11 Ekim 2011 Salı

Oskarlık Üçkağıtçılar: The Sting

Üçkağıtçılar

The Sting


İrfan'ın Yorumu: Ne kadar eski bir film olursa olsun İki ünlü oyuncunun oynadığı ve bol ödüllü üçkağıtçılık dersleri içeren müthiş bir film. Kafa dinlemek için tavsiye edilir.

Facebook'ta paylaş
Üçkağıtçılar

Üçkağıtçılar

100 kullanıcının favori filmi
  • Üçkağıtçılar
  • Üçkağıtçılar
  • Üçkağıtçılar
  • Üçkağıtçılar
  • Filmin Özeti

Oyunculuğu yalnızca ABD`de Oscar ve Emmy ödülleri ile değil aynı zamanda Avrupa’da Cannes ve Berlin Film Festivalleri’nde de ve İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi’nden aldığı ödüllerle taçlandırılmış Paul Newman ve aynı dönemin oyuncusu Robert Redford’un başrolleri paylaştığı 1973 yılında yedi dalda Oscar kazanmış bir başyapıt. Ortak arkadaşları öldürülen biri genç diğeri yaşlı iki dolandırıcı bu arkadaşlarının intikamını almak için incelikli bir plan hazırlar

Bir Kanserli Dahi Öldü: Steve Jobs'tan Hikayeler

1. Hikaye:
Siyah cübbenin altında kot pantalon ve sandaletleriyle Steve Jobs. Stanford Üniversitesi mezuniyet töreni. 12 Haziran 2005. Stanford Stadyumu; 4.662 mezun, 23.000 izleyici.

“Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu an!
Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil.
Sadece üç hikaye.

İlki noktaları birleştirmekle ilgili.
İlk 6 aydan sonra Reed Üniversitesinde derslere girmeyi bıraktım, ancak gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım. Okulu neden bıraktım?
Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra, beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini anlamış olmalarıydı. Bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: “Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?”. Onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. Biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. Ancak birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu.
Ve 17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim, ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini farkettim. Hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Ve orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum.. Sonuçta okulu bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama gerek kalmamıştı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim.
Bu aslında hiç de romantik bir durum değildi. Yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola şişelerinin 5 sentlik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki Hare Krishna kilisesine gidiyordum. Çok güzeldi. Merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü.
Bir örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. Ama on sene sonra, ilk Macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. Bunların hepsini Mac’te kullandık. Mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı.
Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows da Mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı.
Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. Bir şeye güvenmelisiniz - tanrıya, cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya, herhangi bir şeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi.

2. Hikaye
İkinci hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili.
Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Woz (Steve Wozniak) ve ben Apple‘ı 20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık, ve 10 sene sonra Apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. En nadide ürünümüz Macintosh’u piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşına yeni basmıştım.
Ardından kovuldum.
Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? Şöyle: Apple büyük bir şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk sene işler iyi gitti. Fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. Bu noktada yönetim kurulumuz onun tarafında yer aldı. Sonuçta 30 yaşında dışarıda kalmıştım. Hem de herkesin gözü önünde. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu büyük bir yıkımdı.
Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Bir önceki girişimci nesli yüz üstü bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi hissetmiştim. Dave Packard ve Bob Noyce’dan bu başarısızlığım için özür diledim. Fazla göz önünde olan bir başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat içimde bir şeyler uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. Apple’da olanlar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. Dışlanmıştım ama hala aşıktım. Ve yeniden başlamaya karar verdim.
O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim.
Sonraki beş sene NeXT adında bir şirket kurdum, Pixar adında başka bir şirket, ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story‘yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple NeXT’i satın aldı, ben Apple’a döndüm ve Apple’ın yenilenmesinin kalbinde NeXT’te geliştirdiğimiz teknoloji yatıyor. Ve Laurence ile harika bir aile kurduk.
Apple’dan kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı.
Bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurur. Sakın inancınızı kaybetmeyin.
Devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe olan aşkım olduğuna ikna olmuş durumdayım. Neyi sevdiğinizi bulmanız gerek. Ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin.
Durulmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin. Yılmayın.

