12 Aralık 2011 Pazartesi

Nedir Bu Şike İşi Kardeşim Diyenlere...

Şamil Tayyar: Dalan’a para götüren şike sanığı kim?
Şike davasında 93 sanık var. Bu 93 sanık arasında adı geçen önemli bir şahıs var. Bu önemli şahıs, Belarus’a gidip Bedrettin Dalan’a çanta içinde para götüren adamdır. Devletin kayıtlarında bu var.”
Şike yasasıyla, bu ülkede üniformadan daha büyük bir gücün olduğunu gördük. Kendi yasalarını değiştirtmeyi başardılar. AK Parti iktidarında sürekli kan kaybeden statüko, şike yasasıyla ilk galibiyetini aldı.”
Ergenekon sürecinde de tehdit aldım ‘Kürt Ergenekonu’ kitabımdan sonra da PKK’dan tehdit aldım. Şimdi şikeyle ilgili çıkışlarımdan dolayı tehditler alıyorum. Üçünü kıyaslarsam, en çok tehdidi şikeyle ilgili aldım.”

***

NEDEN ŞAMİL TAYYARMeclis ve mahkeme, ikisi de çok hızlı çalıştı. Cumhurbaşkanı’ndan vetolu “şike yasası” görüşülmek üzere tekrar Meclis’e geldiği gün, mahkeme harekete geçti ve şike operasyonunun iddianamesini tahmin edilen tarihten çok önce kabul etti. Bu kez Meclis, hiçbir konuda göstermediği çalışkanlığı yine şike konusunda gösterdi ve cumartesi sabaha karşı beşte yeni şike yasasını onayladı. Herkes kamuoyuna açıklanan iddianameyi anlamaya çalışırken, şike iddianamesini etkileyecek yasa böylece Meclis’ten hızlıca geçti. Eski yasaya göre hazırlanmış olan şike iddianamesi şimdi ne olacak? Davalar hangi mahkemelerde görülecek? Şike operasyonu duracak mı? Meclis yedi ay içinde iki farklı şike yasası çıkardı. Yedi ay önce ilk şike yasasının çıkarılmasının amacı neydi? O yasayı kim çıkardı? Sonra neden ve kim tarafından değiştirilmek istendi? Cumhurbaşkanı’nın vetosuna rağmen partiler niye bu yasa konusunda böyle direndiler? Üç parti hiçbir konuda anlaşamazken bu konuda nasıl anlaştılar? Mafyanın futboldaki gücü ne ölçüde? Mafya yasa değişikliğinden nasıl yararlanacak? Bu konuları, AK Parti’de herkes susarken, şike yasasına cesurca muhalefet eden ve yasayı veto etmesi için Cumhurbaşkanı’na mektup yazan Şamil Tayyar ile konuştuk. 2007’de Ergenekon soruşturmasıyla başlayan ve Balyoz, Şike gibi operasyon ve davalarla devam eden süreci çok yakından takip eden ve Ergenekon’la ilgili beş kitap yazan gazeteci Şamil Tayyar, bu dönem AK Parti’den milletvekili seçildi. Şamil Tayyar’ın, Operasyon Ergenekon  ve Çelik Çekirdek isimli kitaplarının ardından piyasaya çıkan en son kitabı Kürt Ergenekonu oldu.
***

NEŞE DÜZEL: Şike iddianamesini okudunuz mu?
ŞAMİL TAYYAR: Evet, 401 sayfalık iddianameyi baştan sona okudum. Mantık kurgusu çok sağlam. Telefon konuşmaları somut delillerle desteklenmiş.

Mahkemenin önünde daha süre vardı. İddianameyi hızla kabul etmesinin anlamı nedir?
İddianame böylece kamuoyuna mal oldu. Kamuoyu pek çok vahim olayı öğrendi, ayrıntılarını gördü. Artık bu iş kamuoyu nezdinde mahkûm olur.

Mahkeme’nin şike iddianamesini hızla açıklaması üzerine Meclis de aynı hızla sabaha karşı beşte şike yasasını onayladı. Böylece Meclis, yedi ayda içinde iki farklı şike yasası çıkarmış oldu. Meclis, yedi ay önce ilk şike yasasını niye çıkarmıştı? İlk şike yasasının çıkarılma amacı neydi?
İlk şike yasası 14 Nisan 2011’de yürürlüğe girdi. O tarihte bu yasa, spor sahalarında artan şiddet ve kargaşayı önlemeye yönelik olarak çıkarılmıştı.

Peki, şike yasası neden değiştirilmek istendi?
Sebebi çok açık. Devam etmekte olan bir şike operasyonu var. Fenerbahçe Spor Kulübü’nün başkanı, çok sayıda futbolcu, menajer, teknik direktör vs. bu şike operasyonunun içinde. Bu isimlerin gücü nedeniyle sürece müdahale edilmek istendi. Aslında Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın şike operasyonunda birinci isim olması, bu operasyonu duvara çarptırdı. Eğer Aziz Yıldırım şike operasyonunun içinde olmasaydı, yasanın değiştirilmesine asla ihtiyaç duyulmazdı. Bu yüzden, yeni şike kanunu, tümden bir Aziz Yıldırım kanunudur.

Aziz Yıldırım gerçekten bu kadar güçlü mü?
Evet. Onu güçlü kılan birkaç neden var. Bir, en kalabalık taraftarı olan kulübün başkanı olarak arkasında ciddi taraftar desteği var. Zaten ilk günden beri Aziz Yıldırım ve arkadaşları, ısrarla şike operasyonunun Fenerbahçe’ye yapıldığını söylüyorlar. Şike operasyonu, sanki Aziz Yıldırım’a değil de tüm kulübe yönelikmiş gibi bir algı oluşturmaya çalışıyorlar. Oysa bu operasyon Fenerbahçe’ye yönelik değil. Bu bir çete operasyonu. İçine kim girerse girer... Yıldırım’ı güçlü kılan ikinci neden de onun girift sermaye ilişkileri. Yıllardır NATO ihalelerine giren biri. Çok önemli, derin ilişkileri var. Bu yüzden, onu koruyucu tedbirler ânında devreye sokulabiliyor. Yoksa başka türlü, bütün siyasi partileri biraraya getirecek bir uzlaşma doğmazdı.

Ergenekon’da açığa çıkan derin ilişkilerden daha derin bir ilişkiye sahip olmak mümkün mü?
Şike soruşturması başladığında, “Operasyon derinleştirilirse Ergenekon’la ilintili çok önemli ipuçlarına ulaşılabilir” demiştim ben. Nitekim iddianameye yansıyan bazı gizli tanık ifadeleri bunu teyit ediyor.

Gizli tanıklar ne diyor?
Bazı ilişkilerle Ergenekon arasında bağlantılar kuruluyor. Mesela Bedrettin Dalan bugün Ergenekon’un sanığıdır. Kendisi şu anda Rusya’da dolaşıyor. Bakın... Şike davasında 93 sanık var. Bu 93 sanık arasında adı geçen önemli bir şahıs var ki, işte bu önemli şahıs, Belarus’a gidip, Bedrettin Dalan’a çanta içinde para götüren adamdır!

Dalan’a, çanta içinde para götüren muhasebecisi değil miydi?
O ayrı. Bugün şike operasyonunun sanıklarından biri, Dalan’ın yurtdışındaki
kaçak gezintisini finanse eden adamdır! Bu kişi elinde çanta dolusu parayla doğrudan Belarus’a gitti ve Dalan’a para verdi. Devletin kayıtlarında var bu! Bu kişi, şike davasında adı geçen 93 sanıktan biridir. 93 sanıktan önemli biri bu. Acaba bir insan, Ergenekon davasında yargılanırken yurtdışına kaçan böyle önemli bir zatı niye finanse etme ihtiyacını duyar?

Sizce niye ihtiyaç duyar?
İşte bu soru mutlaka cevaplanmalı. Şike operasyonunda gözaltına alınan veya tutuklanan bazı kişilerle Ergenekon arasındaki ilişkilerin çıkarılması için daha derin operasyonlara ihtiyaç var bu yüzden. Şike operasyonunun sürmesi gerekiyor. Sürdürülürse, Ergenekon’un önemli bir finansman ayağı çözülebilir.

Peki, bu şike yasasıyla operasyon sürdürülebilecek mi?
Bu yasayla şike operasyonu tümden bitecek ve Ergenekon’a uzanmayacak. Dolayısıyla ilişki kurulamayacak, Ergenekon’un en önemli finansman ayağı da çözülemeyecek.

Ergenekon’un finansman ayağı futbol mu?
Evet. Futbolda çok büyük para var. Türkiye’de kulüplerin yıllık bütçelerinin toplamı 600 milyon avro. Bu futbol endüstrisinin resmî yüzü. Bir de avanta, komisyon, şike, bahis, kara para aklama gibi çok karanlık ilişkiler ve işler var. Bu kadar karanlık bir düzen kendine devlet içindeki çetelerden ve Ergenekon dediğimiz derin unsurlardan destek bulmadan devam edemez. Emniyet, istihbarat, siyasetçi, gazeteci, işadamı gibi toplumda nüfuz kullanabilen her kesimle irtibatlı olmadan ve onlardan güç devşirmeden bu kirli işler asla süremez. İşte değiştirilen şike yasası, bu kirli iş ve ilişkileri açığa çıkarabilecek bir kanundu. Bundan rahatsız oldular ve yasayı değiştirttiler. Şikeyi çok basitleştirdiler. Oysa şikenin içinde her şey var.

Neler var?
Silah, şantaj, tehdit, baskı, 30-40 milyon dolarlık transferler, komisyonlar, dolandırıcılıklar var. Ayrıca maçın sonucuna bağlı olarak büyük bahisler, paralar dönüyor. Şikenin sonucunda bir takım şampiyon olabilir veya küme düşebilir, milyon dolarlar kazanabilir ya da kaybedebilir. Üstelik bazı kulüpler borsada halka açıklar. Şike sonucunda borsa değerleri hızla yükseliyor ya da düşüyor. Hisse alım satımlarından borsada da büyük paralar dönüyor.

