12 Haziran 2012 Salı

Kefenim Hazır mı?




Mehmet usta çıraklarına kumaş kesmeyi öğretirken
İçeriye Gülsüm nene girer ve der ki;
—Geçende de geldim yoğudun…
—Şu benim “Ahretlik bohçayı” hazır ediver gari…
—Alem de gidem ben…
—Dur bire Gülsüm ana erken daha naaptın sen
—Vaktidir gari Mehmet usta
—Gözüm görürken elim tutarken…
—Alem de gidem de rahat edem…
—Hay Allah bre Gülsüm ana
Gülsüm nene karşıdakileri üzdüğünü görünce ölüm üzerinden bir metafor yapar
—Hade hazır ediver sen benim bohçayı…
—Kocaya kaçıyom ben senin anlayaceğin…
—Ey bakalım otur sen
—Çay mı söyleyeyim kahve mi?
—Çay söyle kahve çarpıntı yapıyor.

Sonra beyaz renkli bir top kefen kumaşı masaya atılır
Besmele çekilerek tahta metreyle ölçülmeye başlar…

O sırada Gülsüm nene gözlerini oradan kaçırarak uzaklara dalar gider…




Kefen dokuz metre olana kadar tahta metreyle ölçülür.
Kesmek için makası uzatan acemi çırak uyarılır
— Makassız bu sefer… Bak ta bak…
Mehmet usta bezi ağzıyla yırtıp eliyle ayırırken çırağa diğer ders verilir
— Kefeni makas kesmez elinle yapacaksın…
Sarılı kefenin üzerine kokulu sabunlar konurken…
— “Bu yıkanınca güzel koksun diye konur” diye ders devam eder…
— “Bu pamuğu napıyorlar biliyon mu?” lafı Fatiha okuyan ustanın sesiyle bastırılır.
Sonra bir bez torbadan bir avuç lavanta çıkarılıp tezgâha konur…
Çıraklar ise o sırada masanın üzerine eski bir koli getirmektedirler…
Hazırlanan “Ahret bohçası” koliye bir gelinin çeyizi sandığı ciddiyetinde dizilir…
Gülsüm nene çayını içerken Mehmet usta ona bir çiçekli pazen kesivermiştir.
Mehmet usta bir elinde koli bir elinde çiçekli pazenle gelir ve yanına oturur
—Evet, buyur Gülsüm ana işte emanetin…
Gülsüm nene gülümseyerek koliye dokunur ve sorar
—Bu mu şimdi?





O sırada kolinin üzerine Mehmet usta çiçekli pazendi koyar
—Bunu da al bak bu çok güzel allı güllü yeni geldi
—İlk evvel bundan kendine bir şalvar yapıver
— “Te üstünde paralanana kadar giy bunu” der ve koliyi göstererek
— “En sonda bunu”… Diyerek üzülerek koliyi işaret eder
— Allah geçinden versin…

Gülsüm nene sevinerek çayını bırakıp o eskimiş para çantasına davranır.
—Sağol kaç para etti?
—Almıyoz bundan para be Gülsüm ana… Unuttun zaar…
—Almeyonuz mu?
—Yok, adet böyle…
— “İyi madem” diyen Gülsüm nene ağlamaklı dua eder ve telaşla kalkar
— “Allah sana ve torunlarına uzun ömür versin”…




Sonra oradan “Ahret bohçası” elinde çook uzaklara doğru gider ve ufukta kaybolur…




Dostlar bizimde nenelerimiz dedelerimiz böyle Ahret bohçalarını alıp gittiler
Şu sıralarda anne ve babalarımız da onların ardı sıra gidip duruyor…
Onların arkasından böyle baka kalmadan onları koruyup kollayın…
Sevin, gönlünü alın, kıymetleyin… “Öf” bile demeyin
İyi ki varsın… Allah başımızdan eksik etmesin… Diye dualar edin.
Onlara evlerinizde ve gönüllerinizde yer açın…

Bir taraftan da sizin bu gezegende kalıcı olduğunuzu zannettirenlerle mesafeli olun…
Dünyanın bir ağaç altında gölgelenmek kadar olduğunu unutturanları unutun…

Ne yazık ki Gülsüm nenenin zamanının gelenekleri yok artık…
Bize üzülerek Ahret bohçası hazırlayıp dua alacak esnaflar da yok…
Hele bu dünya meşgalesinin sonunun olduğunu bize hatırlatan bohçalarda yok…
Kabristanlar ise şehrimizin dışında tefekkürümüzden çok uzakta…

İktidar sahibi dostlar…
Mal mülk sahibi dostlar…
Başarıları dünyayı sarmış iş adamı dostlar…
Yüksek duvarlar içinde depreme dayanıklı kalıcı(!) konutlarda oturan dostlar…
Sadece kendi çapındaki kişilerin dışındakilerle muhabbeti kesen dostlar…
Geğirinceye kadar yenilen sofralarında misafir bulundurmayı unutan dostlar…
Asgari ücretle eleman çalıştırıp zekâtıyla övünen dostlar…
İslami mücadeleyi ve tebliği bir kenara bırakıp “Demokrasi havarisi” kesilen dostlar…
Biran o ciddi(!) meşgalelerinizi bırakıp… Kuran’a kulak verin;

Gökyüzü parçalanıp yarıldığında ve Yıldızlar dağılıp savrulduğunda, Denizler birbirine kaynayıp karıştığında ve kabirler alt üst olduğunda, her insan, (sonunda) ilerisi için ne hazırladığını ve (bu dünyada geride) ne bıraktığını anlayacaktır.                                                          Ey insan! Nedir seni lütuf sahibi Rabbinden uzaklaştıran”(İnfitar / 1–6)

                                                                                                        Şevket HÜNER / 29.05.2012        

Fenerbahçeli Putperestlere Reddiye


İrfan'ın Yorumu: 
Bir Fenerbahçe taraftarı olarak bu yazıdan sonra Fenerbahçe takımının taraftarı olmaya devam edecek miyim? Evet. 
Bir Fenerbahçe taraftarı olarak putperestliğin her türlü varyasyonuna sahip aşağıdaki sözleri içimize sindirecek miyiz? Hayır. Ve bu Hayır öyle bir Hayır ki, bütün benliğimizle, hücrelerimize işlercesine hayırlı bir Hayır!
Fenerbahçe taraftarlarına değil, tüm taraftarlara duyurulur:
Şevket Hüner'den, hayatın içerisinde gözden kaçırılmaya çalışılan putperestliğe reddiyede gözden kaçanları, önemsenmeyen sözleri, hareket ve davranışların sonuçları ile karşı karşıya kalmaya hazırsanız, buyrun :