3. Hikaye
Üçüncü hikayem ölüm hakkında.
On yedi yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum:
“Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.”
Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “Hayır,” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım.
İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları - tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan.
Kaybedecek bir şeyler olduğu (tuzak) düşünceyi yok etmenin en iyi yolu insanın öleceğini hatırlamasıdır. Zaten çıplak ve savunmasızsın. Yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yok.
Bir yıl kadar önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30'da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Ben ise pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ile altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu veda etmek demekti.
Bütün gün o teşhisle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapıldı, boğazımdan bir endoskop soktular, mide ve bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç hücre aldılar. Ben narkozla uyutulmuştum, fakat eşimin söylediğine göre doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç çığlıkları attığını söyledi. Benim kanserim ameliyatla tedavi edilebilecek bir türdenmiş. Ameliyat oldum ve şimdi iyileştim.
Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. Bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır.
Hiç kimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu.
Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki herşey ikinci planda.
Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, The Whole Earth Catalog adında inanılmaz bir yayın vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan Steward Brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme alınmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960′lardan kalma, masa üstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu dergi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir Google gibiydi: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu.
Stewart ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970′lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri.
Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç Kalın, Budala Kalın (Stay Hungry. Stay Foolish).” Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Aç Kalın, Budala Kalın. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, sizin için de aynı dilekte bulunuyorum:
Aç Kalın, Budala Kalın.
Hepinize çok teşekkür ederim.”
Steve Jobs(Apple Computer'ın CEO'su)

9 Ekim 2011 Pazar

Kitabın Adı: Beyaz Bahçe
Yayınevi: Grup Yayıncılık
Yazarı: Stephanie Barron
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 09 Ekim 2011 – İstanbul


İrfan'ın Yorumu

Kitabı elime aldıktan çok kısa bir süre içerisinde bitirdim. Çekirdek gibi çıt çıt okunabilecek nitelikte. Kafa dinlemek için okuduğum kitaplardan birisi. Sevgili arkadaşım madem bunu bitirdi, ben de bunu aradan çıkartayım dedim.

Onun yorumunu da şuradan okuyabilirsiniz:

http://serdarkaramanlibey.blogspot.com/2011/08/beyaz-bahce-stephanie-barron.html



Ünlü romancı Virginia Woolf’un ölmeden önceki çalkantılı yaşamı ve bunu açığa çıkarmak isteyen Jo Bellamy’nin inanılmaz keşfi…

‘Tarihsel şüphe” romanı…

60 yıl önce intihar eden ünlü romancı Virginia Woolf’un ölümündeki sır tam ortaya çıkaracakken not defteri kaybolur…

Jo Bellamy, dehşet verici bir bulgu keşfeder: Woolf’un günlüğündeki kayıtta kendini öldürdüğü ileri sürülen günden sonraki tarih ve bir sır perdesi.

Jo, Sissinghurst Şatosu’nun detayları ile ünlü ‘Beyaz Bahçe’sinde adeta bir labirentin içindedir…

Gerçeğin perdesini aralama macerası, onu tehlikeli bir yolculuğa sürüklemeye başlamıştı…

Beyaz Bahçe, geçmişin günümüzün yakasını bırakmadığı pek çok yolu ve dikkatle gözetilen bir bahçenin derinliklerindeki karanlık sırları keşfeden büyüleyici bir tarihsel şüphe romanı.


"Stephanie Barron, Virginia Woolf'un yok oluşu ve cesedinin Ouse Nehri yüzeyine çıkana kadar geçen haftalarda neler olmuş olabileceğine dair nefis bir keşif tertiplemiş. Yarı gizem, yarı kurtarılma arayışıyla, Beyaz Bahçe okuyucuları kapağını açtıkları andan itibaren mest edecek."
Tasha Alexander, Elizabeth'in yazarı
"Beyaz Bahçe, umur manzarası içinde geçmişin ve günümüzün, büyüme ve bozulmanın, aşk ve umutsuzluğun filizlerini dokuyarak merak uyandırıcı bir hikâye geliştiriyor. Bu, bir bahçedeki sır: savaştaki bir bahçe; modernliğin kuşattığı bir bahçe; ölülerin hortladığı hayalet gibi bir bahçe."
Laurie R. King, New York Times çok satanı The Language of Bees'in yazarı


Gerilmeyelim de Ne Yapalım: Dehşet Evi

Dehşet Evi

İrfan'ın Yorumu: Biraz da gerilelim dedim, bakalım ne oluyor kabilinden, gerildim vesselam...