Cumhurbaşkanı’nın vetosuna rağmen siyasi partiler niye böyle direndiler bu yasa konusunda?
Kulüplerin arkasında ciddi bir taraftar kitlesi var. Partiler, şike yasasını çıkarmazsak milyonlarca taraftarı olan kulüpleri karşımıza alırız kaygısıyla böyle davranmış olabilirler ama ben, bu kanun Meclis’ten geçsin diye Kulüpler Birliği Vakfı yöneticileriyle birlikte canhıraş çalışan bazı siyasetçilerin oy kaygısıyla değil, daha farklı ilişkilerin sonucu olarak böyle davrandıklarını düşünüyorum. Bu siyasetçilerin, parti yöneticilerini “futbol endüstrisi batabilir. Böyle giderse ligler biter. Kulüplerin bir kısmı iflas edecek” türünden yanlış bilgilerle ikna ettiklerini düşünüyorum.

Peki, bu yeni yasanın sonuçları ne olacak?
Bu şike yasasıyla futbolun temizlenmesi mümkün değil. Sporda Ergenekon cirit atmaya devam edecek. Ayrıca şike yasasında yaşananlar, devam eden Ergenekon ve Balyoz davalarına da emsal olabilir. Bizim AK Parti olarak tezimiz neydi? Biz devam eden bir soruşturmaya siyaseten müdahale etmek istemiyorduk. Yapılacak herhangi bir yasal düzenlemenin, yargıya müdahale gibi anlaşılacağını söylüyorduk. Ama şimdi ne yaptık? Şike operasyonu devam ederken kanun çıkardık. Balyoz’un ve Ergenekon’un arasındaki siyasiler, gazeteciler ve sivil toplum temsilcileri şimdi bize, “siz istediğiniz operasyona kanun çıkararak müdahale ediyorsunuz; buna da müdahale edin” diyecekler. Zaten bu beklenti, şike kanunu teklifi Adalet Komisyonu’nda görüşürken komisyonun raporuna da eklendi.

Ne eklendi?
Adalet Komisyonu raporuna, “Tüm siyasi partilerin bu düzenlemeyi mutabakatla geçirdiği gözönüne alındığında, uzun tutukluluk sürelerinin değiştirilmesi konusunda da aynı mutabakata varılabileceği yönünde bazı gelişmeler olabileceği gözlenmektedir” diye bir cümle konuldu. Ergenekon ve Balyoz davalarına müdahale edecek yeni yasaların önünün açılabileceğine dair işaret verildi.

Üç parti hiçbir konuda anlaşamazken şike yasasında anlaştılar. AKP’den yalnızca siz, Bülent Arınç, Hayati Yazıcı ve Taner Yıldız, yasanın değiştirilmesine karşı çıktınız. AKP’de bu yasaya karşı çıkan başka milletvekili olmadı mı
?
Konuştuğumuzda partinin üçte ikisi buna karşıydı. Cumhurbaşkanı’nın veto gerekçeleri doğrultusunda şike yasası değiştirilmeliydi. Ama olmadı. Oysa bu yasa referanduma götürülseydi kesinlikle halk bu yasayı reddederdi. Çünkü 20 milyon Fenerbahçe taraftarı çete operasyonlarına karşı değil ki! Çok dar bir fanatik grup başkanlarına bağlılık tutkusuyla eski şike yasasına karşı çıktılar.

AKP yöneticileri, halkın bu değişikliği desteklediğini mi düşünüyor?
Gerçek şu ki, parti tabanından da bu kanuna oy vermeyin diye çok büyük baskı geldi. Türkiye’nin her yanından milletvekillerini arayıp baskı yaptılar. Milletvekilleri çok zor durumdaydı. Parti disiplini olmasaydı ve oylama gizli olsaydı bu kanun asla geçmezdi. Üç partinin desteği olduğu halde 550 milletvekilinden sadece 284 milletvekili kabul oyu verdi bu yasaya.

Bu konuda parti yöneticileriyle görüştünüz mü?
Konuştuk tabii. Benim gördüğüm kadarıyla bu kanun aslında onların da içine çok fazla sinmedi. Ama kulüplere verilen sözü yerine getirme ihtiyacı hissettiler biraz.

Meclis yeni şike yasasını çıkarırken, mahkeme eski yasaya göre hazırlanan şike iddianamesini kabul etti. Şimdi şike davası nasıl yürüyecek?
İddianameyi kabul eden mahkeme bir durum değerlendirmesi yapacak. Çeteyi kendisine alacak ya da görevsizlik kararı verecek. Nasıl bir hukuki seyir izleneceğini bilmiyoruz. Çünkü şike ağır cezalık olmaktan çıktı ve özel yetkili mahkemelerden alındı. Oysa bu iddianameyi özel yetkili savcı ilk çıkan şike kanununa göre hazırladı.

Tekrar yeni bir iddianame mi hazırlanacak?
Evet. Belki birden fazla iddianame hazırlanacak. Çünkü yeni şike kanununa göre, bazı sanıklarla ilgili suçlamalar özel mahkemeden alınıp asliye cezaya ve sulh hukuka gidecek, yeni iddianameler hazırlanacak. Bakın... Yeni yasada iki kritik düzenleme var. Birincisi, şike ve diğer suçlar (bahis, şiddet, vs.), çete suçu olmaktan yani örgütlü suç olmaktan çıktı. Bu suçlar, asliye hukuk ve ceza mahkemelerinin konusu yapıldı. Bu tür suçların örgütlü suç kapsamından çıkarılması, çetelerle mücadeleyi zayıflatacak. Bu yasa Türkiye’ye çok zarar verecek.

Şike yasasındaki ikinci kritik değişiklik nedir peki?
Şike ve diğer suçların cezaları sembolik hale getirildi. Mesela şike suçunun cezası beş-12 yıldan bir-üç yıla indirildi. Diğer bazı suçlar da para cezasına çevrildi. Ayrıca, şike örgütlü suç kapsamından çıkıp, bireysel eylem olarak niteleneceği için, davalar birden fazla mahkemede de görülecek.

Bu nasıl bir sonuç yaratacak?
Şike operasyonu parçalanacak, küçülecek ve operasyon olmaktan çıkacak. Futbolda arınma süreci burada bitecek. Geçmiş olsun! Futbolda temizliğe veda ettik. İddianame iki ayrı çeteden bahsediyor. Biri ekonomik çıkar amaçlı örgüt. Bunun başında Aziz Yıldırım var. Diğeri silahlı suç örgütü. Onun başında Olgun Peker var. İddianameye göre, bu iki çete arasında işbirliği var. Olgun Peker’in soyadı aslında Aydın. Sedat Peker’e özenip soyadını değiştirmiş. Olgun Peker, Giresunspor’un başkanı. İddianameden, bir spor kulübünün mafyanın eline geçtiği anlaşılıyor. Zaten şu anda yönetimi mafyanın eline geçmiş birkaç önemli kulüp var. Birçok önemli kulüpte mafya tipi yapılar var. Şike kanunu değişmeseydi bu operasyon büyüyebilirdi ve daha başka kirli ilişkiler de deşifre edilebilirdi.

Peki, Aziz Yıldırım’ın durumu ne olacak sizce?
İddianamede Aziz Yıldırım hakkında 14 ayrı suçlama var. Biri, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesine göre çete liderliği. Geriye kalan on üç suç ise şike ve teşvik primiyle ilgili. Bu şike yasasıyla, şikenin cezası beş-12 yıldan bir-üç yıla indirildi. Bu arada bir başka kurnazlık daha yapıldı. Kaç tane şike suçu işlenmiş olursa olsun, hepsi için tek bir suç muamelesi yapılacak. Böylece on üç suçun tamamı tek suça indirilmiş olacak. Yani hâkim bu on üç suçu tek suç olarak işleme alacak

Ceza Kanunu’nun temel prensibine aykırı değil mi bu?
Ona Anayasa Mahkemesi karar verecek.

Aziz Yıldırım kaç yıl hapis istemiyle yargılanacak sizce?
Çete liderliği, iki-altı yıl arası hapis cezası öngörüyor. Şike suçunun hapis cezası da bir-üç yıl arasında. Demek ki Aziz Yıldırım üç yılla dokuz yıl arasında yargılanacak.

Futbolun içinde mafya var mı?
Kesinlikle var. Mafya, silah, çete olmadan bu kadar pis ve karanlık ilişkiyi, bahis ve şikeyi yürütemezsiniz. Çünkü yeri geldiğinde futbolcuyu, işadamını, menajeri tehdit edeceksiniz, güç kullanacaksınız. O gücü ancak karanlık adamlar üzerinden kullanabilirsiniz. Kaleci Rüştü’yü nasıl dövdüler hatırlayın. Gökdeniz’i, Ahmet Çakar’ı kurşunladılar. Erman Toroğlu’nu işinden attırdılar. Çok sayıda gazeteci baskıyla işinden oldu.

Mafyanın futboldaki gücü ne ölçüde?
Futbolda milyon dolarlar dönüyor. Bırakın galibiyet, yenilgi veya beraberliği, maçın skoru üzerine bile bahisler yapılıyor. Bir maçın dört-üç veya beş-dört biteceği bile ayarlanıyor ve böylece bahisteki rakam daha da arttırılıyor. Bütün bu kirli işler ve para trafiği...

Evet...
Bütün bu kirli işler ve para trafiği mafya olmadan yönetilemez. Zaten birçok kulüpte mafyayla işbirliği içinde olan karanlık adamlar yönetimlere çok daha kolay geliyor. Kulüp yöneticiliği bu karanlık ilişkilere meşruiyet kazandırıyor. Kulüp başkanı, kulüp yöneticisi, teknik direktör, kulüp sözcüsü vs. gibi meşru statülerle karanlık ilişkilerini daha kolay yürütüyorlar ve giderek daha büyük ve egemen bir güç haline geliyorlar. Arkalarında hemen sokağa dökülebilecek ciddi taraftar kitlesiyle futbolda ve kulüpte kendi iktidarlarını kuruyorlar. Taraftarları siyasilerin üzerine salabiliyorlar. Sizi iktidardan düşürürüz tehditleri savurabiliyorlar. Taraftar gücü inanılmaz bir güç tabii...

