstermek olduğunu belirtiyor.
Cemaat başlıklı ikinci bölümde ise Avcı devletin çeşitli kurumlarına nüfuz etmiş cemaat yapısının son zamanlarda meydana gelen olaylardaki (özel yetkili mahkemelerin sürdürdüğü tahkikatlardan, telefon dinlemelerine, vs.) rolünü ortaya koyuyor. Cemaatin polis, ordu, MİT, jandarma, yargı ve diğer devlet kurumları içerisinde ayrı bir hiyerarşik örgütleme kurarak ve bu teşkilatların sistemlerini bozarak çalışmalarını engellediğinden, üstüne üstlük bu teşkilatların personeli arasında ayrım, güvensizlik ve düşmanlık yaratarak kurumları içerden ve tamir olunmaz biçimde yaraladığından bahsediyor. Bugün özellikle özel yetkili mahkemelerce yürütülen tahkikatların, arka planda cemaatin talimatı ile Emniyet İstihbarat Şubesindeki unsurları ve cemaate bağlı savcılar desteği ve zorlaması ile yürütüldüğüne, yürütülürken hukuksuz işlemlerin yapıldığına dair ciddi emareler olduğunu iddia ediyor. Tüm bu iddialarını, delilleriyle sağlam bir zemin üzerine inşa ediyor.

Kitap ile ilgili ilginç olduğuna inandığım notları paylaşayım:
“Ben aslında bu psikolojiyi tanıyorum. Bir örgüte, ideolojik bir gruba ya da bir cemaate bağlandınmı, kişisel iradeni ve özgürlüğünü kaybedip o grubun liderliğinin iradesine kendini teslim ediyorsun. Yanlış ya da doğru bir şey kalmıyor, grubun amaçları her şeyi belirliyor, hak da adalet de izafi hale geliyor. Tıpkı Simon’daki gibi ideoloji karşısında gördüğün ya da bildiğin değil, sana anlatılan doğrudur, böyle bir ruh halinde haksızlığa uğradığını düşündüğün kardeşini bile korumazsın. Bugün de aslında geçerli olan durum bu. Ben içinde bulunduğum tarafın hak, adalet, iyilik, güzellik diyerek Simonlaşmayacağını zannediyordum, o yanlışa düşmek başkalarına mahsustu, bizde böyle bir şey sözkonusu bile olmaz sanıyordum, maalesef yanılmışım. Şunu artık bilmeliyiz ki karşımızda arkadaşlarımız, meslektaşlarımız yok, bir ideolojiye, bir gruba bağlanmış, o grubun disiplinine tabi olmuş örgüt mensupları var. Artık bunu kabullenmeliyiz.” (sh. 526)
“Bence olaylar tam olarak şu şekilde gelişiyor: Daha önceden temin edilmiş, muhtelif elemanları vasıtasıyla toplanmış askeri evraklar önce cemaatin imamları tarafından inceleniyor, sonra polisin ve hukukçuların imamları organizesinde bazı savcılar ve polislerin katıldığı toplantılarda plan yapılıyor, ardından dökümanda adı geçen kişi ve olaylar araştırılmaya başlanıyor. İstihbarat birimi bu olayı gizlice soruşturmaya, dinleme ve izleme faaliyetlerine başlıyor, toplanan bilgiler ışığında nasıl bir operasyon yapılacağı planlanıyor. Seçilen dökümanlar ya bir aramada nerde bulunması gerekiyorsa oraya konularak ya da meçhul bir kişi tarafından gönderilmiş gösterilerek sahte ihbarlarla ya da basında belli çevrelere verilip bu konuda haber yapılması sağlanarak meşru hale getiriliyor. En sonunda da bu kişiler belgeleri savcılıklara teslim edince hukuki hale gelmiş oluyor.” (sh. 531)
“… Bu olay hakkında hiçbir bilgiye sahip değilim ama bu şekilde olduğundan da hiç tereddüdüm yok, zira bunu gerçekleştirebilecek başka hiçkimse yoktur. Eğer ciddi olarak araştırılırsa iki telefondan bir tanesinin Emniyet tarafından dinlenmeye alındığı ortaya çıkacaktır.” (sh. 545)
Buradaki yazdıkları ile büyük bir güvenilirlik sarsıntısı oluşturuyor Hanefi Avcı. Ne demek “hiçbir bilgiya sahip değilim ama bu şekildedir. Hiçbir bilgiye sahip değilsen susmak ve o konuda yorum yapmamak daha doğru bir tutum olsa gerek.