Anne, baba ve kızlarından müteşekkil bir aileye üç saldırgan izinsiz girer ve kabus başlar.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Ben Patnos'dayken Amerikalı Askerler Nerdeydi: Jarhead

JARHEAD

İrfan'ın Yorumu:
Patnos... Ağrı'nın bir ilçesi. İlk kez gerçek bir savaşın gölgesi üzerimize doğru geldiği yıllar. 1990. Telefon ile ailemi arıyorum: Babacım, annecim, terhisler durduruldu, Türkiye'de savaşa girebilir, hakkınızı helal edin, belki yola bile çıkabiliriz...
Evet... Ben Patnos'da askerliği bitirmeye çalışırken Saddam Kuveyt'e girdi, Amerikan askerleri ortadoğuya çöreklendi ve 1. Körfez savaşı başladı. CNN ve Türkiye'de özel bir kanal olan Star TV en çok izlenen tvler oldu. Askeri gazinolarda, TV'lerin olduğu yerlerde bütün televizyonlar açık, Star ve CNN gırla izleniyor. İşte ben Patnos'dayken Amerikan askerleri hangi ruh hali ile körfezdelermiş, bunu çok iyi yansıtan bir film. Kavanozkafa ! (Jarhead).
Amerikan askerinin ahlaki seviyesinin ne derece yerlerde gezindiğini burda görebilirsiniz, asker isen sorgulamazsın, emirleri yerine getirirsin, öldürürsün, ateş edersin...
Çarpıcı sahneleri ile görülmeye değer bir 1. Körfez Savaşı filmi. Kayıtsız kalınamaz.


  • Filmin Özeti

1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle başlayan Körfez savaşı döneminde, 3. jenerasyon askerlerden Jarhead, sınırlı ve rahat bir görevden çok daha aktif bir göreve alınır. İşi Irak askerleri ve sıcağa karşı hiçbir savunması olmadan sırtında dev bir çanta, ağır bir tüfekle Orta Asya çöllerinde nereye gittiğini bilmeden ilerlemektir.


Film ile ilgili internetten bir yorum:

Savaş filminizi nasıl alırdınız? bol kanlar, havada uçuşan uzuvlar, normandia çıkarması gibi çatışma sahneleri mi istersiniz yoksa full metal jacket, nefes ve jarhead tarzı psikolojik-gerilim-drama olarak mı alırdınız?

jarhead filmi belki bir apocalypse now, bi platoon gibi çatışma sahneleri içermez ama o filmlerin toplamından daha fazla askerlik ve psikoloji üzerine derinlemesine analizler yapar. bence bu filmi bu kadar çok sevmemin ve bence bir baş yapıt olmasının ana nedeni de budur. filmde ki er kişimizin acemilik dönemini atlatıp marina corps'lara geldikten sonra jamie foxx'un o gazından sonra kendinizi sanki call of duty modern war'un içinde bulunup leblebi gibi şarjör boşaltılacağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. film boyunca esas düşmanla bir kez çatışmaya girilmiyor, esas düşmanla bir kez karşılaşılıyor ve esas düşmana tek bir kurşun bile atamayarak film sona eriyor. bu bir nevi modern çağ savaşlarının kısa bir özeti gibi de duruyor. 3 günde biten savaşlar, kilometrelerce uzaklıkta ki komuta odasından yollanarak nokta atışı yapan füzeler ve bunun gibi modern çağlık şeyler. hiçbiri bu filmde yok.