Birgün tv kanallarında gezinirken Fb tv’de “Fenerbahçeli olmak” diye bir yapımda söylenenler kanımı dondurdu. Adeta  Fenerbahçelilik adı altında şekillendirlen sahte bir dine davet ediliyormuşum gibi hissettim... Kan beynime hücüm etti... O yayında ne mi diyorlardı?
Fenerbahçeli olmak, nefes almak gibi, yaşamak gibi, canım gibi...
Fenerbahçeli olmak, çubuklu formayı görünce gözlerinin dolmasıdır.
Fenerbahçeli olmak, onu derinden ve her şeyden üstün tutarak yaşamaktır.
Fenerbahçeli olmak, bütün hayatını Fenerbahçe'ye göre planlamak demektir.
Fenerbahçeli olmak hiçbir maddiyat beklemeden yeryüzündeki tek taraflı en büyük aşkın
Fenerbahçe   olduğuna inanmaktır
Fenerbahçeli olmak, aynı düşünceye sahip olan kişilerle hayatı paylaşmaktır...
Fenerbahçeli olmadan bu sevgiyi anlamanın imkansızlığını fark etmektir...
Fenerbahçeli olmadan hayattan zevk alınamayacağına herşeyden iyi bilmektir...
Fenerbahçeli olmak, niye’sini bir türlü söyleyemeden kendini bu yola adamaktır.
Fenerbahçeli olmak,İnatçı olmaktır, dimdik durmaktır
Fenerbahçeli olmak
Her ülkeye şehirde Fenerbahçe logolu ürünleri giyerek göğsünü gere gere dolaşmaktır…
Fenerbahçeli olmak
Çocuklarınla Feneriuma gidip aynı tişörtü alıp giymek ve sokakta birlikte yürümektir...
           Bu ifadelerde de görüleceği üzere hayatın bütününden koparak sadece bir sembole yoğunlaşmak ve hayatı bunun üzerinden değerlendirmek putperestliktir. Ama günümüzde putperestlik, markalı yaşamak şeklinde yumuşatılmış bir ifadeyle servis edilmektedir. Hâlbuki değersiz olan bir nesneye değer atfedip onun etrafında insanları toplamak ve bunun üzerinden sorgulanamaz maddi ve manevi güçler edinmek eski bir tezgâhın yeni bir versiyonudur.
Burada Fenerbahçe markası üzerinden bir araya gelmek, birilerinin topluma ait kaynakları hesap vermeden sömürmesine imkân tanımaktır. Taraftarlık üzerinden, asla hak etmediğimiz şartlarda yaşamayı güzel gösteren zalim iktidarların sürmesine malzeme olmaktır. Dünyadaki pek çok rengi var edip hayatı bu renklerle süsleyen yaratıcıyı görmeyip yaşamın merkezine iki rengi oturtmaya çalışmak, özgür ve eşit olmayı bırakıp köleleşmektir. "Yirmi beş milyon taraftardan biriyim." demek, yaratılıştaki farklılıkları göz ardı ederek bir kalabalığın içinde kaybolmaktır. Kaybolmuş insanların kendilerine ait bir kimliği olmaz. Başkaları elinde ipleri olur. Kuklaya dönerler. Aidiyet hissinin insan oynadığı bir oyundur bu. Bu şekilde bir şey olmanın, bir yere ait olmanın, bir grup içinde anılmanın verdiği psikolojik destek, zaman içerisinde kişiyi nereye konursa orada savaşan kurşun askere çevirir. Bu konuda Kur'an'da "Belki kendilerine yardım edilir diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. (O tanrılar) Kendilerine yardım edemezler. Tersine kendileri onlar için hazırlanmış askerlerdir." (Yasin / 74, 75) denilmiştir. Kişi kurşun asker olduğunda kendine yardım edemez. Öyle sanır. Aslında yardım gören ise merkeze konulan puttur. Bunun arkasında da her zaman birilerinin menfaatleri saklanmıştır.
Allah’a kul olmaya davet edilenler, merhamet adalet ve paylaşma üzerinden cem edilenlerdir. Bunların dünyada da ahirette de dostları olan Allah onları terk etmeyecektir. Bir amblem etrafındaki kurşun askerler ise ne dünya da ne de ahirette bir sevgi ve ilgi göremeyip yapayalnız, kullanılmış bir kenara atılmışlığın şaşkınlığında bocalayacaklardır…
Ne yazık ki günümüzde markalaştırma adı altında bizi sömürenler içimizden çıkarılan liberal muhafazakârlardır. Hâlbuki markalı yaşamak Allah’a değil insanlara kul olmaktır. Bu çok büyük bir çelişkidir. Zira bu sahte marka ilahları, taraftarlarının üzerinden nemalanırlar. Allah ise kendisine kul olanları rızıklandırıp onları özgür ve eşit kılandır.
            Her put, arkasında gizemli ya da yarı açık bir düşünce taşır. Bu düşünce, saf anlamıyla bazen bir ideolojiyi içerebileceği gibi, süslenmiş ilkeler adı altında bir menfaat beklentisini de barındırabilir. Hatta bu sembolün oluşmasına kaynaklık edenler incelendiğinde ekonomik, sosyal ya da siyasi bir arka plan ile karşılaşılır…
          Allah dışında bir şeyin dokunulmaz ya da sorgulanamaz kılınması onu putlaştırır ve bir şekilde bize emretmesine yol açar. Buradaki emir; dünya görüşü, hayat algısı ve otorite edinmek türünden bütün davranışlara kaynaklık edip yönlendiren bir güç ya da güç telakkisidir. Nitekim bu otorite, güvenlik ve özgürlük alanlarını belirleyen bir kabul / iman zemininde hareket ettiği için bağımlılık oluşturur ve kişiyi köleleştirir. Şahsi isteklerine, Kuran’ın öngördüğü ahlaki ölçülerin üstünde yer veren insanlar, put edinerek kendilerini kaçınılmaz biçimde hiçliğe götürecek bir hayat tarzı benimsemiş; boş, anlamsız ve değersiz bir yaşam modeli seçmiş olurlar. Üstelik semboller konuşmadığı için onları konuşturan birilerinin çizdiği çerçeveyi ise kendi kaderleri sanarak aldanırlar…
          Risaletin öncesi Mekke’de yaşayan pek çok insan putçuluğun arkasındaki bu düzeni fark etmesi zaman almıştır. Zira Kureyş’in milli menfaatleri, ailelerin geçimi veya neredeyse tamamı akraba olan insanlardan oluşan yönetimin çıkarlarına hizmet eden putçuluğun gerçek yüzünün ortaya çıkarılması zaman almıştır… (Sözün gücü / Musa Şimşekçakan)
         "Ama hala Allah'a rakip gördükleri varlıklara inanmayı tercih eden ve onları (yalnızca) Allah'a özgü (olması gereken) bir sevgi ile seven insanlar var: Hâlbuki imana ermiş olanlar, Allah'ı her şeyden daha çok severler. Zulüm yapmaya şartlanmış olanlar, azaba uğratıldıkları zaman görecekleri gibi, bütün kudretin yalnızca Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın cezalandırmada ne çetin olduğunu da keşke görselerdi!" (Bakara / 165)
            Allah, insanları eşit, özgür ve ümitvar kılar. Yaratılmış her şeyi insanın önünde secde ettirir. Amaç her durumda insanın şerefini korumaktır. Allah’ın sevgi ile emrettiği her hüküm insanın hayrınadır. Buna karşılık kutsanmış oldukları için sorgulanamayan markalar ise insanı bağımlı kılar, günden güne ümitsizliğe terk eder, adaletten ve eşitlikten uzaklaştırır. Emir almaya alıştırır. Sahte kutsallar üzerinden emir verenler ise bizim üzerimizden rant devşirip hesapsızca hepimize ait varlıkları sömürenlerdir. Allah’ı sevmek adaleti, merhameti, eşitliği ve karşılıksız vermeyi sevmektir. Bir amblemi sevmek ve onun etrafında kenetlenmek ise başarı uğruna adaletsizliği, eşitsizliği, bencilliği ve sömürüyü hoş görmeye yol açabilir.
"İbrahim, onlara dedi ki: 'Siz dünyada Allah’ın yanı sıra edindiğiniz putları aranızdaki sevginin sebebi (kaynağı) saydınız. Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi inkâr edip tanımayacak; kiminiz kiminize lânet edecektir. Barınağınız cehennem olacaktır. Yardımcılarınız da olmayacaktır.' " (Ankebut / 25)
İnsanları birbirine sevdiren Allah’tır. Bütün sevgi bağlarını Allah var etmiştir. Taraftarlık veya markalı birliktelikler, Allah’a ait bu bağların yerine oturur. Yalan üzerinden hareket ederler. Allah’tan gayri kurulan bütün beraberlikler ve taraftarlıklar dünyayı yaşanmaz bir cehenneme çevirdiği tarihle sabittir. Sonunda dünyada kardeşlikten ve adaletten uzaklaştıran her türlü rekabet ve hırs kişiyi ahirette de yalnız ve çaresiz bırakacaktır.
"Allah’a çağıran, sâlih amel işleyen ve “Kuşkusuz ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir?" (Fussilet / 33)
Müslümanlar sadece Allah’a teslim olurlar. Daima iyilik üzere bir araya gelir ve arkalarında güzel ve doğru bir örneklik bırakırlar. Markalara teslim olup rekabet üzerinden bir araya gelenler ise suç örgütlenmelerine dönüşmeleri kaçınılmazdır.
Bu anlamda ben, her türlü marka ve amblem üzerinden rekabete dayalı bütün taraftarlıkları reddediyor ve bunları kör bir taassup olarak nitelendiriyor,
Taklit ve taassuba dayalı birlikteliklerden uzak durduğumu ilan ediyor,
Bir takımı hayatın merkezine koymaktan, başkalarının emrine girip kuklaya dönüşmekten, arzu ve heveslerin iktidarına hizmet etmekten Rabbime sığınıyor,
Kim olursa olsun, kendileri dışında herkesi değersizleştirenleri ve önümüze putları koyarak bizi kurşun askerlere çevirmeye çalışanları ve çıkarları uğruna her şeyi yapmaya hazır bekleyenleri Rabbime şikâyet ediyorum.
Yüksek dikkatlerinize ve ilginize arz ederim…
                                                                                         Şevket HÜNER / 07.06.2012  