İrfan’ın yorumu: Hanefi Avcı tutuklandığında bu konu ile ilgili kanaatimi yazmıştım (http://irfankavak.blogspot.com/2010/09/bir-seyler-ters-ama-nedir-hanefi-avc.html) ve nötr yaklaşmıştım. Rasim Ozan Kütahyalı’nın ve Ali Bayramoğlu’nun kanaatlerini daha doğru buluyorum. Kitap sanki ilk bölümü bittiğinde bitmiş gibiydi, ikinci bölüm yayınlanarak bitmiş aşa su katılmış izlenimi veriyor. İlginç iddialar var ve en enteresanı Cemaat olarak tasvir ettiği Fethullah Gülen camiasını büyük bir güç olarak vehmetmesi ve bütün olayları nerede ise oraya yıkması. Bu açıkçası pek inandırıcı gelmiyor. Kitabın birinci bölümünde gerçekten çok güzel tesbitler var, bir çok insanın da katılabileceği devlet eleştirisi ve örgütleri anlamaya yönelik eleştiriler kayda değer özelliklerde. Fakat ikinci bölümde cemaati öyle bir hale getiriyor ki nerdeyse ilah seviyesine çıkartıyor. Burada ilah seviyesine çıkartmaktan kastım, cemaatten habersiz hiçbir şey olamazmış, her şeyi görürmüş tavrı dolayısıyladır. Birinci bölümdeki tesbitler önemli ama aynı derece ikinci bölümdeki cemaat ve gücü ile ilgili tesbitleri zorlama gibi geliyor. Bu sebebten ötürü Şamil Tayyar’ın “Çelik Çekirdek” kitabı ile Mehmet Baransu’nun “Mösyö” kitaplarını da bir fikir vermesi açısından okumayı düşünüyorum.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Tayyip Kitabı: Bir Liderin Doğuşu Recep Tayyip Erdoğan

Kitabın Adı: Recep Tayyip Erdoğan Bir Liderin Doğuşu
Yayınevi: Meydan
Yazarları: Hüseyin Besli ve Ömer Özbay
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 08/12/2010 - İstanbul

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi yaşamının önemli bir kesiti 'Bir Liderin Doğuşu: Recep Tayyip Erdoğan' adıyla kitaplaştırıldı. Meydan Yayınevinden piyasaya çıkan kitap Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi yaşamındaki yol arkadaşlarından AK Parti İstanbul milletvekili Hüseyin Besli ile Şair-Yazar Ömer Özbay tarafından kaleme alındı. Kitapta Başbakan'ın gençlik yıllarından başlayarak Başbakanlık koltuğuna oturduğu güne kadar geçen siyasi yaşamı ele alınmıştır. Ayrıca ilk kez yayınlanan resim ve belgelerle zenginleştirilmiştir.

İrfan'ın Notu:
Kitapta ilgimi çeken birkaç notu paylaşmak istiyorum:
Bir kaza sonrası (Tayyip Öncesi): "Hastaneye vardığımızda, bir hastabakıcı: Emekli sandığımı, SSK mı diye sordu. SSK'lıyız deyince: Biz bakamayız, dedi. SSK hastanesine gideceksiniz. Ambulans bizi SSK hastanesine getirip bıraktı." (Sh. 36)
Şu anki sağlık sistemini, eczanelerden ilaç alımı sistemini düşündüğünüzde, o gün kaza da yapsanız ayrım yapıldığından dolayı yolda da ölebilirdiniz. Ve ben bunu büyük bir kazanım olarak buluyorum.