aslında bu film savaş kavramına bir başka açıdan bakmakta. tüfek çıktı mertlik bozuldu lafına binaen orta çağ savaşlarında olduğu gibi kahramanlıklar, kılıç, kalkanla kazanılan kahramanlık savaşları, dünya savaşlarıyla birlikte geride kaldı. işte jarhead'de gördüğümüz körfez savaşı'nda da savaşın sonucunu belirleyen ve gidişatını etkileyen ne kılıç, ne tüfek, ne de miğfer oldu. savaşlar çok daha soyut ve değersel etkenlerle kazanılır olmuştu. hal böyle olunca savaşa gönderilen yarım milyon askerin sadece sayısal bir rakamdan ibaret olduğu açık. bu filmde askerler bu yüzden bekliyor. bu savaşta hiç bir işlevlerinin olmadığı ve savaşa hiç bir şekilde müdahale edemeyecekleri gerçeği tokat gibi yüzlerine vuruluyor. ve bir çölün ortasında aylarca beyhude bekliyorlar. aylarca tam teçhizat nöbet tutmasına rağmen bir kez bile düşman göremeyen askerin bir ıraklı subay görünce onu vurmak ve en azından bir şey yapabilmenin tadına varmak için üssüne yalvarması. madem buraya kadar geldik bari bir düşmanla çatışarak bir mermi atabilseydik hezeyan ve psikolojik sıkıntısı. ve sonunda havaya yağdırılan mermiler. savaşın anlamsızlığını pek çok film işledi şu güne dek, savaşı eleştiren yüzlerce sinema filmi çekildi. ama bir askerin hissettiği bu "işlevsizlik" duygusunu irdeleyen ilk ve tek güncel film oldu jarhead. işlenen tema "sıkıntı", hiç bir şey yapmadan aylarca beklemek, sıkıntıdan akrepler dövüştürmek ve askercilik oynamak. bu bir psikolojik baş yapıttır.

4 Ekim 2011 Salı

2007'deki Katliam ve Yansıması: Dream House

DREAM HOUSE

İrfan'ın yorumu
Tarihler 25 Eylül 2007 gününü gösteriyordu. Bu tarih, oturduğumuz sitede yaşayan insanlar için büyük bir şok ve çocuklar için endişe kaynağı olmuştu. İstanbul barosu avukatlarından olan komşumuz Ma
hmut Bulut, ailesi ile beraber silahlı saldırıya uğramış, eşi ve iki küçük kız çocuğu silahla vurularak öldürülmüştü. Kendisi ise yaralanmıştı.
Fakat...

Daha sonra öğrenildi ki baba kendi ailesini sebebi ne olursa olsun katletmiş, iki küçük kızcağız ve annesini öldürmüştü. Travmanın boyutları kaldırılacak gibi değil.
İşte bir film... Dream House (Türkçe'ye Korku Evi olarak çevrilmiş, Hayal Evi olsa daha doğru olurdu). Bu filmi izlediğimde bu olay geldi gözümün önüne. Çocuklarımın endişeleri, komşuların korku dolu yüz hatları, polisler tarafından çevrilmiş sitenin ürpertici görüntüsü akıllardan çıkacak gibi değildi. Evet süprizlerle dolu bu film, böyle vahşi bir cinayet ile ilgili ailede yaşanan travma, komşularda oluşan sıkıntılı hali anlatıyor. Film bilinen korku filmi klişelerinden uzak duruyor.
Off of, Allah'ım sen aklımıza sahip çık.
Bizim oturduğumuz sitedeki olaya da aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:



Facebook'ta paylaş
  • Filmin Özeti

Senaryosu David Loucka tarafından yazılacak olan filmde Connecticut adlı küçük bir şehre taşınan ve kendileri için ideal bir ikametgah bulduğunu düşünen bir ailenin hikayesi anlatılacak. Zamanla ailenin babası başta olmak üzere tüm aile yeni evlerinde yeni komşularının toplu katliam yaptığını keşfedecek. Craig ailesi ile birlikte bir önceki ikametçileri öldürülen evini bulmaya çalışacak. Filmde Weisz onun eşini, Watts ise yeni komşusunu canlandıracak.