4 Haziran 2012 Pazartesi

Baba Ne Olur Beni Al ! GOD ON TRIAL

Filmin Adı: God On Trial

Orjinal Adı: God On Trial

Yönetmen: Andy Deemmony
Yapım Yılı: 2008 / İngiltere
Oyuncular: Dominic CooperStephen DillaneEddie MarsanRupert GravesJack ShepherdBlake RitsonLouise MardenboroughFrançois GuétaryAshley ArtusRené ZaggerJosef AltinAntony SherAndré OumanskyAgnieszka LiggettLorcan Cranitch,





İrfan'ın Yorumu:
Soykırım filmlerine olan ilgimi bilen biliyor. Schindlerin Listesi, Piyanist, Sophia'nın Seçimi ilk akla gelenlerden. Bu film de nasıl gözümden kaçmış bilinmez ama inanılmaz diyaloglarla yahudilerin kendilerini sorguladıkları enfes bir film. Başlarına gelenler dolayısı ile Tanrı'yı yargılama cüreti göstermeleri ve suçlu bulduktan sonra da tekrar O'na sığınmaları, bu ırkın nasıl pazarlıkçı, iğrenç, hep benmerkezli, menfaatçi olduklarını gözler önüne seriyor. Çarpıtılmış Tevrat yorumu, tarihsel gerçeklikten uzak Musa anlayışı, Tanrı'nın yargılanması esnasındaki çarpıcı ve ibret verici diyaloglar...
Bir babanın elinden alınan üç çocuktan birini seçme hakkının verildiği diyaloglar iç burkucu. Hele yargıçlardan birinin "Hitler herşeyinizi aldı, Tanrı inancınızı da almasına müsaade etmeyin" dedikten sonraki ukala tutumları ibretlik... Kaçırılmaması gereken çok değerli diyalogların olduğu enfes bir film.

Konusu:
Auschwitz toplama kampında insanlığın en büyük dramı. 1943 yılında Auschwitz’de loş bir barakada, bir fizikçi, bir eldiven imalatçısı, iki haham, bir hukuk profesörü ve pek çok suçludan oluşan bir grup erkek, kader bekleyişlerini sürdürürken verdikleri hayatta kalma mücadelesinin yanı sıra, varoluş amaçlarını da sorgulamaya başlarlar. Gaz odasına götürülmek üzere seçilip seçilmeyeceklerini çaresiz bir şekilde anlamaya çalışırken,Tanrı’nın bu kadar acıya neden izin verdiği sorusunun cevaplarını ararlar.