Mafya şike yasasından nasıl yararlanacak sizce?
Bazı ilişkiler deşifre olduğu için bir süre kontrollü gidilebilir ama zamanla olay tavsar ve eski düzen yine kurulur. Şike yasasıyla, bu ülkede üniformadan daha büyük bir gücün olduğunu gördük. Kendi yasalarını değiştirmeyi başardılar. On yıldır sürekli kan kaybeden ve son dönemde diz çöktürülen statüko, şike yasasıyla ilk galibiyetini aldı. AK Parti iktidara geldiği 2002’den beri statükoyla mücadele ediyor. Bu mücadelede ciddi kazanımlar elde edildi, Türkiye’nin demokratik dönüşümlü büyük ölçüde sağlandı ama bu şike kanunuyla statüko kazandı ve ilk galibiyetini aldı.

Siz kulüp yöneticilerinin gelip parlamentoda lobi çalışması yaptığını açıkladınız. Neler yaptılar?
Bunlar birkaç aydır bütün partileri tek tek ziyaret ediyorlar. Temsilcilerle görüşüyorlar. Bize gelip, “bakın muhalefet hazır, siz de hazır mısınız?” diyorlar. Sonra onlara gidip, “iktidar partisi hazır, siz de hazır mısınız?” diyorlar. Böyle bir oyun kurdular. Ayrıca hem teklifin hazırlanmasında hem de teklifin Meclis’te görüşülmesi esnasında siyasetçileri birebir markaja aldılar. Aynı futbol sahasındaki gibi. Hatta Adalet Komisyonu’na da geldiler. Komisyon’da değişiklik önergesi vermek isteyen vekillerin koluna girerek, onlara sarılarak önerge vermelerini bile engellediler. Genel Kurul safhasında da irtibatlı oldukları milletvekilleri üzerinden bu markaja devam ettiler. Maalesef bu kanun ilk böyle çıktı! Cumhurbaşkanı’nın vetosundan sonra da ikinci kez sabaha karşı beşte Meclis’ten geçirildi.

Kulüpler neden şikeyi cezanın daha az olmasını istediler?
Şike operasyonunda gözaltına alınan ya da tutuklanan sanıkların önemli bölümü bugün şikeden yargılanıyor. “Cezayı azaltırsak, şike sanıklarını kurtarırız” diye düşündüler. Ayrıca eski yasa yürürlükte oldukça, bu operasyon burada kalamazdı. Operasyon genişleyecek ve başka isimler de operasyona dâhil olacaktı. Şimdi bu şike yasasıyla hem mevcut sanıkları hem de geleceği kurtardılar. Yani operasyona dâhil olacak yeni isimleri de kurtardılar. Şike operasyonunun daha da büyüme ihtimali vardı, bu ihtimali ortadan kaldırdılar.

Gül’ün Anayasa Mahkemesi’ne gitme ihtimali var mı?
Gidebilir. Cumhurbaşkanı’nın yasayı incelemek için on beş günlük süresi var.

Bu yasaya karşı çıktığınız için tehdit aldınız mı?
Ben Ergenekon sürecinde de tehdit almıştım. Kürt Ergenekonu kitabım çıktıktan sonra da PKK’dan tehdit aldım. Şimdi şikeyle ilgili çıkışlarımdan dolayı tehditler alıyorum. Üçünü kıyaslarsam, en fazla tehdidi şikeyle ilgili çıkışımdan sonra aldım.

8 Aralık 2011 Perşembe

Suriye Sendromundaki Müslümanlar


Nevzuhur Bir Hastalık: Post-Baas Sendromu
08 Aralık 2011
Kenan Alpay

Bir gün gelip de Müslümanların Suriye Baas’ıyla imtihan olacağı kimin aklına gelirdi? Aramızdan Müslümanların geleceğini baba-oğul Esedlerin başında bulunduğu 50 yıllık Baas cuntasına sarılmakta görenlerin çıkabileceğini düşünür müydük hiç? Ama hayat böyle bir imtihan sahası ve kimin ne zaman neyle sınanacağı belli olmuyor.
Suriye’de şehirler tanklarla kuşatılmış, top ateşleri altında yıkılıyor. Daha dün 50’den fazla insanın işkenceden teşhis edilemeyen cesedi morglara taşındı. Ölüm, işkence, tecavüz, kayıp, sürgün, yıkım gibi her türlü zulümle maruf bir rejimin yıkılmasının ardından ne gelir soruları bazı Müslüman zihinleri de felç etmiş durumda.
İslami camiada “Post Baas Sendromu” diye akıl almaz bir hastalık yaygınlaşıyor. Baas’ın yıkılmasına ne kadar bir zaman kaldı bilemiyoruz fakat Baas yıkılmadan önce burada bazı Müslümanların hayalleri, ümitleri garip bir yıkım havasına girmiş durumda. Abartılmış bir ‘kötü gelecek korkusu’ üzerinden yarım asırlık bir cinayet, işkence ve yolsuzluk şebekesine ısrarla sarılan böylesi bir zihin yapısının normal işleyişe sahip olduğunu söyleyemeyiz.
Kimse çıkıp da açıkça Baas’a sahip çıkamıyor elbet! İşlediği cinayetleri de açıkça savunan yok. Her şey “ama, fakat, uzun vade, strateji” gibi kelimelerle ehven hale geliyor, meşruiyete kavuşuyor. Öteden beri sağ-muhafazakâr çevrelerin klasik komplocu tezlerini eleştirenlerin son yıllarda şimdilerde sol-sosyalist ve Kemalist çevrelerden devşirilen komplo teorileriyle yol almaya çalışma gayretinde olması çok tuhaf. Siyasal ve toplumsal alanda meydana çıkan hemen her gelişmeyi Yahudi, mason, dönme faktörlerine bağlayarak izah etmeye çalışan mantalitenin geçmişte bizi ne gibi derin açmazlara sürüklediği apaçık ortada. Fakat buna rağmen şimdilerde her gelişmeyi emperyalist planlara, neo-liberal saldırılara, küresel tuzaklara indirgeyen fasit şablonun müşterileri arasında Müslümanların oranı garip ama azımsanamayacak kadar fazla.
Sadece İslami cemaat ve hareketlere değil neredeyse kendilerine dahi güven duymaktan imtina eden bir ruh hali musallat olmuş bazı Müslümanlara. Zulme başkaldırmayı, despot iktidarlara direnmeyi, zorba rejimleri alt etmeyi Müslümanlara yakıştıramayan bu ruh halinin rahatlıkla enformatik bir cehalete saplandığını söyleyebiliriz. Enformatik manipülasyonlara açık olanların, kanıyla, canıyla bedel ödeyen Suriyeli kardeşlerimizi de manipülasyona hatta güdülmeye müsait görmelerinde elbet şaşılacak bir şey yok.
Hizipçi, mezhepçi takıntılar ise Suriye meselesine bakışta ortaya çıkan hastalığı en çok azdıran amil. İranve Hizbullah’ın açıkça direniş cephesi adına Baas’ı destekleyen, buna karşın İhvan-ı Müslimin ağırlıklı muhalefeti ABD ve İsrail’in oyununa gelmekle suçlayan tavrı çok belirleyici oldu. Suriye’ye İran ve Hizbullah’ın stratejik hesapları bağlamında yaklaşanların Baas katliamlarına mazeret bulması pek zor olmadı. İşe Suriye muhalefetini itibarsızlaştırarak başlamak bu gibi durumlarda en çok tercih edilen yoldu.
Kimi zaman Suriye muhalefetine bilinmeyen diyarlardan ithal edilmiş tuhaf varlıklar muamelesi yapıldı. Başı kim, sonu kim bilinmiyormuş. Kimi zaman da muhalif platforma dâhil olan liberal-batıcı tipler öne çıkarılarak BOP’un işbirlikçisi, neo-liberal saldırıların taşeronu muamelesi yapıldı. Neden? Çünkü İran ve Hizbullah Suriye’de bir rejim değişikliğine kesinlikle karşı çıkıyor. Kendi bekalarını, geleceklerini adeta Baas’ın varlığına bağlamışlar. Bu Baas bağımlılığının İran ve Hizbullah için ne kadar hayati olduğunu tam olarak bilemeyiz ama Suriye halkı için tereddütsüz öldürücüdür.
Zalim ve katil bir rejime üstelik de Müslümanların dökülen kanları pahasına bel bağlamak, destek olmak stratejik açıdan, uluslararası dengeler açısından çok şey ifade ediyor olabilir. Ancak İslam’ın bize öğretip kazandırmak istediği adalet ve merhamet pratiği açısından bu hesapların doğruluk, iyilik ve güzellikle hiçbir alakası kurulamaz.
Bizim için itikadi ve ahlaki ilkeler stratejik çıkarlardan önce gelir, gelmelidir. İran ve Hizbullah’ın ‘basiretsiz’ politikalarına eklemlenerek “Batı’nın dolmuşuna binmeye kimin gönlü varsa Baas’ın gidişine onlar yol yapar.” palavrasına kanıp Baas cuntasının cinayetlerine ortak olamayız. Suriye Baas’ına karşı savaşan Müslümanların kanları ve canları, Saddam’ın Baas’ıyla savaşan İran İslam Cumhuriyeti’nden daha az değerli değildir.
Suriyeli kardeşlerimizin kanları Siyonist İsrail işgaline karşı savaşan Hizbullah savaşçılarının mübarek kanlarından neden ve nasıl daha değersiz sayılabilir ki? İşte bunun için İran ve Suudi Arabistan’ın, ABD ve Rusya’nın stratejik rekabetine Suriyeli kardeşlerimizi kurban etmeye niyetimiz yok.