3 Ekim 2011 Pazartesi

Sende Yaşlanacaksın, AMA

FARKLI YAKLAŞIMLAR, FARKLI SONUÇLAR


Dr. Ruskin, Amerikan Tıp Birliği dergisinde yayınlanan aşağıdaki yazısında, gülünç bir yanlış anlamanın kişide nasıl tümüyle farklı bir yaklaşım duygusu oluşturabileceğini anlatmaktadır.
Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okudu:
Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğin de tepki veriyor.
Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba harcıyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde.
Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor.
Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir neden yokken sinirleniyor. Bir gelip onu yatıştırana dek de feryat Figen bağırıyor.
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımına üstlenmek isteyip istemediklerini sordu.
Öğrenciler bunu yapamayacaklarının söylediler. Ruskin, kendisinin bunun büyük bir zevkle yaptığını ve onlarında yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırdılar.
Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başladı.
Fotoğraftaki, doktorun altı aylık kızıydı.

İrfan'ın yorumu: Yorumu size bırakıyorum :)

24 Eylül 2011 Cumartesi

Sarstı: Kundakçı

Kundakçı (Incendiary)

İrfan'ın Yorumu:
11 Eylül sendromunun İngiltere versiyonu olarak göze çarpıyor. Film birkaç tane rahatsız edici sahneyi es geçtiğiniz taktirde insanı sarsabilecek kapasitede. El Kaide'nin ve Usame bin Ladin'in İngiltere halkı üzerindeki etkisini çarpıcı bir dille anlatmaya çalışmış. Evet eylemler sonucunda insanlar öldü, çocuklar, kadınlar vs. İşin ölümler boyutundan baktığınızda gerçekten içler acısı bir durum. Aynı şekilde İngiltere'nin de tarih boyunca ne tür canlar aldığını gözönüne alacak bağımsız filmler bekliyoruz ! Özellikle çocuğunu kaybetmiş kadın oyuncunun Usame'ye yazdığı mektup kayda değer nitelikte. Müslümanlar da bunu anlatmak istiyor zaten, öyle yıkıcı, tahrip edici işler yaptınız ki siz en azından mektup yazabiliyorsunuz, bizler mektup dahi yazamadık... İbretle izleyebileceğiniz etkili bir film sizi bekliyor...
  • Filmin Özeti

Bir intihar bombacısının bombayı patlatmak için seçtiği bir futbol maçı ve stadyum... Bundan habersiz oğlunu alıp maça götüren bir baba... Kocası ve oğlunu maçta patlayan bomba yüzünden kaybeden bir kadın ve parçalanan hayatlar...



21 Eylül 2011 Çarşamba

Doğayla Barışık mı Olmak İstiyorsun: Into the Wild

Into the Wild

  • Filmin Özeti

Genç Christopher McCandless’ın (Emile Hirsch) ilham veren gerçek hikayesinden uyarlanan Into the Wild, rahat ve konforlu yaşamını terk ederek Alaska’nın kırsalında hayatının en büyük meydan okumasını gerçekleştirmek ve özgürlüğü yaşamak için yollara düşen Christopher’ın hikayesini anlatıyor. Filmin senaryo yazarı ve yönetmeni Sean Penn’e yıldız oyuncular William Hurt, Marcia Gay Harden, Vince Vaughn, Catherine Keener ve Hal Holbrook eşlik ediyor. Özgürlüğe Giden Yolda, “güzel olduğu kadar heyecan verici, eğlenceli ve çoşkulu.”



Gerçek mutluluk nedir ? Gerçek mutluluk ; Dünyanın bize sunduğu sahte ilişkiler, paranın verdiği sahte mutluluklar, zoraki ve istemeden hayat denizinde boğulmak zorunda kaldığın insanlarla birlikte istemediğin bir dünyada yaşamak değildir mutluluk . Gerçek mutluluk ; Sahte olamayan ilişkilerle,insanlarla ve dünyayla içiçe girdiğin insanlarla paylaşmaktır mutluluk.Film gerçek mutluluğu karakter üzerinden yansıtmakta ,ve hayata eleştirisel gönderileri çok başarılı ,film kimine göre saçma veya mantıksızca gelebilir fakat filmdeki kurgu tam ankamıyla ''ilham verici'' sean peann ın yönetmenlik koltuğundan kalkmaması kanısındayım mükemmel bir film olmuş dostluk temasıda gayet iyi yansıtılmış replikler ise ders verici emilie hirschi ilk defa duysamda oyunculuğu bence yabana atılmaması gerekir ve gerçekten çok iyi oynamış kurgu gerçekten iyi hatalar ise yok denecek kadar az mesaj içeriği ise çok başarılı farklı ve zor bir hayat ...