Bilgi alınabilecek internet adresi:
http://www.sinemalar.com/film/31049/god-on-trial

31 Mayıs 2012 Perşembe

Kürtajı Savunmak, 34 Canı Unutmak !

Hayrettin Karaman bugün Yeni Şafak gazetesinde kürtaj ile ilgili bir yazı yazdı. Aynı gazete bir yazarını da kapı dışarı ederek farklı bir kürtaj tekniğini kullandı ! Aferin yeni Pravdamıza !

Kürtaj ile ilgili özetle:

"Kürtaj cinayettir ve haramdır
Dindeki hükmü bakımından kürtaj, ananın veya bir başkasının maddî veya manevî müdahalesi ile cenînin rahimde veya dışarı çıkarılarak öldürülmesidir.
Cenîn, hâmileliğin ilk gününden itibaren hâmile kadının rahmindeki çocuktur.
Özellikle cerrahi tıbbın gelişmesinden önce ilkel yöntemlerle yapılan cenîn katli günümüzde, ameliyat ortamında ve -genellikle- doktorlar tarafından yapılmaktadır."

Detaylı olarak bütün yazıyı aşağıda okuyabilirsiniz...


http://www.gazeteoku.com/yazar/hayrettin-karaman/2677/kurtaj-cinayettir-ve-haramdir

Bugün parçalanmış cesetler ve kanlı bebek görüntüleri eşliğinde bu vahşet en haklı bir şekilde eleştiriliyor. Ama yeni diktatörümüz 34 adet "PKK figüranı" ve "Ahmet mi Mehmet mi ne bilelim", "parasını verdik ya özürse bu özür değil mi" diye öldürülen insanları gündemden düşürmek için akla ziyan bir taktikle "her kürtaj bir Uluderedir" saçmalamasını gözümüze sokmayı başardı.
Bugün kürtajı tartışıyoruz, kürtajın İslam hukuku açısından olabilirliğini, olamazlığını, vahşetini...
Aferin bize...
Ondan sonra da bu çılgın girdapda debelenmemiz istendi, tamam, öyle olsun, biz de bu debelenmeden eteklerimizdekini dökelim o zaman...

Bosna'da Srebreniska'da sadece toplu katliamlar yaşanmadı, aynı zamanda inanılmaz derecede bir vahşilikle müslüman hanımlar tecavüzlere uğradı. Bir çoğu maalesef hamile bile kaldılar. Böyle bir durumda oradaki hanımlar çıkış yolları arayıp durdu. İslam alimleri bu konuda ikiye ayrıldılar:
1. Bu çocukları kürtaj ile alabilirsiniz. Çünkü bunlar zalimlerin tohumlarından ortaya çıkmıştır. Bir müslüman hanım bu zilleti, o çocuğu besleyerek, büyüterek yaşayamaz.
2. Evet, büyük bir zillet olsa da o çocuklar, kürtaj yasağı dolayısı ile alınmamalı, doğmalarına izin verilmeli ve İslam kültürü ile yetiştirilip birer asker olarak onlara kurşun niyetine kullanılmalı. (Sanki oyuncak bebekden bahsediliyor) Bu fikri savunan alimler doğacak insanların duygulardan müteşekkil olduklarını herhalde hesaba katıyor olmalılar !
Batı kültürü ile yakın bir ilişki içerisinde olan Bosna'daki mağdur kadınlar ağırlıklı olarak çocuklarını doğurmak durumu ile karşı karşıya kaldılar. Böyle bir tercihde bulundular... ama...

Yıllar sonra Irak işgal edildiğinde, batı kültürüne uzak olan o iffetli müslüman hanımlar yine tecavüzlere uğradılar ve müslümanların zilleti dolayısı ile hamile kalanlar oldu. Ama oradaki iffetli hanımlar, bu çocukları doğurmaktansa, bu zilleti yaşamaktansa ölürüm daha iyi diyerek intihar ettiler.
Bazıları da kürtaj olarak bu doğacak çocukları dünyaya getirmediler.

Ben normal hayattaki tercihlerden bahsetmiyorum. Kimse de bana: Biz normal hayattan bahsediyoruz, o şartlar altında kürtajın yasaklığını tartışıyoruz, demesin.
Zillet o kadar büyük ki artık yeryüzünün birçok yerinde müslüman iffetli hanımlara tecavüz olayı, normal bir vakıa haline gelmiş.
Suriye'de zindanda yatan müslüman hanımlar bir mektup yayınlamıştı müslüman erkeklere: Ey eteklerini giymiş müslüman erkekler ! Eteklerinizi çıkartın ! Erkek olun ! Sizden bizi kurtarmanızı istemiyoruz. Sizden bizi bu hapishane duvarları ile beraber öldürmenizi, yakıp yıkmanızı istiyoruz. Biz bu zilleti taşıyamayız.! Biz bu zalimların, alçakların, hainlerin, pisliklerin çocuklarını doğurmak istemiyoruz! Gelin ve bu duvarları yıkın üzerimize!"

Bu yüzden günümüz yeni diktatörünün bu gündem değiştirmesi sonucunda 34 kişinin acısını unutturmaya kimse çalışmasın. Onlar kürttür, bizden değildir yaklaşımına asla ama asla yeltenilmesin.
Daha dün, 28 Şubat mağduru olduklarından dolayı, Nazlı Ilıcak'a, Cengiç Çandar'a, Mehmet Barlas'a kucak açan günümüz çağdaş Pravdası Yeni Şafak, Uludere olayı yüzünden vicdanlı yazılar yazdığından dolayı bir gazeteciyi gazetenin bağrından koparmıştır.
Sayın ve çok kıymetli başbakanımız ne demişti ! Her kürtaj bir Uluderedir.
Yeni Şafak'ın rahminden koparılarak hayat hakkı tanınmayan yazara, teknik bir kürtaj yapılmamış mıdır! Neden peki? Uludere'de yaşanan vahşeti vicdanlı bir şekilde ele aldığı için.
Hadi Ahmet Altan gavur! O, tu kaka ! Ali Akel de mi tu kaka! Hakan Albayrak da mı tu kaka !

Odunlardan müteşekkil insanları yanında bulunduranlar herhalde yavaş yavaş odunlaşacaklarını unutmasınlar. Hadi unutuyorlar diyelim, bağırarak, çağırarak, insanların duygularını anlamamazlıktan gelerek müslüman kalacaklarını sanıyorlarsa münafikun suresinin 4. ayeti kerimesini hatırlasınlar.