-------------

Kenan Alpay'ın değerlendirmelerine katılmamak mümkün mü?

Selahaddin'in Ağırlığında Ezilmek: Tozkoparan


Kitabın Adı: Tozkoparan (Bir Selahaddin Eyyubi Romanı)
Yayınevi: İthaki
Yazarı: Thorvald Steen
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 7 Aralık 2011 – İstanbul

Hiç kimse bizim anlaşmalara sadık kalmadığımızı söyleyemeyecek. Hristiyanlar bizim onlara ne kadar iyi davrandığımızı her yerde hatırlayacaklar. Şimdi olmasa bile gelecekte böyle olacak. (sh. 141)

Açıkçası "Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri" kitabından sonra Selahaddin ile ilgili olduğunu bildiğim "Tozkoparan" romanını okuma ihtiyacı hissetmiştim. Nicedir de bu kitabı okuyup araya sıkıştırmak istemiştim. Ama hayalkırıklığına uğramadım diyemem. Derinliği olmayan bir Selahaddin romanı, aynı zamanda hiç alakası olmayan bir aldatma hikayesi. Norveçli bir şair, İngiliz bir hanım gazeteci ile gayr-i ahlaki bir kaçamak ve bu olayın paralelinde (kaçamakları Şam'da geçiyor) Selahaddin Eyyubi hikayesi.
Kitap, önemli bir karakterin ağırlığını kaldıramamış, yazar bu konuda pasif kalmış. Batı kültürünün etkisi ile Doğu'nun önemli bir kahramanını kendi gayr-i ahlaki ilişkisine paravan olarak kullanmış. Kısaca tutmadım, tavsiye de etmiyorum... Kitaptan alıntılanacak önemli bir pasaj da görmüyorum...

Kitabın Arka Kapağı:
İskender'den Arslan Yürekli Richard'a, Haçlı Ordularından Napolean'a, Hitler'e ve modern zamanlarda ABD'ye varıncaya dek defalarca topyekün saldırılara ve istilalara maruz kalmış, direnen ve bağışlayan Doğunun ya da Selahaddin Eyyubi'nin destanı... 


Ünlü Norveçli yazar Thorvald Steen, Tozkoparan'da, hem kendi yazgısını hem de yaşadığı iklimlerin yazgısını reddeden, barışçı ve bağışlayıcı Selahaddin Eyyubi'nin destansı yaşamını, oryantalist klişelere saplanmadan, tüm gerçekliğiyle ve ustalıkla betimlemektedir. ABD'nin Irak işgalinin ertesinde yolu Şam'a düşen Norveçli bir yazarın öyküsüyle başlayan ve tarihin derinliklerine uzanan Tozkoparan, gerilim ve karşıtlıkları ustaca kullanarak Norveçli yazarın öyküsüyle Müslüman kumandanın yaşamını iç içe geçirmekte, geçmişin bugüne egemen olduğu tarihsel bir kesiti modern bir öyküyle harmanlamaktadır. 

Tozkoparan, Steen'in yazarlığında yeni bir aşama. Yazar bu romanıyla, belki de hiç olmadığı kadar olgun, güçlü ve orijinal. Bu nedenle sanırım Tozkoparan, Steen'in gerçek anlamda Türkiye okuyucusuyla da buluşmasının eseri olacak.
 

5 Aralık 2011 Pazartesi

Dersim'de Ne Oldu Öyle ?


Dersim olayı birden bire gündemimize girdi. Ben de bu olay ile ilgili en ufak bir bilgiye sahip değildim. Sadece Dersim isyanı ve bu isyanın bastırılması, o kadar. Ama televizyonları izledikçe, tarihçileri dinledikçe, mağdurların ifadelerini duydukça, Aman Allah'ım dedim. Orda bir şeyler oldu, ama ne? Bu sorunun cevabını araştırmaya girdiğim sıralarda Başbakan Tayyip Erdoğan'ın özrü geldi. Bu olay biraz daha meseleyi araştırmama vesile oldu. Sonuç itibari ile sorularla ve cevaplarla bir bilgi dağarcığı oluşturmaya çalıştım. Son derece yüzeysel de olsa, detaylara boğmamaya gayret ettiğim bir çalışma oldu. Hatalar tamamen bana aittir, doğrular da tarihsel gerçekler olsa gerek. Umulur ki bir faydası olsun.

SORULAR VE CEVAPLARLA DERSİM OLAYI

Dersim Olayı Nereden Çıktı?
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "Kürt Açılımı" daha sonra "Demokratik Açılım"ı gündeme aldığı bir ortamda "ANALAR AĞLAMASIN" sözünü söylemesi ve duygusal yoldan bu işi kotarması üzerine, o zamanın CHP milletvekili ve eski bürokrat ONUR ÖYMEN'in 2009 senesinin sonlarında, TBMM'de açılıma destek vermemek için söylediği "Dersim'de analar ağlamadı mı? ifadesi ile...
Diğer en güncel hadise de şu an CHP milletvekili HÜSEYİN AYGÜN'ün Zaman gazetesi'ne verdiği röportajda kullandığı: "Dersim katliamından devletin, CHP'nin ve Atatürk'ün haberi vardı" ifadelerinden sonra... Zaman gazetesindeki şok ifadelerin orjinal hali: Hüseyin Aygün, kayıtta da görüleceği gibi "Dersim'de kanlı şekilde bir katliam sergilenmesinde sorumlu kimdir?" soruma "Bana göre Türkiye Cumhuriyeti devletidir, önce öyle söyleyeyim. Tabiî ki sonra CHP'dir" ifadelerini kullanıyor.

Dersim neresidir? Tunceli neresidir?
Dersim, bugün Tunceli olarak bilinen ilin kendisi ve etrafından müteşekkil bir alandır. Tamamen dağlık ve sarp bir bölgedir. Bölge olarak Dersim ismi nitelendirilirken, 1937'den önce TUNÇ ELİ operasyon/harekatından da esinlenerek bölge isminden ziyade şehir Tunceli olarak değiştirilmiştir. Tarih: Ocak 1936. Dersim ismi silinmeye çalışılmıştır.

O bölgede yaşayan insanlar kimdir, necidir?
Dersim bölgesinde yaşayan insanların çok büyük bir bölümü alevi ve kızılbaş inancını benimsemiş, Zazaca konuşan Zazalar, Kürtçe konuşan Kürtler, Türkmenler, Hristiyan Ermenilerdir.

Alevi ve Kızılbaş nedir?
Kabaca Alevi'lik Hz. Ali'yi seven ve onu yer yer ilahlaştıran, destanlarla, hikayelerle, masallarla, uydurma sözlerle bahane eden inanç insanları. Kızılbaş'da yaygın görüşe göre, Şah İsmail zamanında alevilerin başlarına kızıl bir bağcık bağlaması sonucu söyledikleri benzer kimliğin diğer adı.

Şah İsmail ile ilgili olarak ne söylenebilir?
Şah İsmail İran'da hüküm süren Safavi (Alevi) tek devletin lideri. Sünnilere karşı acımasız katliamlar gerçekleştirmiş bir zalim. Osmanlı Devleti ile iktidar mücadelesi verdiğinde de Dersim Bölgesi alevilerinden destek almış ve Yavuz Sultan'a karşı Çaldıran'da savaşmış ve yenilmiştir. Aynı şekilde Yavuz Sultan Selim de alevilere karşı büyük katliamlar yapmış, hak hukuk tanımamış, sünni olmasına rağmen "bir kavme olan kininiz sizi adaletsizlikten ayırmasın" ayeti kerimesini ayaklar altına almış bir Osmanlı padişahıdır. Oğlu da Kanuni Sultan Selim'dir.

Dersim'de Katliam mı, Soykırım mı oldu?
İlk önce şu soruya cevap verelim. Soykırım nedir?
Soykırım, bir grup insanın tamamını veya bir kısmını yok etmeyi amaçlayan birtakım eylemlerin her biridir, bu yok etme maksadı soykırımı diğer insanlık karşıtı suçlardan ayırır.
Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü’nün 6. maddesi, 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesinde tanımlanan soykırım suçunu yargılama yetkisini Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne vermiştir. Bu tanımlama uluslararası örf ve adet hukukunun bir parçası olarak kabul edilmiştir, bu nedenle Soykırım Sözleşmesini onaylamış olsun olmasın, tüm devletler için bağlayıcıdır. Ruanda ve Eski Yugoslavya için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemelerinin Statüleri de aynı tanımlamayı kullanmışlardır.
Soykırımın kanıtlanması için ne gereklidir?
Bir grubu tamamen veya kısmen yok etme amacının suçun temel unsuru olmasıyla birlikte, eylemlerin arkasındaki niyetin ve güdülerin kesin bir kanıtını bulmak hem çok önemli hem de genellikle çok zordur
Şimdi sorumuzun cevabını verebiliriz: Evet bir soykırımdır.

Dersim'de İsyan'ı diye bildiğimiz olay, isyan mıdır gerçekten?
Dersim'de resmi tarihin bize anlattığı yalanlardan bir yalandır isyan. Dersim'de isyan olmamıştır. Yani eline silah alma, bir hedef bir program ekseninde planlı şekilde bir ayaklanma ve planlara uygun hedeflere ulaşma perspektifi yok. Dersim'de örgütlenme de yok. Dolayısıyla, Dersim'de siyasal talepleri olan programa bağlanmış bir yasal hareket olmadığından örgüt olmadığından hiçbir zaman bir isyan iddiası ileri sürülemez. Ordu bir bölgeye askeri harekat yaptığında insanların bir kısmı kendilerini korumak içgüdüsü ile hareket etmiştir. O dönem Türkiye'nin pek çok yerinde asayiş olayları var.
Dersim isyanı, icat edilmiş bir şeydir, Dersim isyanı yoktur. Çünkü dönemin resmi belgelerinde ve yazışmalarında, anı kitaplarında, mağdurların tanıklıklarında böyle bir şey olmamıştır.