İrfan'ın Yorumu

Kalburüstü bir ailenin içinde, iyi eğitim almış genç birinin farklı arayışlar içerisine girmesi, mutluluğu standartların dışında arama mücadelesi... Maalesef ibretlik olarak izlenmesi gereken filmler statüsünde... Böyle bir hayat tercihi, kızgınlıklarımızın ve isyankarlığımızın karşılığı olmaması gerektiğini gösteriyor. Mutluluğu aramak için sarılan sebebler bu filmde çıkmaz sokaktan başka bir yol değil maalesef. Kalbim burkularak izledim, mutluluğu bu şekilde aramak... IIh !

19 Eylül 2011 Pazartesi

Mavi Marmara Olayında Ahmet Altana Eleştiriler Devam Ediyor

SINIR YAZILARI 19.09.2011
Cihan Aktaş
Mavi Marmara’yı niye tartışıyoruz

Günlerdir Taraf gazetesinde son zamanlarda Mavi Marmara üzerine yayımlanan yazılar üzerine neler düşündüğümü soran e-mesajlar alıyorum. Aslında bu konuda ne düşündüğüm, bu köşede yazdığım yazılar veçhesinde apaçık.

Başından itibaren Mavi Marmara yolcularının Hazreti Hüseyin’in mesajının izinden gittiğine inancımı dile getiriyorum. Mavi Marmara yolcuları seferlerinin sivil niteliğine o kadar güvenmiyor olabilirlerdi, İsrail saldırganlığına aşina oldukları için. Böyleyken İsrail katliam yapabilir diye bu haklı yolculuğa çıkmaktan sakınmak, zalimin zulmünün sürmesine bir tür katkı anlamına gelmez mi... Hem gemideki yolcular reşit insanlardı ve bu iyilik yolunu kimsenin baskısı olmaksızın seçmişlerdi. Böyle “ölümcül” bir sefere katılmanın sebeplerinin içyüzüne kolaylıkla karar verilemez, dışarıdan bir bakışla.

Gazze yolculuğu ve Arap halk hareketlerinde somutlaştığı üzere, toplumsal değişimlerde halka güç veren değerlerin kaynağının maddi medeniyetin kriterleriyle kavranamayacağı bir vakıa. Adam Ferrarisini niye sattı, nasıl bilge oldu sonra, bu soruların cevabını derketmiş olduğunuzu varsaydıran kriterler, Mavi Marmara seferini irrasyonel olarak işaretlemenin de fizibilite raporlarını hazır etmişlerdir çoktan.

Sol kökenli liberal ve seküler aydınların bir problemi bu: Che Guevara olmak yüceltilir, ancak onun tuttuğu yoldaki içinde canını feda etmeyi de getiren zor mücadele rasyonel bulunmayarak sorgulanır. Oysa Che’yi posterlerindeki romantik direnişçi imajını bütünleyen beresinden, kıvırcık saçlarından önce, bakışlarındaki kararlılığı oluşturan sebeplerle anlamak gerekir.