MÜNAFİKUN 4. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?


Yeni diktatörümüz, her gürültüyü kendi aleyhine mi sanıyor yoksa !

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Umre İle Alakalı Küçük Ama Faydalı Bilgiler


1. Organizasyonu tercih ederken önceden sorularınızı belirleyin, Mekke'deki oteli, Medine'deki oteli, iletişim sorumluluklarını muhakkak sorun.
2. Organizasyona (eğer dünyayla bağlantınızı kesmeyecekseniz) otellerin odalarında kablosuz internet olup olmadığını sorun, kalacağınız oteli gerekirse aratın var mı yok mu emin olun, süprizle karşılaşmayın
3. Mekke ve Medine'de muhatap olacağınız kişilerin telefonlarını alın, gittiğinizde bu muhataplara kendi cep telefonlarınızı yada orada alacağınız suud hatlı telefonlarınızın numaralarını verin.
4. Gitmeden önce telefonlarınız teknik kapasitesi yüksekse (Iphone 4S gibi) Türkiye'deki muhataplarınızın skype ağını ve WatsApp ağını kurun. Oralarda inanılmaz derecede işinize yarayacaktır.
5. Sakın ola ki otelin interneti ya da ücretsiz çeken bir internet ağı bulmadan iletişime geçmeyin, fatura yüksek gelir.
6. Mekke Harem'de 10. kapıya gittiğinizde ücretsiz bir ağ bulabilirsiniz, belli zamanlarda kalitesi gayet iyi.
7. Hem Mekke'de hem Medine'de çalışan, kalan Türk varsa onlarla irtibata geçin, bazen organizasyon yetersiz kaldığında bu Türkler çok yardımcı olurlar.
8. Mekke içinde ya da Medine'de taksiye binecekseniz 20 Riyal'den fazla vermeyin, pazarlık yapın, biri gitmez ise diğeri gidecektir, unutmayın.
9. Umreye giderken muhakkak güneş gözlüğü alın, pişman olmazsınız.
10. Paralarınızı boynunuza alacağınız ve gömleğinizin altında kalacak şekilde güvenil hale getirin. İpi sağlam olsun. Eğer eşinizle gidiyorsanız, onların daha kapalı olması hasebi ile paralarınızı onların elbiselerinin altındaki boyunluklu muhafazaya koymanız daha iyidir.
11. Terlik almayı unutmayın, rahat ve ucuz olsun. Hareme girdiğinizde terlikleri koyabilecek yerler var, koyduğunuz yerleri unutmayın.
12. Mekke Harem'de ve Medine Harem'de giriş kapı numaraları var. O numaralar sizin için çok önemli, iki ya da daha fazla kişi gittiğinizde bu yerler giriş ve çıkışlarınızda belirleyeceğiniz yerler olsun.
13. Mekke'de yemek yiyebileceğiniz yerler son derece sınırlı, Aziziye'de çok kaliteli bir türk lokantası var ve yemeklerinizi mümkün mertebe Türk aşcının yaptıkları yemekleri yeyin. Arapların yemek kültürü maalesef yok denecek kadar az.
14. Yanınızda zemzem getireceksiniz muhakkak, küçük şişelere de zemzem doldurun, yanınızda bunları götürebilirsiniz.
15. Mekke'de sebze ve meyve hali var, Medine'de hurma alacağınıza Mekke'de bu halde almanız hem fiyat olarak hem de kalite olarak fark edecektir. 
17. Kabe'nin olduğu yerde "ZEMZEM TOWERS" adı verilen bir ucube göreceksiniz, adını değiştirdim, adı: "FİRAVUN TOWERS" dir. Zemzem ismini kullanmayalım. Bu ucubeyi yapana da küfredebilirsiniz, caizdir ! İbretlik olması bakımından resmini burda paylaşıyorum.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Kızlara Ölüm: Beatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl

Kitabın Adı: Beatrice'den  Sonra Birinci Yüzyıl
Yayınevi: YKY
Yazarı: Amin Maalouf
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 02 Mayıs 2012 – İstanbul


Batı her zaman senin bildiğin gibi barış ve adalet diyarı değildi, kadın ve erkek haklarının, doğanın üstüne titrenmiyordu. Senden bir önceki kuşaktan olan ben, bambaşka bir Batı tanıdım. Şunu unutma ki, yüzyıllar boyunca, Yerkürenin dörtbir yanında izler bıraktık, imparatorluklar kurduk, uygarlıklar yıktık, Amerika'daki kızılderelileri yok ettik, sonra onların yerine çalışanlar diye takalar dolusu zenci getirdik, afyon zorlamak için Çinlilerle savaştık, evet, dünyada bir kasırga gibi estik, çoğunlukla yararlı ama her zaman yıkıcı bir kasırga.
Peki burada? Kendi yerimizde ne yaptık? Birbirimizi durmadan boğazladık, top ateşine tuttuk, zehirli gazlarla öldürdük, öfkeyle, yirminci yüzyılın ortalarına kadar. Sonra bir gün, doymuş, uslanmış, yorgun, biraz yaşlanmış bir halde en rahat koltuğa kurulduk. "Şimdi herkes durulsun" diye haykırıyoruz. Ama hayır, gördüğün gibi, herkes bizimle aynı zamanda durulmuyor. Her yerde biraz Alsace-Lorraine'ler, din, mezhep kavgaları var, bunlar da bizimkiler kadar saçma, bizimkiler kadar ölümcül, deliliğin geçmesi gerek.
Dünyaya karşı sabırlı olalım (sh. 80-81)


İrfan'ın Yorumu: 
Amin Maalouf romanlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz. Şu bir gerçek ki farklı bir denemede roman gerçekleştirmiş üstad. Yine insanlığın hastalıklarından pek göze çarpmayan kız, erkek ayrımına çarpıcı bir bakış getiriyor. Hz. Peygamber'den önceki cahiliye dönemlerinde kız çocuklarını diri diri gömerlermiş. Neden? Erkek cinsiyetinin kız cinsiyetine bir üstünlüğü mü vardı? İslam geldiğinde bu saçma sapan cahiliye anlayışını yerle yeksan etti. İşte kitap erkek cinsinin tercihe şayan olması gerektiği anlayışının sonuçlarını gözler önüne seren bir serüvene bizleri ortak ediyor. Sevdiği kızı Beatrice eşliğinde...
Diğer romanlara nazaran farklı bir çizgi içerisinde olsa da yine de okuduğunuza pişman olmayacaksınız.
Denemelerinde söylediğim şeyi burda da tekrar etmekte fayda var: Sen roman yaz!

