24 Kasım 2011 Perşembe

Ezerim, Ezersin, Kim Ezerse: Oyunun Sonu

Oyunun Sonu


Filmin Özeti

Bir yatırım bankası, müşterilerine yüksek riskli yatırım araçları satarak milyon dolarlar kazanırken, bu satışları; piyasanın giderek kararsızlaşan durumdan haberdar etmeyerek yapmaktadır. Olayın patlak vereceği gün öncesi; 2 genç broker risk seviyesinin güvenlik bariyerini geçtiğini ve şirketin tüm mal varlığı portföyünün felakete doğru gittiğini fark eder.Durumdan haberdar olan firmanın üst yönetimi acilen gece yarısı toplantsı düzenler ve 2 ana seçenek üzerinde müzakereye başlar. Ya 107 yıllık firmanın Wall Street'in kalanıyla birlikte iflas etmesine göz yumacaklardır ya da durumdan ilk haberdar olan kişiler olmalarının avantajını kullanarak firmanın ayakta kalabilme şansının olduğu ancak müşterilerini kazıklayacakları bir planı uygulayacaklardır.

İrfan'ın Yorumu: Film'de önemli karakterler var, kalite olarak yavan kalıyor. Ama şu bir gerçek ki yakın dönem krizinde bir şirketin çalışanlarının, şirketi yönetenlerin ayakta kalabilmek için nasıl bir kıyım gerçekleştirdiğini gözler önüne seriyor. Kapitalizmin karanlık yüzüne bir de bu açıdan bakarak tükürün lütfen...

Sıradaki Gelsin: Yemen Diktatörü de Gitti


Resme bakar mısınız... Hepsi gülüyor, hepsi halinden memnun, her şey istedikleri gibi gidiyor. Tarih: 2010 yılının Ekim ayı. 
Bu fotoğraf karesinde olmayan iki diktatör daha vardı. Gidiş yöntemini eleştirsek de Saddam Hüseyin yoktu bu resimde, kendisi de yok şimdi. Ama şu anda babası Hama'nın hesabını verme telaşı içerisindeki Beşar Esad da yok bu karede. Çanlar kimin için çalıyor dersiniz. 
Beşar Esad'a bavulunu toplaması tavsiyesinde bulunanlar çıkıyordur herhalde. Çünkü o bavulunu hazırlamıyorsa kendisi bilir. Su yoluna girdi, onu engelleyemezsiniz artık. 
Resme bakar mısınız... Hepsi gülüyür...
Resme bakar mısınız... Ben de gülüyorum...
Beşar Esad, resme bakar mısın lütfen... Artık sen güler misin, ağlar mısın...


17 Kasım 2011 Perşembe

Bir Aşk ki Ömre Bedel: Doğu'nun Limanları


Kitabın Adı: Doğunun Limanları
Yayınevi: YKY
Yazarı: Amin Maalouf
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 16 Kasım 2011 – İstanbul 



Bir daha belirteyim, sadece ölmekten vazgeçmek, uçurumun kenarına gelip tam atlayacakken geriye bir adım atmak ve titreyerek uzatılan sıcak eli tutmak sözkonusu değildi. O kadar basit değildi. Aynı örneği verecek olsam derdim ki, sağlam toprağa basarak değil ama dar bir taş geçit üzerinde bir şişe viski içerek uçurumun kenarında duruyordum. Geriye dönmek için karar vermem yetmiyordu, çünkü benim durumumda, selamete ulaşıyorum diye uçuruma yuvarlanmak da vardı. Önce ayılmam, açık bir görüşe, berrak düşüncelere sahip olmam ve attığım her adımı nereye attığımı bilmem gerekiyordu. (sh. 145)

Amin Maalouf kitaplarına devam... Çok başarılı bulduğum iki kitabından sonra (Afrikalı Leo ve Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri) biraz daha yakın tarihe dayalı bir çarpıcı aşk romanı. Bir Osmanlı hanedanı üyesinin Ermeni bir anneden oğlu olma İsyan'ın "2. Dünya Savaşı yıllarındaki kahramanlıklarından, yahudi bir kıza aşkı ve onunla evlilikten sonraki dramatik hayatı. Elinize aldığınızda yine okumaktan zevk alacağınız bir eser. Üslubu öyle güzel ki, (ben buna kadife üslubu diyorum) elinizden bırakamıyorsunuz, eser sizi alıp savuruyor.