Neden bu olaylar oldu, nedir o bölge ahalisinin suçu?
a. Bölge dağlık, sarp ve ormanlık bir bölge, herhangi bir devlet otoritesinin ulaşmasında doğal bir kale vazifesi görüyor.

b. O bölgenin insanları, bu doğal ortamın da imkanları ile kendi (batıl) inançlarını yaşayan, dini liderleri olan, devlet otoritesini tanımayıp vergi vermek istemeyen, kimseye de karışmayan, mazlumlara da sahip çıkmaya çalışan, özellikle ermeni soykırımından kaçanları da barındıran, insanlar. Adı konulmamış bir kendiliğinden ve bölgenin şartlarından kaynaklanan otonom bir yapılanmadır ordaki durum.

c. Cumhuriyet rejimi de bütün ülke sathında yaşayan insanları Türkçe konuşan Türkler, dinin temellerinden arındırılmış ve sadece adı sünni-Türk bir anlayışa sahip din mensupları, medeniyet olarak lanse edilen batının değerlerinin bütün herkese zorla adaptasyonun sağlandığı şekilci insanlar oluşturmak kısaca asimilasyon.
Çok kabaca tarif ettiğimiz bu şekle girmeyen bütün etkenlerin zorla bu şekle büründürülmesi. Dersim'de olan da bu zorla medenileştirmeye ve Türkleştirmeye direnen köylü, cahil, bedevi, çapulcu, yol kesen, insanların (çıban başı) yola getirilmesine isyan düzeyinde olmayan pasif direnç. Bu ağır asimilasyon süreci 1950'lere kadar ağır bir şekilde sürüyor, 1990'lara kadar dozajı düşük de olsa devam ediyor, günümüzde de yavaş yavaş kırılıyor.

İngiliz parmağı var deniyor?
Dr. Nuri Dersimi Koçkiri ayaklanmasında aktif yer almış, Kürt Teali Cemiyeti üyesi ve Kürtlerin bağımsızlığını savunan birisi. İngilizlere yazılmış bir mektup var ve Seyid Rıza adına, fakat bu mektubu Seyit Rıza yazmamıştır, Dersim Generali Seyid Rıza olarak görünen bu mektup gerçek dışıdır. Zaten Dersim halkı da bu adamın kanaatlerini paylaşmamıştır.

Koçgiri ismi zikrediliyor, bu konu hakkında ne diyebiliriz?
Koçgiri bugün Sivas'a bağlı İmranlı'dır. Eski ismi Koçgiri'dir. Orda da Dersim benzeri büyük katliamlar yaşanmış, halk kırılmıştır. Fakat oranın Dersim'den farkı, bir direniş sözkonusu, isyan niteliklerine haiz oluşu...

Sizin kaynaklarınız ne kadar güvenlidir?
Tanıklar, halkın şahitliği, yaşayan tarih, yeterlidir...

Süreç Nasıl Başlıyor?
Dersim 1938 katliamına varan dönem en genç 1925'te başlamıştır, 13 yıl boyunca sürmüştür. Bu arada sayısız plan ve rapor hazırlanmıştır. Bu planlar daha Osmanlı, Abdulhamit zamanında yapılmaya başlanmıştır. Askeri ve sivil raporlar, başbakanların gezileri. Genelkurmay Başkanının Dersim, Erzincan gezileri olmuştur. Bütün bu dönemin sonunda alınan karar imha ve asimilasyondur. Ne yazık ki barışçıl bir yol denenmemiştir. Bu bölgede yaşayan insanların katliam yöntemi ile değil daha insancıl yöntemlerle ikna edilebileceğini söyleyen raporlar da vardır fakat bu raporlar devletin ileri gelenleri tarafından kaale alınmamıştır.

Hiç olumlu rapor yazarak katliamın dışında seçenek sunan olmamış mı?
Evet olmuş, Cumhuriyet dönemi valilerinden Cemal Bardakçı, o bölgeye şefkatle ve sabırla yaklaşıldığı taktirde devlet otoritesine tabi olabileceği tezini savunmuş fakat devletin şahin kanadı (ittihat ve terakki, Fevzi Çakmak'ın görüşü) katliama giden yolu açmıştır.

Dersim'e Osmanlı Döneminde Harekat Yapılmış mıdır?
İç işleri bakanı Şükrü Kaya 1935'deki konuşmasında Son Osmanlı zamanında 11 harekat yapılmıştır, diyor. 1876'dan Cumhuriyetin kuruluşuna kadar.
Kuyucu Murat Paşa: "Alevilerin kellelerinden kuleler yapıp, hepsini ateş çukurlarına atılması" gerektiğini söyleyen bir alevi avcısı

Ne olmuştur 1925'de ve Sonrasında kademe kademe
İlk önce iskan kanunu çıkmıştır. Yani bu kanunla Dersim bölgesinde yaşayan insanların bir kısmı batı illerine göç ettirilmiş, batıda yaşayanlar da o bölgelere getirilerek asimilasyon süreci başlatılmıştır.

Halk silahlı değil miydi?
Tunceli komutanı, valisi, general Abdullah Alpdoğan 1936 yılında halktan tüm silahları teslim etmesini istemiş ve yaklaşık 9000 silah teslim edilmiştir.

Peki orduyu oraya çeken isyan benzeri kalkışmalar olmamış mıdır?
Genelkurmay kayıtlarında  3 olay zikredilir, 1937 mart ayı karakol baskını, bir ay sonra köprü baskını, 1938'de de Ovacık bölgesinde 6 askerin öldürülmesi. Katliama gerekçe sadece bu 3 olay. O günün Türkiye'sinde her tarafta bu ve buna benzer olaylar olduğunu düşününce... Bu bile olsa silahlı insanları bulmak yerine halk katliama tabi tutulmaz, şehirler ve köyler yakılıp yıkılmazlar.

Bu olayların sonucunda taraflar olarak kaç kişi ölmüştür?
Asker'den 100 küsür, halktan resmi rakamla 14000 küsür.

İlk harekat ne zaman ve nasıl başlamıştır ve nasıl bitmiştir?
1937 yılında başbakan İsmet İnönü, ordu Dersim'e yaklaşıyor, elinde silah bulunan bir grup insan Kahmut köprüsünü yakıyor, devlet de bunu bahane ederek giriyor. Seyit Rıza Eylül ayında Erzincan'a askeri birliklere giderek görüşmelerde bulunmak için gidiyor. Daha fazla kan dökülmesin diye görüşmelerde bulunmak için giden Seyit Rıza ve arkadaşlarını alelacele yakalıyorlar. Hukuk dışı yöntemler uygulanarak ve kendilerine hiçbir şey olmayacağı sözüne rağmen, Seyit Rıza yanındakilerle beraber idam ediliyor ve ilk harekat bitiyor.

Atatürk gelmiş miydi o dönem?
Evet, Seyit Rıza, oğlu ve yanındaki önde gelenler Atatürk gelmeden alınan talimatlar gereği, halkın Atatürk'den idamların önüne geçmesini isteyeceklerinden dolayı savcı da değiştirilerek hemen idam ediliyorlar. Ve o meşhur konuşma yapılır: Ayıptır, yazıktır, günahtır... Nerdeee, kime diyorsun...

Birinci harekat bitmiş, ikinci harekat neden?
Mantık çerçevesi içerisinde bunun hiçbir açıklaması yok. Zaten katliam olarak bilinen gerçekler 1. harekatda değil, ikinci harekatta yapılmıştır. 1. Harekatın en can alıcı olayı, Seyit Rıza ve oğlunun, yanındakilerle beraber hukuksuz asılmasıdır. İkinci harekat başlamadan ilk önce başbakan değiştiriliyor ve çok daha sertlik yanlısı Celal Bayar başbakan oluyor. Daha sonra havadan ve karadan birlikler girilmedik köy, aşılmadık tepe bırakmamak ve programlı bir şekilde ellerindeki programa da sadık kalarak yakıp yıkıyorlar.

İlk önce kimler hedefte yer alıyor?
Oranın önderlerini, seyitlerini, şıhlarını, pirlerini öldürüyorlar. Köylere girdiklerinde direniş görmüyorlar, çünkü köylüler silahsız ve toptan bir imhanın olabileceğini akıllarına getirmiyorlar.

Gerçekten kadınlar, cocuklar öldürülmüş müdür?
Evet, kadınlar, çocuklar, hamile kadınlar, öldürülmüştür.

Kaç kişi öldürüldü resmi rakam hariç?
Oranın kanaatlerine göre 30 bine yakın kişi öldürülmüş. Tanıkların yaptıkları söyleşilerdeki ifadelerden biri: Munzur suyu bir kaç hafta kan aktı. Suyun üzerinde, çocuk, kadın, erkek, yaşlı, bebek cesetleri yüzüyordu.

Mağara olayları nedir?
Türkiye'de o dönemde öldürücü gazlar vardı, tanıklar ve İhsan Sabri Çağlayangil'in ifadesi: Mağaralara insanlar girdi, onları fareler gibi öldürdük, demiştir.

Katliamdan sonraki sürgün hadisesi nedir?
18000 civarında insan batı illerine sürgün edilmiştir. Asimilasyonun daniskası


Çekirdek ailenin parçalanması ne demek?
6 kişilik bir aile düşünün, parçalayarak gönderiliyor. Annesi babası öldürülen küçük kızların subaylara gönderilmesi de var.

Katliam örneklerinden bahsedildiğinde ne denebilir.
Örnek: Çocuklar ayrılıyor, kadınlar ayrılıyor, erkekler ayrılıyor. Bir daire haline getiriliyor ve çocuklar bu insanların arasına konuyor. Makineli tüfeklerle taranıyor, daha sonra asker canlı kalıp kalmadığını öğrenmek için süngülerle kontrol yapıyor, süngülerle katlediyor.
Örnek: Mağaralara sığınmıştık, anne sütü ile beslenen bir bebeğin ağlaması sonucu askerler bizim yerimizi keşfetti, hepimizi çıkarttı ve öldürdü.