Kitabın Arka Kapağı
Dünya bir felakete doğru dolu dizgin koşuyor. Kötüye kullanılan bilim insanlığın geleceğini tehdit ediyor. Yeni doğan çocuklar büyük oranda erkek, çünkü "oğlan" olsun istiyordu herkes. Buyrun, bilim dilekleri yerine getirdi sonunda. İşin sonu nereye varacak? Kadınlar yeryüzünde silinip gidecek mi? Bir grup aydının kurduğu "Bilgeler Şebekesi" insanları uyarmaya, zararın bir yerinden döndürmeye uğraşıyor ama boşuna. Şimdiye dek Kuzeyliler tarafından "uzaktaki bir başka dünya" olarak değerlendirilen Güney ülkelerinde şiddet tırmanıyor, yavaş yavaş tüm dünyaya yayılıyor. Bunlara tanıklık eden, insanlığın düştüğü korkutucu durum karşısında el ele mücadele veren bir gazeteciyle bir böcekbilimci; onlardan doğacak bir kız çocuğu: Beatrice... Bu Beatrice'in yüzyılı, gerileme ve bıkkınlık çağı.

Kitabın Özeti
Erkek çocuk doğumuna yol açan bir ilacın bilim adamları tarafından bulunmasıyla beraber bu ilaçlar dünyanın farklı yerlerinde el altından piyasaya sürülüyor. Paris te yaşayan bir böcekbilimci ve gazeteci karısının öyküsü anlatılıyor. Gazeteci dünyanın farklı yerlerine yaptığı ziyaretler sırasında bu ilaçlardan haberdar oluyor. Gazetede bu konuyla ilgili yazı yazmak isteyince istediği ilgiyi göremiyor ve bir süre sonra işinden ayrılıyor. Bu zaman zarfında eşine söz verdiği gibi gazeteciliğe ara verip bir kız çocuğu dünyaya getiriyor. Kızın adını Beatrice koyuyorlar.
Çocuk dünyaya geldikten sonra kadın mesleğine hızlı bir dönüş yapıyor ve kaldığı yerden ve daha yoğun bir şekilde ilaçlar üzerine yazılar yazmaya başlıyor. İlaç etkisini ilk olarak Doğu ve Afrika ülkelerinde gösteriyor. Özellikle Afrika kıtasında ciddi boyutlarda tehlikeli hale geliyor. Bu zaman zarfında karakterler bu durumla savaşmak için bir dernek kuruyorlar ve çeşitli faaliyetlerde bulunup insanları uyarmaya çalışıyorlar. Yıllar geçtikçe ilacın etkisi kendini yavaş yavaş hissettirmeye başlayınca Afrika da bazı ayaklanmalar başlıyor. Ve fazlasıyla büyüyor. Olayın vehameti o zaman anlaşılıyor. Olaylar hızla gelişmeye başlıyor. Yazar olayları kızının yaşına göre kronolojik bir şekilde aktarıyor.


Kitaptan Alıntılar
Aşırı bitkin düştüğü bir gün şöyle demişti: "Kamuoyunu uyuyan, iri bir insan gibi düşünmek gerek. Zaman zaman, sıçrayarak uyanıyor, kulağına bir düşünce fısıldamak için o andan yararlanılmalı, ama en basit, en belirgin düşünceyi seçmeli çünkü hemen gerinir, arkasını döner, esner, tekrar uykuya dalar ve sen onu ne engelleyebilir ne de uyandırabilirsin. O zaman sapkınca yatağa sarılsın diye beklemeye başlarsın." (sh. 82)


Hristiyan olmak ve anadilimin İslam'ın kutsal dili olan Arapça olması, benim kimliğimi oluşturan temel çelişkilerden biridir. Bu dili konuşmak, onu her gün dualarında kullanan ve büyük bir çoğunluğu benim kadar iyi bilmeyen insanlarla aramda bir bağ oluşturuyor. Orta Asyaya gittiğiniz ve Timur zamanından kalma bir medresenin kapısında yaşlı bir ulemaya rastladığınızda, onun kendini bir dostluk ortamında hissetmesi ve asla bir Rusla ya da İngilizle yapamayacağı kadar içten konuşması için ona Arapça seslenmeniz yeterli. (sh. 20)


 Clarence şuna dikkatimi çekmişti: Otoriter bir rejime karşı çıkan bir Avrupalı'ya "başkaldıran" deniyordu. Ama Clarence bir yazısında "başkaldıran bir Afrikalı" yazdığında, yayın yönetmeni, deyimi yerinde bulmayıp, bir biçim ya da imla yanlışı düzeltir gibi, danışmaya bile gerek duymadan onu "karşı çıkan" diye değiştirmişti. Aynı düşünce biçiminde, Kuzey'e yerleşmiş bir Güneyli bir çalışana "göçmen" denirken, Güney'e yerleşmiş bir Kuzeyli çalışana ise "sürgün" adı veriliyordu. Karıştırmayalım! (sh. 144)

27 Nisan 2012 Cuma

Sen Roman Yaz Amin Maalouf: Ölümcül Kimlikler


Kitabın Adı: Ölümcül Kimlikler
Yayınevi: YKY
Yazarı: Amin Maalouf
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 26 Nisan 2012 – İstanbul