Yine Tayyip öncesi bir not: "Toplantıya katılan üyelerin tamamı söz alır, fakat bir sonuca varılamaz. Saat 20.00 sıralarında, Özdemir Bayraktar'ın teklifiyle, konu üzerinde görüş birliği sağlanıncaya kadar toplantıya devam etme kararı alınır ve ikinci tur görüşmelere başlanır" (sh.95)
Burda da yine görüyoruz ki Özellikle Kıbrız müzakerelerinden hatırladığım kadarı ile sonuç alınıncaya kadar toplantılar devam etmeli.
Erbakan'ın bilinen yüzüne örnek teşkil edilecek bir başka not: "Tayyip Erdoğan'ın, Genel merkezi endişeye sevk eden uygulamalardan biri ve belki de en önemlisi, İstanbul İl yönetiminde parti içi demokrasiyi sağlamış olmasıydı. Bu uygulamanın diğer il teşkilatları tarafından örnek alınması ve yaygınlık kazanması ihtimali Genel Merkez'in yönetim anlayışına ve Hoca'nın tartışılmaz otoritesine yöneltilmiş bir tehdit olarak algılanıyordu. Çünkü, Parti'nin (Refah Partisi, İ.K.) merkez liderliği, politik liderlikten çok nomenklatura bir hüviyete sahipti, kapalı, buyurgan ve seçkinciydi. Mutlak itaat dışında başka bir ilişki biçimine iyi gözle bakmadığı gibi, buna yeltenenleri de en ağır biçimde itham etmekten kaçınmazdı." (Sh. 97)
Numan Kurtulmuş'un başına gelenleri gördüğümüzde, bunu hiç kanıksamadığımı söyleyebilirim.
Hocanın diktatörlüğüne bir delil daha: "Hoca otoriter bir insandı, liderliği ise tartışılmaz... Sözünün üstüne kimse söz söyleyemezdi. Toplantılarda Hoca, herkes fikrini söylesin dediği zaman üç türlü görüş bildirme şekli vardı. Birincisi: Hocanın o konuda ne düşündüğünü bilir ya da tahmin eder, ona göre konuşur ve aferin alırdı. İkincisi: Hocadan sonra ancak konuşur ve onun dediklerini tekrarlar. Üçüncüsü ise: Hiç konuşmazdı. Dördüncü bir şık daha vardı ama riskliydi. Benim gibi, Tayyip bey gibi eleştirel yaklaşanların görüş bildirme tarzıydı ve tabii hiç hoş karşılanmazdı. (sh. 254)
Notlarımıza devam edelim:
“Yenilikçilerin, desteğini kazanmak istediği isimlerden biri de o sırada Fazilet Partisi İstanbul İl Başkanlığı görevini yürütmekte olan Numan Kurtulmuş’tur.
Konuyla ilgili daha önce yapılan temaslar sonuçsuz kalınca, Tayyip Erdoğan, kendisinden nihai bir görüşme talep eder. İstanbul’da Denge Şirketi’nde bir araya gelirler.
Numan Kurtulmuş, gelenekçilerle birlikte hareket etme konusunda kararlıdır ve kararını hiçbir şekilde değiştirmeyeceğini söyler.” (sh. 263)
Tayyip Erdoğan’ın gelişimini üç aşağı beş yukarı bütün Türkiye gibi biz de takip ettik. Kendisine uygulanan haksızlıkları yakinen tüm Türkiye’nin bildiği gibi biliyorum. Türkiye halkının önemli bir kesiminin kendisini sevdiği bir vakıa. Fakat şunu dile getirmek haksızlık olmaz herhalde. Kitap okuyucu açısından hiç sıkmadan ilerler. Fakat bir liderin doğuşunu, sanki sahabe hayatını anlatır gibi anlatması bana göre bir handikap. Fakat buna rağmen Tayyip Erdoğan yakın geçmişini tekrar okumak faydalı olur diyenlere tavsiye ederim.