Kitabın Arka Kapağı:
Adana'da ayaklanmalar olmuştu. Kalabalık, Ermeni mahallesini yağmalamıştı. 

Altı yıl sonra çok daha büyük çapta olacakların provası gibi bir şeydi. 

Ama bu bile dehşetti. Yüzlerce ölü. Belki de binlerce. 

Can çekişen Osmanlı İmparatorluğu

ve Beyrut ile Fransa arasında yaşamı sürüklenen İsyan.

'Doğunun Limanları' bu yüzyılın başını, bir insanın trajik tarihinin içinden anlatıyor.

Amin Maalouf son romanı 'Doğunun Limanları' ile yine YKY'de. 

KİTABIN KONUSU
‘Doğunun Limanrı’ isimli roman Osmanlı prensliğine dayanan bir babanın ve yahudi bir kadının oğlu olan Kitabdar adlı hayali kişinin hayat hikayesini anlatmaktadır. Kitabın yazarı olan Amin maalouf bu kitabı 60’lı yılların sonuna doğru tanıştığı bir kişinin hayatından esinlenerek yazıyor. Bu kişi Lübnan’da doğmuş Parise giderek direniş hareketine katılmış tekrar Lübnan’a döndüğünde ise bir kahraman gibi karşılanmıştır. Kitapta da aynı olayların işlendiği görülmektedir.