Travma nasıl atlatılıyor?
100 bine yakın nüfusun 30000 i katlediliyor, 18000i sürgün ediliyor ve batıya gönderiliyor, geri kalanları da hayatlarına bir şekilde devam etmenin yollarını arıyorlar.

Hâla korkan var mı?
Maalesef var, çocuğu Almanya'da olanlar çocukları adına korkuyorlar, başına bir şey geleceği endişesi olanlar var.

Dönemin Basını nasıl algılıyor?
Dönemin basını bunu isyan olarak ele alıyor, oranın katliamı ile ilgili hiçbir şey konuşulmuyor, yasaklanıyor, oranın insanları potansiyel suçlu olarak algılanıyor. Barbaros Baykara gibi cumhuriyet romancıları, olayları temize çıkarıcı ve tarihi çarpıtıcı romanlar yazarak meşrulaştırıyor. Cumhuriyet gazetesi, Yunus Nadi gibi kemalistler çok vahim yazılar yazıyorlar.

Sabiha Gökçen hakkında ne denilebilir?
Atatürk'ün manevi kızı, aynı zamanda ilk kadın pilot, Dersim katliamında bombalamada bulunan isimdir. Enteresandır, katliamı gerçekleştiren isimler Tunceli bölgesinde sokak adı, okul adı vs. yerlerde yer almaktadırlar. Şimdi şimdi değiştiriliyor. İşkencenin değişik hali herhalde.

Tunceli halkı Atatürk'ü sever mi?
Bir kısmı sever, bir kısmı da sevmez. Sevenler Atatürk'ün bu katliamdan sorumlu olmadığını, hasta yatağında olduğunu söyleyenlerdir veya buna kendini inandırmışlardır, onun böyle bir katliama izin verebileceği duygusuna sahip değildirler, sevmeyenler ise: Gerçekte onun da bu işin içinde olduğunu bilenlerdir. Süreç 1925'de başladığından itibaren devletin başında Atatürk'ün olduğu gerçeği yadsınamaz bir gerçektir. Var olabilmek adına kendilerini psikolojik olarak savunma refleksi olarak görmek lazım. Stokolm sendromu bu olsa gerek. Celladına saygı duyarak var olmaya çalışmak!

Katliam'ın sorumluları olarak o zaman devlet görevlileri kimlerdir?
Cumhurbaşkanı Atatürk, başbakan Celal Bayar, Gn. Kurmay Başkanı: Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Ragıp Gümüşpala, Adnan Menderes... 1938 katliamı Kemalist yönetim tarafından, başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk devletinin kurucuları tarafından önceden planlanıp gerçekleştirildi.
Bu kırımın önceden planlanan bilinçli bir stratejinin sonucu olduğunun kanıtları 19. yüzyıl sonlarından beri hazırlanan Dersim Raporları’nda, Türk istihbarat teşkilatı MAH’ın ve askeri müfettişliklerin raporlarında, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda, Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı yayınında, Meclis konuşmaları ve dönemin Türk basınında yeralan haber ve yazılarda apaçık sergilenmektedirler

İhsan Sabri Çağlayangil kimdir, anılarında ne demiştir, kim o röportajı yapmıştır?
İhsan Sabri Çağlayangil o dönemin yetkililerindendir. Kemal Kılıçdaroğlu onunla röportaj yapmıştır (Hüseyin Aygün'ün tv'de yaptığı açıklama), "Mağaralara doldurduk, fareler gibi öldürdük"

1947 Yılı ne çağrıştırıyor?
İskan yasasında değişiklik yapılarak, Batı'ya zorla göç ettirilen insanlara dönüş yolu açılıyor.

Yasak Bölgelerden bahsediliyor, nedir bunun aslı?
Dersim, 1938’de bir soykırımla ve toplu sürgünlerle düşürüldü ve adı da daha 1936 yılından itibaren Tunceli olarak değiştirilip başında askeri sömürge valileri olan olağanüstü bir rejimle yönetilmeye başlandı. 1938 Eylül’üne gelindiğinde toplu direniş bastırılmış, bütün Dersim TC hükümeti tarafından 10 yıl için (1938-48) “Yasak Bölge“ ilan edilmiştir.
Bu 10 yıllık programa dördüncü harekat denebilir Bu zaman zarfında yoğun bir Türkleştirme programı uygulanır. Resmi ağızlar Dersim meselesinin bittiğini ilan ederse de dağlara sığınanların oluşturduğu gerilla birimlerinin (yerel dilde Qol) mücadelesi 1946 affına dek sürer.



Hüseyin Aygün kıvırdı mı?
29/11/11 tarihinde CNN Türk'de "Tarafsız Bölge" programında, Zaman'da yapmış olduğu röportajda eklemeler olduğunu söyledi. Zaman da buna hemen röportajın metnini ve ses kaydını yayınlayarak cevap verdi. Olayı sadece CHP ve Atatürk'le sınırlanmasından rahatsızlık duymuş olmalı ki, dönemin şartları, konjonktür, devlet aygıtının tam oturmaması, vs. etkenleri hafifletici unsurlar olarak sanki sunma çabası içerisine girmiş durumda. Bu halde Hüseyin Aygün kıvırdı diyebiliriz.
CHP'ye girmesinin sebebi olarak da Dersim olayı ile ilgili değil, sola ve sosyalizme inandığından dolayı girdi.

Not: Faydalı olabileceğine inandığım Dersim ile ilgili program adresi:


1937-38 KATLİAMININ KRONOLOJİSİ

25 Aralık 1935
Tunceli Kanunu çıkarıldı ve Dersim adı Tunceli olarak değiştirildi.

6 Ocak 1936
Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu ve başına sömürge valisi yetkileriyle General Abdullah Alpdoğan atandı. Dersim’de stratejik merkezlerde kışla ve karakol inşaasına başlandı. Ardından gelen karakol baskınlarının nedeni işgal ve soykırım hazırlıklarını önlemekti.

1937 YILI OLAYLARI (İSMET İNÖNÜ'NÜN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİ
20/22 Mart 1937 (Kahmut Olayı)
1936‘da başlatılıp kış nedeniyle ara verilen kışla-karakol inşaası 1937 Mart’ında devam ettirilince, kesintiye uğrayan direniş de Karakol baskınları tarzında yeniden başladı. S. Rıza’nın köyü ve çevresi bombalandı. Türk askeri kaynakları ve Dersim’in hafızasının kaydettiği 1937 yılının ilk olayı 20-21 veya 21-22 Mart 1937 gecesi saat 11‘de Pah-Kahmut bucaklarını bağlayan Harçik Suyu üzerindeki tahta köprünün Demenanlılar ve Haydaranlılar tarafından yakılması ve civardaki karakola baskındır. Naşit Uluğ’a göre Dersimli büyük eylemleri genellikle 22 Mart sabahı başlatır, çünkü bu tarih güneşe tapılan devirlerden kalma bir inanç gereği kutsaldır, ilkbaharın da başlangıcıdır. Onun sözünü ettiği Dersim takvimindeki Newe Marti olmalıdır.

26-27 Mart veya 26 Nisan 1937
Seyit Rıza’nın oğlu Bıra İbrahim (Bava), babası adına askeri harekatın durdurulmasını talep etmek üzere gittiği Hozat dönüşünde Kırğan köyü Deşt’te misafir olduğu evde uyurken öldürülür. M. Nuri, bu siyasi cinayeti Alpdoğan’ın adamı Binbaşı Şevket’in adamlarının örgütlediğini yazar.
S. Rıza, misilleme olarak Kırğan aşiretinin merkezi Sin bucağını ve karakolunu basar. Ordu, Kırğan aşireti eşliğinde saldırıya geçer. Böylece S. Rıza ve aşireti ile Bahtiyar aşireti de başlamış bulunan çatışmalara katılırlar. Çatışmalar fiilen toplu bir direnişe dönüşür. Aşiretler arasında genel bir birlik kurulamaz. Sadece Yukarı Abbas, Bahtiyar, Ferhad, Karabal, Yusufan, Demenan ve Haydaranlar’dan oluşan toplam 7 kadar aşiret kendi aralarında direniş için ittifak kurup Halvori-Vank civarında yemin ederler ve topluca direnişe geçerler. Alpdoğan, aşiretler arasında birleşmeleri engellemek, direniş kararı alan S. Rıza liderliğindeki yedi aşireti tecrit etmek için çabalar. Bu amaçla söylentisi dolaşan boşaltma ve sürgün kararını yalanlamaya, saklı tutmaya özen gösterir. Ajanları dolayımıyla aşiretlerarası kavgaları körükler, direnişin önderlerini ortadan kaldırmak için çalışır. S. Rıza ile bir toprak meselesi yüzünden anşlaşmazlığı bulunan yeğeni Rehberi ve çetesini kendisiyle işbirliğine ikna edip kullanır. Rehber, verilen görevleri yerine getirdikten sonra onu da öldürtür.

Nisan 1937
Askeri birliklere baskınlar. Direniş sürüyor.

1-3 Mayıs
Mazgirt’e ve Mazgirt Köprüsü’ndeki birliklere saldırı. Sabiha Gökçe’nin de katıldığı 15 uçaklık bir filo Zel, Kırmızı Dağ, Yukarı Bor (Keçizeken) çevrelerini bombalar.

8 Mayıs
Genelkurmay, Dördüncü Genel Valiliğe 8 Mayıs’ta genel tenkili (Bor/Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşacak hücüm harekatını) başlatması emrini iletir.

19 Mayıs
Yukardaki emir üzerine 25. Alay Kırmızı Dağ zirvesini bir saldırıyla işgal eder, tespit edilen Nazımiye-Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşır. Bu saldırı için 19 Mayıs gününün seçilmiş olması dikkat çekmektedir. Bu saldırının başarısı Yusufanlılar‘ın ittifak yeminini bozup direnmeyişlerine, dahası orduya destek olmalarına bağlanmaktadır. Bu ani ilerleme savaş alanındaki sivil halkın Kalan ve Kutu derelerindeki sığınaklara yerleştirilmesine neden olur. Aşiretlerin çoğu tarafsız, bir bölümü devletten yanadır. Direnenler küçük bir azınlıktır. Üstelik ittifakçıların bir bölümü saf değişmiştir.