"Evrenselliğin temel öngerçeği, insanlık onuruna ilişkin haklar olduğu, hiç kimsenin dini, rengi, milliyeti, cinsiyeti ya da daha başka nedenler yüzünden hemcinslerini bu haklardan yoksun bırakamayacağıdır" (sh. 89)
İrfan'ın Yorumu: 
Amin Maalouf gerçekten yazdığı kitapları ile özellikle Afrikalı Leo ve Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri kitaplarıyla gönüllere taht kurmuş bir yazar. Bu sefer fikri denemelerin bulunduğu "Ölümcül Kimlikler" ile karşımıza çıkıyor.
Okudum...
Çok iyi niyetlerle yazıldığı ve sorgulanması gereken cümlelere imza atmış. Tabi ki iyi niyet her zaman yeterli değil. Ama çok doğru tesbitlerinin yanında, biz müslümanların temel ilkelerini sarsan kanaatleri de yok değil. Muhakkak faydalanabileceğiniz ve "evet bu tesbitler doğru tesbitler" diyebileceğiniz noktalar yok değil. Hristiyan, Lübnan'lı,  Arap bir yazar, demokrat kimliğini de ön plana çıkartarak çözüm yolları arıyor.
Dillerin farklılığından, ırkların farklılığından, yönetimlerin farklılığından,dinlerin farklılıklarından, katliamlardan vs., sorunlardan bahsettikten sonra çözüm olarak sunduğu tesbitler çok da yabana atılır değil, izlenimi bırakıyor ama maalesef öyle değil. Dedim ya iyi niyetinin altında çözüm yolları ararken Adem ile Havva'dan gelme basitliğine inebilse, kargaşayı daha da netleştirebilecek. Ama maalesef, çözüm arayışları problemler silsilesi içerisinde boğulup gidiyor.
Amin kardeşim (dini terminoloji değil, ırksal terminoloji anlamında) muhakkak okumuşsundur ama Kur'an'ı bir kere daha oku, derim. "Ey İnsanlar!" ile başlayan ayetler senin kafandaki çözüm yollarını karşılamıyor olabilir, ama çözüm yolu "senin de ilahın, benim de ilahım" Allah'ın kitabından başka neresi olabilir ki?
Ayrıca şu internet sitesindeki yazıyı da okumakta fayda mülahaza ediyorum: http://www.derindusunce.org/2011/01/31/olumcul-kimlikler-amin-maalouf-2/

Kitabın Arka Kapağı
"Bana 'içimin derinliğinde' ne olduğu sorulduğunda, bunda herkesin 'içinin derinliğinde' ağır basan tek bir aidiyetin, bir bakıma 'kişinin derin gerçekliğinin', doğarken ebediyen belirlenen ve artık değişmeyecek olan 'öz'ünün varolduğu inanışı yatıyor; sanki geri kalanın, bütün geri kalanın -özgür insan olarak katettiği yolun, benimsediği inanışların, tercihlerin, kendine özel duygusallığının, yakınlıklarının, sonuçta yaşamının- hiçbir önemi yokmuş gibi."
Kimlik insanın zamanın içindeki incelişinde onu dünyaya bağlayan bir ayna.
Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler'de çok yönlü ve saydam bir sorgulamanın eşiğinde, aynadaki görüntünün tutulabileceğine işaret ediyor.
Ölümcül Kimlikler, dünyanın yeni zamanlarında insanlığın küllerinden kuracağı düzenin temeline konan bilge bir taş.


Kitaptan Alıntılar
Beni bir başkası değil de ben yapan şey, bu şekilde iki ülkenin, iki üç dilin, pek çok kültür geleneğinin sınırında bulunuşumdur. Benim kimliğimi tanımlayan da tam olarak budur. Kendimden bir parçayı kesip atmış olsaydım, daha mı gerçek olurdum? (sh. 9)


Hristiyan olmak ve anadilimin İslam'ın kutsal dili olan Arapça olması, benim kimliğimi oluşturan temel çelişkilerden biridir. Bu dili konuşmak, onu her gün dualarında kullanan ve büyük bir çoğunluğu benim kadar iyi bilmeyen insanlarla aramda bir bağ oluşturuyor. Orta Asyaya gittiğiniz ve Timur zamanından kalma bir medresenin kapısında yaşlı bir ulemaya rastladığınızda, onun kendini bir dostluk ortamında hissetmesi ve asla bir Rusla ya da İngilizle yapamayacağı kadar içten konuşması için ona Arapça seslenmeniz yeterli. (sh. 20)


 Şu ana kadar söylediklerime pek az insan açıkça karşı çıkmayı düşünecektir. Ama bizler, hepimiz, sanki bu böyle değilmiş gibi davranıyoruz. Kolayına kaçıp birbirinden farklı insanları aynı kefeye koyuyoruz, gene kolaylık olsun diye onlara cinayetler, toplu eylemler, ortak görüşler yüklüyoruz. "Sırplar katliam yaptı", "İngilizler yağmaladı", "Yahudiler el koydu", "Siyahlar ateşe verdi", "Araplar reddediyor".  Filan ya da falan halk hakkında "çalışkan", "becerikli", ya da "tembel", "kuşku verici", "sinsi", "kibirli" ya da "inatçı" diyerek duygusuzca yargılarda bulunuyoruz ve bu da kimi zaman kanla sona eriyor. (sh. 24) (Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin, Kur'an-ı Kerim, -İ.K.)


Bu kitabı baştan sona satır aralarında kat eden düşünce şöyle toparlanabilir: Eğer her ülkeden, her durumda, her inançta insanlar bu kadar kolayca kıyıcı katillere dönüşebiliyorsa, her çeşitten bağnaz çıkıp kendisini bu kadar kolayca kimlik savunucusu olarak kabul ettirebiliyorsa, bunun nedeni, kimlik konusunda bütün dünyada hâlâ ağır basan "kabile" kavramının böyle bir sapmayı desteklemesidir. Geçmişteki çatışmalardan miras kalan ve içimizden pek çoğunun daha yakından inceleyecek olsa reddedeceği, ama alışkanlık yüzünden, hayal gücü kıtlığından ya da boyun eğme yüzünden istemeyerek bağlı kalmayı sürdürdüğü ve böylece yarın öbür gün açıkça sarsılacağımız dramlarda payımızın bulunması sonucunu getiren bir kavram. (sh. 29) (Irkçılığa reddiye, zaten üstünlüğün takvada olduğunu, hiçbir kavmin birbirine üstünlük taslamaması gerektiği ilkesi İslamın vazgeçilmezi bunu bilmiyor musun? - İ.K.)