KİTABIN ÖZETİ
“Doğunun Limanları” bir zamanlar Avrupalıların doğuya giriş yaptıkları, tespih taneleri gibi sıralanan ticaret kentlerine verilen isimdir. “Doğunun Limanları” kelime anlamı olarak “Doğunun Merdivenleri” olup, bazı Akdeniz limanlarına Fransızların taktığı isimdir.
Olay 1976 Haziranında Paris’te bir metroda geçmektedir. Yazar, romana tablodaki bir resimden söz ederek başlamaktadır. Tabloda, deniz ve o maviliğin üstündeki gemi bulumaktadır. Yazar, bu tabloya hayran kalmıştır. Metroda bu tabloyu seyrederken gözleri, son derece ilgi çeken bir adama takılır ve bu bu adamı takip etmeye başlar. Bu takip neticesinde her ikisi Hubert Hugles sokağında karşı karşıya gelirler. Yazar,türlü yollarla bu adama yaklaşmaya başlar. Adamın yabancı olduğunu sezer ve ona yardımcı olmaya çalışır. Bu yardımlaşma sonucunda her ikisi dost olurlar. Adamın amacı, Paris’te direnişçilerin adını taşıyan 39 cadde ve sokağı gezmektir. Bu arada yazar ile yabancı arasında koyu bir muhabbet başlar. Yabancı adam, yazarın sorularına yanıt vermeye çalışır ve ona Pariste dört gün kalacağını söyler. Bunun üzerine yazr ondan Paris’te kalacağı dörrt gün içinde hayat hikayesini anlatmasını ister. Yabancı bunu kabul eder. Yabancının kaldığı otel odasına giderler ve yabancı hayat hikayesini anlatmaya başlar.
Olaylar bir Osmanlı prensesinin aklını yitirmesiyle başlar . Kitabdar adlı Acem doktor tedavi amacıyla onu Adana’daki evine götürür. Onu seviyordur ve bu güzel kızla evlenir. Bir çocukları olur.
Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
Her türlü düzene isyan eden bu prens bir gün Adana’da çıkan ayaklanmalar nedeniyle en iyi arkadaşı olan Nubar adlı bir Ermeni ile Lübnan, Beyrut’a gider. Burada Nubar’ın kızı ile evlenir, bir kızı ve iki oğlu olur. Karısı oğlu Salem’i doğururken ölür. Kitabın asıl kahramanı prensin babasının adını verdiği oğlu Kitabdar’dır. Kitabdar, isyan manasına gelmektedir. Oğlunun bir ihtilalci olmasını isteyen babası ona bu sebeple bu ismi vermiştir.
Kitabdar babasının onun hakkındaki tüm düşüncelere rağmen bir doktor olmak istiyordur. Ablasınında yardımıyla onu ikna ederek Paris’e tıp okumaya gider. Fakültede çok başarılı olan İsyan bir gün barda arkadaşlarıyla beraberken katıldığı bir tartışma aracılığı ile Bertrand takma adlı bir direnişçi ile tanışır ve bir anda kendini 2.Dünya Savaşı’nda bulur. Bu sırada hayatının kadını olacak Clara ile tanışır. Savaştan sonra Beyrut’a dönen Kitabdar bir kahraman olarak karşılanır. Kısa süre sonra Clara da Hayfa’da dayısının yanına yerleşir. Bu tanışmayı takben Kitabdar ve arasında sıcak gelişeler olur ve evlenmeye karar verirler.
Evlendikten sonra Hayfa ve Beyrut arasında gidip gelen çift, Clara hamileyken Hayfa’da kalmayı tercih ederler. 1948’de Kitabdar’ın babasının rahatsızlığı üzerine Beyrut’a dönüşü sırasında patlak veren Arap-Yahudi savaşı nedeniyle birbirlerinden ayrı kalırlar. Bu ayrılık Kitabdar’ın hayatını değiştirir.
Bu savaş nedeniyle Kitabdar karısını ve doğacak çocuğunu uzun süre göremez. Onların sağlığından duyduğu endişe, onu bir takım psikolojik sorunların içine iter. Davranışlarında gözle görülür bir değişme olur. Bundan yararlanan kardeşi Salem onu sadece zengin hastaların bulunduğu bir tımarhaneye kapattırır. İsyan, her gün onu uyuşturacak, deli olmasa bile onu deli gibi gösterecek sakinleştirici bir ilaç almak zorunda bırakılır. Yaklaşık yirmi yıl boyunca bu tımarhaneye kapalı kalan ve uyuşturulan isyan artık kurtulmanın imkansız olacağını düşündüğü sırada kızı Nadya onun izini bulur ve hastane yöneticilerine anlaşılmaması için farklı bir kimlikle onu ziyaret eder. Bu Kitabdar için bir kurtuluş kaynağıdır. Artık kızının varlığından güç almaktadır. Kitabdar Nadya’yı bir kez görmüştür. Ancak çevresinden gelen nasihatlere uyarak, kız bir daha babasına gelmemiştir. Bu Kitabdar için üzücü bir olay olsa da onu hayata geri dönme arzusundan mahrum bırakmamıştır. Kahve içinde verilen uyuşturuyucuyu daha az alarak hergün biraz daha kendine gelir.1976’da Lübnan da çıkan çatışmalar sırasında fırsatını bulup, yaşadığı hastaneden kaçan Kitabdar bir şekilde Paris’e gider ve orada Bertrand’ı bulur. Tüm yaşadıklarını anlatarak ondan Clara’nın adresini ister. Clara’dan 28 yıl sonra hiçbir şey bekleyemeyeceğini bilmesine rağmen yine de ona bir mektup yazar ve başından geçen her şeyi anlatır. Ondan cevap beklemiyordur, yıllar önce buluştukları bir limanda randevu verir.
Buluşma günü gelir. Buluşma günü yazarla Kitabdar’ın ayrılacağı gündür.
Kitabdar yazarla randevu verdiği yeri yeniden bulma çabası ile dolaşırken karşılaşır. Bu karşılaşma sonucunda Doğunun Limanları adlı kitap oluşmaya başlar. Tüm roman dinleyen kişinin notlarından aktarılıyor ve buluşma günü olan 20 Haziran’da bu notlar tamamlanıyor ve kitap da bitiyor.
Yazar 20 Haziran’da buluşma yeri olan köprüyü görebilecek bir cafeye oturarak olanları izlemeye başlar. Clara köprünün ucunda gözükür. Daha sonra eski sevgililer birbirlerine yaklaşır ve uzun uzun sarılırlar. Romanda burada biter.