Ahmet Altan’ın zaman zaman İslamiyet ve Müslümanlar bağlamında sohbet ederken tanığı olduğum bir coşkusu var ki bende yükseklerde bir yere bağlanmaya hazırlandığı bir yolculuğun içinden seslendiği izlenimini uyandırıyor. Gerek Ahmet Altan ve Yasemin Çongar olsun, gerek Yıldıray Oğur olsun birkaç yıldır Türkiye’de hele Taraf’ın ilk çıktığı zamanlarda daha da zorlu olan bir riski üstlenmeyi gerektiren bir bağlamda gazete çıkartıyor, yazılar yazıyorlarsa, bu onların kendini feda etmeyi göze aldıran değerlere inancının göstergesi. Altan’ın Ali Şeriati ve Aliya İzzetbegoviç okumasını çok isterdim. Şeriati’nin Hüseyin’in kıyamı üzerine yorumlarının onun epik ruhunda bir karşılık bulacağını sanıyorum. Bir dönemde uzak ülkelerde kalabalıklara halkların kardeşliği ve sınırların izafiliği temalarına açılan “devrimci” konuşmalar yapmış olan Yasemin’den de alternatif Mavi Marmara yazıları umuyor gönlüm.

Şehit Furkan Doğan’ın geçen mart ayında Kayseri’de ziyaret ettiğim ailesiyle, ardından mayısta New York’ta karşılaştığım babası Ahmet Bey’le yaptığım konuşmalarda da bu konu hep vurgulandı: Furkan’ın yolculuğu Hazreti Hüseyin’in yolculuğuna benziyor bir yerde.

Hüseyin zalimlerle yaşamak zulmün ta kendisi olacağı için, ucunda ölüm olduğunu bile bile Küfe’ye doğru yola çıkmıştı. Mavi Marmara yolcuları için ise Gazze’nin kapalı yollarını açmak işte böylesine her ihtimali göze aldırtan kaçınılmaz bir yolculuk anlamına geliyordu.


Gazze seçimle işbaşına gelmiş meşru bir hükümete sahip her açıdan, ama bir yandan da hukukun apaçık ihlal edildiği zalimce bir abluka altında. Hiçbir yardımın ulaşılmasına izin verilmiyor bölgeye, İsrail yüksek duvarlarla kendisinden ayırıyor Gazzelileri ve aynı zamanda karadan denizden ablukayla tecrit edilmelerini sağlamaya çalışıyor. Gazze halkı ise etrafında yükseltilen çelik duvarlara rağmen direnişini sürdürüyor. Kimileri o duvara rağmen normal hayatını sürdüremeyeceğini, duvarı yakından görmeden tek kelime yazamayacağını, okuyamayacağını düşünüyor, “The Wall” sorgulamasını işte bu yolla geliştiren Pink Floyd gibi. “İşgale ihtiyacımız yok, ırkçı bir duvara ihtiyacımız yok” diyebilmek için, Roger Waters misali o duvarı yakından görmek gerek...

Zahide Tuba Kor’un büyük emek vererek İngilizce ve Türkçe olarak hazırladığı Küresel Vicdanın Dilinden Özgürlük Filosu isimli, Özgürlük Filosu yolcularıyla yapılan söyleşilerden oluşan kitapta 2008’de Gazze’ye iki küçük tekne götüren hareketin kurucu üyelerinden olan Amerikalı bilim adamı Paul Larudee’nin ifade ettiği gibi: Mavi Marmara’nın yolculuğu bölgedeki özgürlükçü hareketleri cesaretlendirdi, bu hareketler ivme kazandırdı.( İHH yayını, Mayıs 2011) “Umut... Umut ve dünyanın Filistin’i unutmadığını ve yüzüstü bırakmadığını göstermek.” Bu cümleyi de New York doğumlu bir gezgin, David K. Scehermerhorn aktarıyor Tuba Kor’a, senelerce Batı Şeria’da çalışan hemşehrisi bir doktorun dilinden, Gazze’ye gitmenin anlamı bağlamında.

Gazze direnişine destek sunan Küresel Halk Hareketi, İsrail’in sömürgeci ırkçı projesine yönelik büyük bir tehdit, Amerikan ve İsrail vatandaşlığı olan bir Filistinlinin, Huwaida Arraf’ın ifadesiyle.

Mazlumlarla dayanışmada söylemle mi kalıyorsunuz, yoksa bu sizin için eyleme dönüşmeden yapılamayacak kadar hayati bir problem mi, Mavi Marmara işte böyle ciddi bir sorunun tecessümü olduğu için de tartışma konusu olmaya devam ediyor.


aktascihan@gmail.com