26 Mayıs
Bahtiyar köylerine ordu baskını ve bu bölgede önceden boşaltıldığı görülen Resikan, Gözerek, Varuşlar, Çökerek ve Çat köylerinin yakılması.
Mayıs Sonu ve Haziran Başı
Haydaran, Demenan ve Yusufanlılar’dan bazıları teslim olur.

18 Haziran
Başbakan İnönü Elazığ’a gelerek sürmekte olan harekatı görüşür.

22 Haziran
Ordu birlikleri Zel, Bokir, Sıncık, Aziz Abdal dağlarını işgal ederler. Dersimli her dağ zirvesi, her bir vadi için, kısacası ülkesinin her karış toprağı için çetin bir direniş sergilerse de işgal ordusunun 19 Mayıs’ta ulaştığı hattı daha da içerilere (kuzeye) taşımasını engelleyemez. Direnişçi köyler yakılır, sürülere elkonulur.
Haziran veya Temmuz
Asker Tujik Dağı’nı işgal eder. Bu dağın eteğindeki İksor Vadisi’nde sığınaklarda bulunan çoğu kadın ve çocuk sivil halktan binlerce kişiyi imhaeder. Mağaraların girişi betonla kapatılarak veya ağzında ateş yakıp içine boğucu duman verilerek binlerce sivil yokedilir. Bu sırada can havliyle dışarı fırlayanlar vurulur. Kısacası İksor vadisinde tam bir katliam olur.

9 Temmuz 1937
Dersim ulusal hareketinin S. Rıza’dan sonraki en önemli önderi Alişer, eşi Zarife’yle birlikte Rehber ve çetesi tarafından öldürülür. Sekiz-dokuz kişilik bu çeteye Hıde Pırço (Pırço’nun oğlu Hıdır) da katılır. Alişer ve eşinin kesik başları Elazığ’daki “Dersim Fatihi“ Abdullah Alpdoğan‘a yollanır.

17-18 Ağustos
Bahtiyar mıntıkasında (Tokmakbaba-Titenik-Sarıoğlan üçgeninde) çetin çarpışmalar. S. Rıza’nın ikinci eşi, büyük oğlu Şeyh Hasan, üç torunu ve bin kişilik kuvveti bu çarpışmada katledilirler. Bazı kaynaklar bu çatışmaların Koçan mıntıkasında yaşandığını söylerse de bu doğru görünmüyor.

28 Ağustos
Bu sıralarda direnişe S. Rıza ve Sahan önderlik etmekteydiler. S. Rıza Bahtiyarlılar arasında bulunuyordu. Direnişçi 6 aşiret reisinden yakalanmamış olan sadece bu ikiliydi ve Alpdoğan onların peşindeydi. 28 Ağustos günü direnişin önemli bir önderi olan Bahtiyarlı Sahan, General Alpdoğan tarafından satın alınan üvey kardeşi Pırço oğlu Hıdır tarafından uyurken öldürülür. Gövdesinden ayrılan başı Hozat’taki Türk kumandanına teslim edilir. Rehber’in çetesinden olan hain Hıdır, Hozat dönüşünde Sahan’ın kardeşi veya amcasıoğlu tarafından öldürülür.
Bahtiyar direnişinin kırılması (ardından Bahtiyar kırımı yapılır) anlamına gelen Sahan’ın öldürülüşü, gerçekten de Dersim direnişinin sonu olur. Sağ kalan Bahtiyar direnişçileri S. Rıza’nın aşireti Yukarı Abbas kuvvetlerine katılırlar. Fakat Sahan öldürülünce yalnız kalan Seyit Rıza, direnişe çağırdığı tarafsız aşiretlerden bir şey çıkmayınca çok geçmeden yakalanır ya da bir versiyona göre teslim olur.

5-13/15 Eylül
S. Rıza Erzincan’a giderken veya gittiğinde yakalanır. Bir söylentiye göre yakalandığında komşu illere kaçmaya çalışıyordu. Bir diğerine göre kaçma girişimi yoktur. Kendi kararıyla Erzincan jandarmasına teslim olmuştur. Bir başka yoruma göre Erzincan valisi aracılığıyla görüşmeye çağrıldığı Erzincan’da beraberindekilerle birlikte tutuklanır. Bazı yaşlılara göre gittiği Pülümür yöresinde ihbar edilip yakalatılmış ya da bu ihbar üzerine gidip teslim olmuştur. Kaynaklarda Eylül’ün 5‘inde veya 10‘unda yakalandığı yazılıdır. Seyit Rıza’nın yakalandığı haberini 13-14-15 Eylül tarihli Tan, Kurun, Ulus gibi gazeteler vermektedir. Yakalanışına ilişkin ilk haber 13 Eylül tarihli gazetelerde çıkar. Türk basını ve yetkilileri ondan “Dersim’in en ileri ve son sergerdesi“ diye sözederler. Seyit Rıza’nın yakalanması üzerine Mustafa Kemal, İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay Abdullah Alpdoğan’a bu başarısı nedeniyle kutlama mesajları gönderir, bunu Alpdoğan’ın tarihi bir başarısı olarak tanımlarlar.

Ekim ayı ortaları
S. Rıza Erzincan’dan Elazığ’a götürülüp orda toplanmış bulunan diğer Dersimli esirlerle birlikte (toplam 58 kişi oldukları anlaşılıyor) askeri mahkemede Dersim’i isyana teşvikten ve bu isyana katılmaktan dolayı yargılanır.

15 Kasım
Ekim ayı ortasında başlayan sözde yargılama 15 Kasım’da biter. 14 kişi beraat eder. Seyit Rıza da dahil 7 kişi idama, 37 kişi ağır hapis cezalarına mahkum edilir. 15 Kasım’da Seyit Rıza (1860/62-1937) ve diğer altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte infaz edilirler. Bu altı kişi, S. Rıza’nın oğlu Resik Hüseyin, Kamer Ağa’nın oğlu Yusufanlı Fındık, Şeyhan reisi Usê Seydi, Demenan reisi Cebrail veya oğlu, Kureşanlı Hasan ve Haydaranlı Kamer Ağa’dırlar. Seyit Rıza’yı bizzat götüren ve infazları izleyen İhsan Sabri Çağlayangil’in aktardığına göre Seyit Rıza’nın son sözleri şunlardı:

Ewladê Kerbelayme
Bêxetayme
Aybo, zulmo, cinayeto.

Kente girmeye cesaret edemeyen Mustafa Kemal, bu sırada Elazığ garında infazların bitmesini beklemektedir.
Bu idamlarala birlikte 1937 yılı direnişi sona erer.
Zamanın Başbakanı İsmet İnönü (İso Ker), Seyit Rıza ve beraberindekilerin idamı üzerine verdiği demeçte, “Dersim meselesini ortadan kaldırdık...Dersim müşkilesinden kurtulduk“ derken, Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi, “Tarihe Gömülen Dersim’e Dair“ başlıklı 18 Kasım 1937 tarihli yazısında, “Senelerden beri adına Dersim denilen mesele tarihin ummanına katılmış ve ebeddiyen ölmüştür“ demektedir.

1938 YILI OLAYLARI (CELAL BAYAR'IN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİ)

2 Ocak
Dördüncü Genel Valiliğin Munzur-Merho-Mercan dereleri arasındaki bölgeyi ve Kalan Deresi havzasını boşaltma kararı ve bu kararı uygulama girişimi. Bunun üzerine Ovacık’tan gelen yedi jandarma devletin o tarihe kadar gizli tutulan asıl amacını ve 1937 direnişine katılmamış olmakla yaptıkları vahim yanlışı yeni farkeden Kör Abbas, Keçel ve Bal aşiretlerinden direnişçiler tarafından Mansul Uşağı Köyü’nde öldürülürler. Ardından Mercan Karakolu basılır. Bu sırada iki asker daha öldürülür. 1938 Ocağının başında sıranın kendilerine geldiğini anlayan adı geçen bölge aşiretleri ittifak halinde direnme kararı alırlar. “Askeri içimize sokmayalım, silahlanalım, ittifak yapmazsak hepimizi tek tek kıracaklar“ diyerek direnişe geçerler. 1937‘deki Kahmut Köprüsü baskını nasıl kasıtlı olarak birinci askeri harekatın sebebi gibi gösterildiyse, Mansul Uşağı Olayı da bazı kaynaklar tarafından 1938‘deki İkinci harekatın nedeni gibi sunulmaya çalışıldı. Her iki olay da TC ordusu tarafından birer bahane gibi kullanıldılar. 1938‘deki ikinci harekat çevre illerden orduların aktarılması ve diğer hazırlıklar nedeniyle, daha da önemlisi dış dünyanın tepkisini çekmeyecek daha uygun bir fırsatın kollanması sebebiyle ancak 11-12 Haziran’da başlar.

11-12 Haziran
İkinci harekatın (1938 harekatı) başlangıcı. Her taraftan Dersim’e giren TC orduları Kalan-Merho-Mercan vadilerindeki halkı boşaltmayı amaçlar. Burası, Buyer Bava-Mahmunut Gediği-Birman Gediği-Keller Komu-Katır Tepe-Koçgölbaşı-Badikan-Karasakal noktaları arasındaki bölgedir. Yani Munzur-Mercan dağlarının hemen dibindeki İç Dersim’in en kuzey bölgesidir. Zel ve Kırmızı dağlar hattının kuzeyi de harekatın kapsamına alınır. Kısacası 38 harekatının asıl hedefi Asıl/Eski Dersim‘dir, Kalman Ocağı’dır. Böylece yerinden yurdundan edilmek istenen İç Dersimli bir ölüm dirim savaşına girişir.