10 Kasım 2011 Perşembe

Bu Gidiş Nereye: Arap Baharı


Kitabın Adı: Arap Baharı
Yayınevi: Mana Yayınevi
Yazarı: Turan Kışlakçı
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 8 Kasım 2011 – İstanbul 


Halk rejimin düşmesini istiyor, Halk başkanın düşmesini istiyor



İrfan'ın Yorumu: 

Çok önemli bir dönemden geçiyoruz. Birbiri ardına firavunların yıkıldıklarını gözlerimiz görür oldu. Daha bir sene bile dolmadan "ARAP BAHARI" adı altında bir fırtına, diktatörleri teker teker deviriyor. Tunus'la başlayan, Mısır'la devam eden ve yakın geçmişte Libya diktatörü Kaddafi'nin öldürülmesi ile devam eden bir süreç. Bu süreci en iyi şekilde takip etme lüzumunu hissederek ve büyük ümitlerle alıp okuduğum bir kitap. Fakat üzülerek söyleyebilirim ki kitap umduğumdan çok çok uzakta kalmış maalesef. Üslup olarak belli bir üslubu tutturamamış, kitabı okuduğunuzda aceleye gelmiş izlenimi de görüyorsunuz. Birçok şeyden bahsedip hiçbir şey verememek herhalde bu olsa gerek. Hayır ağır bir eleştiride de bulunmak istemem ama faydalanılacak konuları dile getirmiş, üslubu tutturabilmiş olsaydı, gerçekten bir boşluğu doldurabilmiş olurdu. Bu dönemi anlatma çabasını takdirle karşılamakla beraber, kitabı okuyan bir okuyucu olarak zorlandığımı ifade edebilirim. 

İlk önce sanki daha önce yazılmış gazete ya da dergi makalelerini okur gibisiniz. Kendinizi ona alıştırmışken birden bu üslup şekli gidiyor, farklı bir üslup şekli geliyor. Cümlelerdede bu üslup ve anlatım zaafiyetini maalesef görebiliyorsunuz. 

İyi niyetle yazılmış, acele ve başarısız bir çalışma diyebilirim. 

Bununla beraber HAKSÖZ-HABER internet sitesinden kitapla ilgili değerlendirmeyi buraya almayı uygun buluyorum.



Turan Kışlakçı'dan "Arap Baharı" Kitabı

Turan Kışlakçı Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Ürdün, Fas, Cezayir, Bahreyn ve Suriye’de yaşanan halk ayaklanmalarını kitaplaştırdı.
HAKSÖZ-HABER
“Arap Baharı” adıyla Mana Yayınları’ndan çıkan kitapta gazeteci-yazar Turan Kışlakçı, son bir yüzyılda Arap dünyasında yaşanan gelişmeleri ayrıntılarıyla ele alıyor. Yüzyıl öncesinden bugüne, Arap coğrafyasının, Ortadoğu sınırlarının nasıl oluştuğu, Soğuk Savaş sonrası süreçte neler yaşandığını irdeleyen Kışlakçı bu arka plan üzerinden mevcut süreçte yaşananları değerlendiriyor.
“Arap Baharı” denilen Ortadoğu halk ayaklanmalarının nedenlerini başlıklar halinde irdeleyen Kışlakçı, “Devrimler bir anda mı ortaya çıktı?” sorusuna cevap arıyor. Kışlakçı halkları isyana sürükleyen etkenleri ise siyasi, toplumsal, ekonomik ve dış etkenler olarak sıralıyor. İslami hareketleri ve protesto gruplarının yapısını ve gücünü de irdeleyen Kışlakçı, Türkiye’de son 10 yılda yaşanan sessiz devrimin ve Başbakan Tayip Erdoğan’ın Davos çıkışının da Arap halklarını harekete geçirmede etkili olduğunu kaydediyor.
Arap diktatörleri zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken halkların sefalet içinde yaşadığını vurgulayan Kışlakçı’ya göre Suriye başta olmak üzere diğer Arap ülkelerinde de er ya da geç devrimler yaşanacak.

Arka Kapak:

2010 yılının sonu ile 2011’in başında Tunus ve Mısır’da başlayan ve çok kısa bir süre içerisinde tüm bölgeyi etkisi altına alan halk hareketleri  kitlesel protesto gösterilerine dönüştü. Meydanlarda toplanan halklar, “Eş-Şa’b Yurid İskate’n Nizâm / Halk rejimin düşmesini istiyor” ve “Eş-Şa’b Yurid İskate’r Reis / Halk başkanın düşmesini istiyor” gibi sloganların etrafında birleşmeye başladı.

Bu iki slogan, Arap dünyasında yeni bir siyaset dilinin doğduğunun açık bir kanıtı oldu. Bu yeni dil aynı zamanda eylemci kitlelerin hareket noktasını oluşturan devrimdeki ısrarı, yani ne tür fedakârlıklar gerektirirse gerektirsin ve ne kadar zaman alırsa alsın gerçekleşinceye kadar geri adım atmamayı vurgulamaktaydı. Devrimin öncülüğünü yapan gençler kendilerini yakma pahasına taleplerini dile getirmekten kaçınmadı. Bu eylem tarzı, Müslüman Arap toplumunda ilk kez görülüyordu.

Arap dünyasında gürül gürül yükselen sesler özelde Arap dünyasının genelde dünyanın büyük bir değişimin eşiğinde olduğunun göstergesiydi. Arap dünyası (Batılıların kavramıyla Ortadoğu) dünyanın kalbi mesabesindedir; burada meydana gelebilecek herhangi bir değişim ya da olay tüm dünyayı etkisi altına almaya müsaittir…

3 Kasım 2011 Perşembe

Ağla Gözlerim Ağla: Cennetin Rengi

İran sinemasından müthiş bir yönetmen ve duygu sağanağı altında, gözyaşlarınıza hakim olamayacağınız mükemmellikte, doğal güzellikleri de bize sunan, harika bir film. Zaten film ödüllerden kendine gelememiş vaziyette. İran sineması, insan duygularını, iç dünyasını Holywood tarzı makineleşmiş filmlerin alternatifi olarak karşımızda duruyor. 
Size film ile ilgili bilgileri verdikden sonra, izlemeye davet ediyor. Mendillerinizi de yanınızda bulundurmanızı istirham ediyorum. Oyunculuklar müthiş gerçekten...


Filmin Özeti

Küçük Muhammed (Mohsen Ramezani),Tahran 'daki bir körler okulunda yatılı olarak eğitim görmektedir.Kör olarak doğmuştur ve çevresindeki dünyayı dokunarak ve işiterek anlamaya çalışmaktadır.Okulu yazın tatile girdiğinde babası onu almak ve köyüne götürmek üzere okula gelir.Muhammed'in annesi ölmüştür ve babası yeni bir evlilik planlamaktadır.Özürlü bir çocuğun evlilik planlarını bozacağından endişelenen baba sürekli olarak ondan kurtulmak için çareler arar.Köyde ise Muhammed'i yazı birlikte geçirecekleri sevecen iki kız kardeş ve yaşlı ninesi beklemektedir.
 Film ile ilgili internetten birisinin yorumunu da paylaşmayı uygun görüyorum....