19-22 Haziran
Boşaltılmak istenen diğer bölge Ali Boğazı ve çevresidir. 19-22 haziran günlerinde bu bölgede oturan Koçan grubu aşiretleri (Koç, Şam, Resik) de direnişe geçerler. 19 Haziran’da Amutka Karakolu kuşatılır ve çevredeki Türk birliklerine saldırılır. Çarpışmalar 22 Haziran’a dek sürer. 22 Haziran’da Koçan aşiretleri Ali Boğazı’na sığınmak zorunda kalırlar. Uçak filoları Ali Boğazı’na bomba yağdırır.
Ali Boğazı’ndaki çarpışmalarla ilişkili bir Dersim deyişinde şöyle denir:

Tornê Merwani koto zıdê ma
Hawt bedelo fetelino, az ve azê ma dıma
Ma ve Mervani ra jüvini kerdo Ali Boğaji
Bıraenê, pêrodê, ma pêrodime
Hefê huyê hawt bedeli bıcêrime

Bu deyişte Dersim hududu Kızılbaşlığın hududu olarak tarif edilir. Sivas ve Erzurum da Dersim’e dahil gösterilir. Dersim’in devletle kavgası kuşaktan kuşağa süren bir kavga olarak, Kerbala’nın devamı ve Yezit’le kavga gibi tarif edilmektedir. 
Kureyşanlılar’ın Şeyhan kabilesi ile Yukarı Abbas aşireti Koçanlılar’ı desteklemek için direnişe geçerler. Böylece direniş doğusu ve batısıyla tüm Dersim’e yayılır.

24-30 Haziran
24 Haziran günü İç Dersim’deki Dolu Baba (Tujik) işgal edilir. Ordunun köylerini ateşe verip halkını boşaltmaya çalıştığı Kırgat, Boduk, Midrik, Mitgel, Hotar, Ariki, Tenkali, Meraş, Keçeler köyleri ve Hikü mezrasının silahsız sivil halkı balta ve küreğe sarılır. Baltalı kürekli bu muharebe 28 Haziran’da kanla bastırılır. 29 Haziran’da Karasakal zirvesi işgal edilir. Reşat Hallı’nın verdiği rakkama göre 11-12 Haziran’dan 29 Haziran’a kadar tam 60 köy boşaltılır ve yakılır. Köyler ve ormanlar ateşe verilir, hayvanları dahil halkın nesi varsa “ganimet“ (ganimet, düşmandan ele geçirilen mala denir) olarak gaspedilir, sivil halk ve direnişçiler kurşuna dizilmek veya batıya sürülmek üzere “esir“ (düşmanın ele geçirdiği insanlar) edilip belirli noktalarda toplanır.
Başbakan Celal Bayar, 29-30 Haziran 38‘de TBMM’de yaptığı konuşmada “ordularımız pek yakın zamanda...Dersim mıntıkasının sakinlerini tamamen kaldıracak ve bu meseleyi esasından kesecektir“ der.
Çukur ağıtından bir parça şöyledir:

Celal Bayar amo
Esmo ma  meymano
Non sola ma neweno
Ma de xayın nia dano
Vano, zerrê mı terseno
Zalım az ma ra nêverdano
Kerdime top, berdime verê Kertê Mazgerdi
Ardi, verva ma ağır makiney qurmis kerdi

Temmuz
2 Temmuz‘da asker Ahpanos, İksor ve Tujik dağına hücum eder. Çetin bir muharebenin sonucunda Tujik zirvesi işgal edilir. Kaçış yolları kapatılıp bir uçak filosu eşliğinde tek çıkış yolu olarak kasıtlı şekilde açık bırakılan Kalan Deresi’nde kırım yapılır. Devletin “haydut“ diye sözettiği 3 direnişçi kendilerini uçurumdan atarlar. 14-16 Temmuz’da Kalan ve Demenan direnişçilerinin imhasına çalışılır. Mağaralar ayrı ayrı abluka edilir. Kalan Deresi ve Demenan mıntıkası kasıp kavrulur. Ardından İç Dersim’de 1938‘deki zorlu muharebelerin ağıtlara konu olan en ünlüsü, Laç Deresi (Dere Laçinu) muharebesi olur. Laç Vadisi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi 19-24 Temmuz günleri arasında yeralır. Dersim’in en namlı silahşörleri Laç’ta birlikte dövüşür ve yarım asırdan çoktur dilden dile dolaşan bir destan yaratırlar.

De, halo halo
Halê ma yamano
Ordiyê Tırki gurlağ amo
Dormê ma qapano
Pırode bıra, pırode
Na qewğa aşirun niya
Merebê Dêsımi (Kırmanciye) u zalımanê Tırkano

TC ordusunun hedefi direnişin son sığınağı olan Laç Deresi’ni ele geçirmekti. Üç dört koldan kuşatılan Laç Deresi inatla direnir. Sonunda direniş kırılırsa da sade halk arasında direnişçilerin intikamlarını fazlasıyla aldıkları inancı yaygındır: “Ma hefe xo quret, hefe tayine ki serra quret“.
Halk, direnişçilerin tüfeklerinin arkasında yiğitçe düştükleri için onur duymaktadır: Mordem uyo ke pe tıfonge hode bımıro!
Direniş kırıldıktan sonra vadinin tabanındaki mağaralar ve kayalıklar kuşatılır. Top ve makinalı ateşi ve tahrip kalıpları atılarak bu mağaralar içindekilerle birlikte imha edilir. Dışarı fırlayanlar vahşice öldürülür. Kimisi kendisini Munzur Suyu‘na atarak intihar eder. 19-24 Temmuz arasındaki çarpışmalarda Laç’ta 216 direnişçi katledilir. Kırık Mağara’da dinamitle imha edilmekten korkan ve R. Hallı’ya göre aralarında Demenan’ın en önemli kolbaşılarından Hese Gewe ile Demenan reisi Cebrail Ağa’nın oğlu Hüseyin’in de bulunduğu 42 direnişçi teslim olur.
Ardından 27-30 Temmuz günleri arasında Mameki ve Erzincan tugayları ile Haydaran bölgesine yönelinir. Vartinik, Göldağı, Zel Dağı, Hengırvan, Zağge, Aşağı Rabat, Kutu Deresi girişi, Kerenko, Karasakal ve Buyer Bava’yı kapsayan tüm bölge kuşatılır.

1-10 Ağustos
Kuşatılan Haydaran bölgesindeki tüm direnişçiler mağaralarda sıkıştırılır. 100‘den çok direnişçi öldürülür. 2-3 Ağustos’ta mağara ve kaya kovukları aranır. Çok sayıda direnişçi ve hayvan imha edilir. Hayvanlar ve eşyalar müsadere edilir. Direnişçi köyler yakılır.
Ardından sıra genel bir taramaya gelir.

10-31 Ağustos (“Üçüncü Askeri Harekat“)
Bu harekat toplama, toplu halde kurşuna dizme ve 1931‘de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda planlanan Batıya toplu sürgünün hayata geçiriliş safhasıdır. Bu tarihler arasında Dersim’in her tarafında aynı anda başlatılan ve amacı “girilmemiş hiç bir yer bırakmamak“ olan genel bir operasyon yapılarak ‘yasak bölgeler‘in içinden ve dışından en az 5-7 bin kişinin (aşiret reisleri, kolbaşılar, seyitler ve aileleri) batı illerine nakli ve iskanı başlatılır. Dördüncü Genel Müfettişliğin önerisi ve içişleri Bakanı’nın onayı ile yerleşime yasaklanan, sürgün ve iskanı kararlaştırılan bölgeler iki adettir: 1-Kutudere-Kırmızıdağ-Haçılıdere hattından Mercan dağları eteğindeki Karacakale’ye kadarki bölge, 2-Ali Boğazı ve çevresi, yani Koçan bölgesi.
Bu sırada her yanda terör estirilir. 12 Ağustos’ta bir uçak filosu Ali Boğazı’nı bombalar. 13 Ağustos’ta Kırmızı Dağ çevresindeki çatışmalarda 300 direnişçi öldürülür. Aynı gün Ali Boğazı ve Tağar Deresi tabanındaki harekatta komlar yakılır, hayvan sürüleri gaspedilir. 14 Ağustos’ta 83 Demenanlı ve Haydaranlı direnişçi öldürülür. 15 Ağustos’ta Laç Deresi tabanında yeni bir tarama yapılarak 281 Demenanlı ve Haydaranlı öldürülür. Batıya nakledilmek üzere toplanan Yusufanlılar’ın 149‘u imha edilir. 15 Ağustos’ta Zımeq ve çevresinde çok sayıda direnişçi (“asi“) imha edilip köyleri yakılır. Batıya sürülmek üzere insan avına çıkan 41. Tümen Deşt yöresindeki köylerde direnişle karşılaşır. Direndikleri ve direnişçilere yataklık ettikleri gerekçesiyle Zımek/Zımbık, Xeç, Kirnik ve Bornak köylerinden 395 kişi öldürülür. Şıxmamed aşiretinin merkezi Hiç (Xeçe) köyüne bir gece baskını yapılarak top-mitralyöz ateşi ve süngüyle toplu kırım yapılır. Hiç ve Zımek toplu kırımı işte bu sırada, 15 Ağustos günü yapılmıştır. Yine 15 Ağustos günü Çukur ve Pah civarındaki taramada çok sayıda Haydaranlı imha edilir. 31 Ağustos’ta yeni bir tarama hareketiyle esir edilmiş olan binlerce kişi kafileler halinde Batıda saptanan yerlere sevkedilirler. Hozat’a getirilen Karaca seyitleri ve halkı makinalı tüfeklerle katledilir. Sanırım Sarı Saltıklı Seyit Seyfi Dede de bu olayda öldürülür. Böylece 31 Ağustos’ta askeri harekat tamamlanır.
(Kaynak: SEYFİ CENGİZ, DERSİM VE ZAZA TARİHİ - SÖZLÜ GELENEK VE TARİHSEL GERÇEK, V. BÖLÜM)