prestige-relaxprestige-relax
15.09.2011 tarihinde saat 05:45 sularında demiş ki;
+0-0
`` Tek Sermayesi Gönül Gözü ´´Körler okulunda yatılı okuyan küçük bir çocuk,daha körpe çağında hayatın zorluklarını yaşamaya başlamıştır.Bu eksikliğine rağmen,hayata iyice tutunarak,görmediği herşeyi bilmeye çabalıyor.Okul dönemi artık bitmiştir.Herkes evinin yolunu tutmuştur.Ailesini beklemeye koyulur ama ne gelen vardır ne giden.Beklenen an gelir & babası gelir.Küçük çocuğun ev yolunda ki hayalleri başka,babasının hayalleri başka.Çocuğun bu zor durumdaki tek dayanağı ise Hak,tatlı ninesi & 2 kız kardeşidir.İran sineması dünya sineması içinde sayılan,saygı duyulan bir ülke.Manzum gibi bir sinema anlayışının yetiştirdiği en önemli sanatçılar arasında yer alan Oscar Adayı sanatçı Majıd Majıdı,insanın özüne kılavuzluk eden bu hikayesinde,yüreklere dokunuyor.Kendisine ait olan bu öyküsünde,hayatın bütününü esas alıyor.Orijinal ismi ``Allah'ın Rengi´´ olan filmde,kendi hayatında da görme engelli olan küçük çocuğun,kameralar karşısında,sanki ne yapacağını bilen takdir edilmesi gereken has performansı izleyiciyi yüreğinden vuruyor.Baba rolüyle yapımdaki tecrübeli oyuncu & yaşlı nine her sahnesinde çok iyiydi.Zaman zaman kamera açısını doğaya çevirdiğinde,zarif anlar yakalamakla birlikte ayrıca,toplumun örf & adetlerine de yer veriyor.Görmenin asıl organizasyonunu sadece göz mü sağlar ?..Görüpte kıymetini bilmediğimiz birşeyin,bu durumdan yoksun biri nasıl değerini canı gibi bilir ?..Elleri & kulakları ile hayattaki herşeyi bilme,tanıma & öğrenme yolunda adım adım ilerleyen küçük bir çocuk.Duyduğu en ufak bir seste,dokunduğu herşeyde yaradanını arayan,bedeniyle bu dünyada ufacık yer kaplayan,yüreğinin cihana sığmadığı bu çocuk koca koca büyüklerin görmediği,duyupta korktuğu herşeyde saflığıyla,iyiliğiyle tüm güzelliklerini görüyor.Yakınları onun için yaşıyor,o ise bulmak istediğinin yolunda.Böyle bir iyilğin yanında ise yanında bir kötülük duruyor.Onun yanında yaşıyor,nefes alıyor.Böyle ihsan çocuğun yanında iyilik kötülüğü yensin diyoruz ama insan vicdanı elindeki kıymetler gittiğinde yola koyuluyor.Böyle güzel lütufun değeri bilinmediğinde yıkım kaçınılmazdır.Katıldığı çoğu festivalde ödül alan bu şiir gibi devasa hisli filmi,dünya sinemasına hiç ilginiz olmasa bile mutlaka izlemenizi isterim.Filmden birkaç replik...* Bütün bir yıl boyunca yaşadığı zorluklar & sıkıntılar,bugün yaşadığı üzüntünün yanında bir hiç kalır.* Hiç gelmeyeceksin sandım.* Allah'ı bulana kadar ellerimle her yere dokunacağım & bulduğumda da kalbimin bütün sırları dahil herşeyi anlatacağım.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Ne Olacak Bu Hukuk Sisteminin Hâli? N.Ç. Zulmü


12 yaşındaydı...
Belki küçücük oyuncak bebekleri vardı, belki de hiçbir şeyi yoktu.
Kendi akranları ile evcilik oyunu bile oynamıştı, kimbilir...
Evcilik oynadığı küçük kız arkadaşlarının içerisinde erkek cinsi olmadığı için kız arkadaşlarından erkek seçmişlerdi kim bilir?
Birisi baba olmuştu, birisi abi...

Daha erkek cinsinin ne olduğunu, nasıl özelliklere sahip olduğunu kestiremiyordu. Ailesinden babasını görmüştü (belki başını okşayan), abisini görmüştü (belki varsa, onu koruyup kollayan), amcasını, dayısını görmüştü (belki)... Ama bu gördükleri hep iyi insanlardı, amcaydı çünkü, dayıydı, abiydi, babaydı bu erkekler...

Sonra bir kadın peydah oldu, nerden nasıl olduğunu anlayamadığı. Para karşılığında bir şeyler olmasını istiyordu. Ne olmasını da bilmiyordu ki N.Ç. Ne olmasını ummadığı gibi...
Belki bu paranın ne olduğunu da bilmiyordu. O kadın (ALÇAK) insanlıktan nasibini almamış birisi olduğunu nerden bilsin ki...

Bundan sonra kelimeleri nasıl seçeyim bilmiyorum. Nasıl  vurgulu hale getireyim ki içimdeki öfkeyi hissettireyim... Kırmızı ile mi yazayım, büyük harfle mi belirteyim ne yapayım?
Ama o kadın ne yaptı? O kadınlar? Haberlerde iki kadın diyor çünkü...

33 erkek...
12 yaşında bir çocuk...
para karşılığı...
Sex...

Erkek, çocuk, para, sex yanyana geldiğinde cümle kurulamaz ki bunlardan. Bunlardan cümle kurulamazken içlerinde asker (ERKEK), memur (ERKEK), korucu (ERKEK), muhtar (ERKEK), diğer devlet görevlileri (ERKEKLER)... Bunlar nasıl bir araya gelebilir, nasıl olabilir?
Hayalleri olan, umutları olan, sevinçleri, hüzünleri olan küçücük bir kız çocuğuna ne yaptınız siz öyle? Nasıl kıydınız? Nasıl insanlığınızı kaybettiniz? Nasıl, nasıl?

Demek ki ülkemizde devlet görevlilerinin içinde de böyle vahşiler, insan kılıklı hayvanlar bulunuyormuş...
Ne olduysa küçük kızımız devletin adaletine ulaşmayı başardı. ADALETİNE...
Sonucu bugün gazetelerde okuyabilirsiniz.


Ama ibret olması açısından Ömer Çelik'in isyanını buraya alalım: "Tecavüze uğrayan 13 yaşındaki çocuğun, tecavüzcülerinin aklanmasına 'yargı kararı' denemez. Bu aklama insanlık suçudur. İnsanlıkla bağdaşamaz! Böyle karar verenler, yüce millet adına yetki kullanamazlar. Ahlaktan, erdemden ve insanlıktan boşanmış yargı kararı olamaz. Yargı, bu kararın altında ebediyyen lekeli kalır. 13 yaşında masum bir çocuğu koruyamayan yargı, neyi korumaya muktedir olabilir?"

Allah'ın hükümleri ile hükmetmeyenlerden adalet beklemek, hem de millet adına hüküm vermek. Bu hükmü verenlerden bir tanesinin bile 12 yaşında kız çocukları yok mu? Acaba o kızlarının başına böyle bir şey gelse ne düşünürler? Adalet dağıtan koltuklarda oturan insanların fıtrattan kaynaklanan zerre kadar vicdanları da mı kalmamış? O zaman bu millet adına karar vermesinler. Bu millet böyle bir kararın altına imza atar mı?

Anayasanın, hukuk sisteminin, ceza sisteminin fıtratların kabul edeceği şekle bürünmesinin vakti gelmedi mi? Peki insan fıtratının ne istediğini bilmiyor musunuz? Yaz-boz tahtasına dönmüş bu çürümüş sistemin komple, topyekün değiştirilip Allah'ın razı olacağı, kulların felah bulacağı, diri diri gömülen N.Ç. olaylarının tekrarlanmayacağı bir sistemi istemek çok mu zor?

Bu millet bu tür olayları da hak etmiyor, bu tür hukuk rezaletlerini de. Topyekün milletin de değişmesinin vakti gelmedi mi?