Ama balkonunun altında bir limuzinle doğmamış olan herkes, çok çabuk değişen bir dünyadaki yerinin neresi olduğunu bulmakta zorlanan herkes İslamcı hareketin etkisine kapılıyor. Orada hem kimlik ihtiyaçlarını, bir gruba dahil olma ihtiyaçlarını, maneviyata olan ihtiyaçlarını, fazlasıyla karmaşık gerçekliklerin basit biçimde açıklanmasına olan ihtiyaçlarını, hem de eylem ve başkaldırı ihtiyaçlarını gideriyorlar...
Müslüman dünyasının gençlerini dinsel akımlara karışmaya götüren bütün bu koşulları sıralarken, derin bir rahatsızlık hissetmekten kendimi alamıyorum. (çok da tın, İ.K) Bu da, İslamcılarla onlara karşı mücadele eden yöneticiler arasındaki çatışmada kendimi taraflardan ne biriyle ne de ötekiyle özdeşleştirmeyi başaramamamdan ileri geliyor. Radikal İslamcıların söylemlerine sadece bir Hristiyan olarak kendimi dışlanmış hissetmem yüzünden değil, ama çoğunlukla bile olsa dini bir grubun yasalarını halkın tümüne dayatmasını kabul edemediğim için de yabancıyım -benim gözümde çoğunluğun zulmü, ahlaki açıdan, azınlığın zulmünden daha iyi değildir; ayrıca özellikle kadın erkek herkesin eşitliğiyle inanç özgürlüğüne, herkesin hayatını dilediği gibi yaşama özgürlüğüne derinden inanıyorum ve bu kadar temel değerleri sorgulamaya kalkan bütün doktrinlerden de sakınıyorum. (Fitne kalkıp din (hayat biçimi, nizamı) yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla çarpışın.) Kur'an-ı Kerim. Sen ne kadar rahatsız da olsun, tüm yer yüzü Allah'ın indirdikleri ile hükmedilene kadar mücadele devam edecektir. Çünkü bu insanlık için en iyisidir ve en iyi bilen ne sensin ne de diğer beşerler. En iyi bilen ancak ve ancak Allah'tır. İ.K.) (sh. 77-78)

25 Nisan 2012 Çarşamba

Peygamber Ocağı mı Demiştiniz: İmaj ve Hakikat


Kitabın Adı: İmaj ve Hakikat
Yayınevi: Etkileşim Yayınları
Yazarı: Alper Görmüş
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 24 Nisan 2012 – İstanbul

"Demokrat Parti uygulamalarında ortaya çıkmıştır ki, demokrasi, teokrasi özleminde olanlar için mükemmel bir araç ve tecrübesiz cumhuriyet için bir tuzak olabilmektedir." (sh. 143)


İrfan'ın Yorumu: 
Neler olmuş neler.
Alper Görmüş'ün Nokta dergisinde bir kısmını yayınladığı Özden Örnek'e ait olduğu ortaya çıkan günlüklerin tamamı bu kitapta. Gazeteciler için bulunmaz bir hazine olduğu yadsınmamakla beraber, biz normal okuyucu olan vatandaşlar için de aynı derecede önemli bir hazine. En nihayetinde hazine, hazine değil midir?
Askeriyenin içinde dönen dolaplar, ayak oyunları, entrikalar, adam kayırmalar, ihanetler, dedikodular, yolsuzluklar, maskeler ardındaki oynanan düzenbazlıklar, daha neler neler...
Neler olmuş neler...
Hani kitabı aldığınızda altını çizdiğiniz yerler vardır, tekrar okuyarak hafızanıza nakdeşersiniz. Bu kitapta altını çizecek yer bulamayabilirsiniz. Çünkü yakın tarihimizle ilgili çok önemli şahitlikler ilk elden bu kitapta, Türk askeriyesinin hangi durumda olduğu bu kitapta, bir subayın değerlendirmeleri, psikolojik halleri, aileler arasındaki enteresan durumlar...
Neler olmuş neler...
Bir çocuk gibi "ben darbe yapacam, ben darbe yapacam" diye yanıp tutuşan çağın gericilerini yine bu kitapta okuyacak, ibretlik sahneleri gözünüzün önünde canlandırdığınızda şunu mırıldanacaksınız...
Neler olmuş neler...
Kitap önemli bir hazine, bu hazineden nice tezler dahi çıkabilir... Kaçırmayın, çünkü
Neler olmuş neler...

Kitabın Arka Kapağı
Türkiye'nin tehlikeli bir virajdan geçtiği 2007'nin fırtınalı günlerinde, bir bomba etkisi yaparak gündeme düşen bir haberdi Nokta'nın kapaktan verdiği "Darbe Günlükleri." Bu günlükler, içerdiği 'darbe notları'yla çok konuşuldu; ama binlerce sayfalık metin içinde TSK hakkında oluşturulan 'imaj'a karşılık 'hakikat'e ışık tutan daha geniş boyutu öne çıkmadı. Elinizdeki kitap, 'günlükler'in işte bu boyutunu ortaya koyuyor... 

"2003-2005 Arasında deniz Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapan Oramiral Özden Örnek'in binlerce sayfadan oluşan 'anılar'ı genel yayın yönetmeni olduğum Nokta dergisine 2007 Şubat'ının ilk haftasında ulaştı. O günden beri, 'hazine'nin dergide yayımlayamadığımız fakat kamusal önemi büyük öteki bölümlerini kitap haline getirmeyi aklımdan hiç çıkarmadım. Biraz geç oldu ama, o an nihayet geldi işte. Kanaatimce Oramiral Örnek, bu kitapta okuyacaklarınızla, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin imajıyla hakikati arasındaki mesafeyi kapatarak, yine istemeden Türkiye'nin 'normal' bir demokrasi olması yolunda önemli bir rol oynayacak."


Kitaptan Alıntılar
AKP'nin deklare edilmemiş amacı cumhuriyet değer ve parametrelerini, ümmetçi değer ve parametreler ile değiştirmektir. Diğer bir deyişle 80 yıllık cumhuriyet kültür ve yaşam tarzını 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu'nun ümmetçi gelenek ve değerleri ile; ulus devletin yerini dinci devlet ile değiştirmektir. Bu amacın, Taliban ya da İran tipi bir köktendinci İslami çerçeve ve geri kalmışlık tablosu çizmesi beklenmemekle birlikte, İslam dinini kabulünden itibaren ilk kez laiklik ilkesi çerçevesinde dini sorgulayabilen; aklı vahyin önüne çıkarabilen ve asıl gücünü bilim ve akıldan alan 80 yıllık bir dönemi yaşayan Türklerin bu kazanımlarını yok edecek ve dogma ile hurafenin tuzağına düşürecek bir sonu yaratması olasılık dahilindedir. (sh. 146)
Org. İsmail Hakkı Karadayı aradı (...) Laf arasında hükümet sizi dinlemiyorsa tekmeyi vurursunuz gider dedi. (sh. 205)
 Cenazeden sonra çocukların evine gittik. Burak bana şunları anlattı: İsrail'e gittiğimde Ami Ayaolan ile buluştum. Beni çok iyi karşıladı. Kendisine bize politik destek verin dedim. (sh. 233)

23 Nisan 2012 Pazartesi

Yaşadığımız Yakın Tarihten Enstantaneler: Pirus


Kitabın Adı: Pirus Devşirme Orduların Son Savaşı
Yayınevi: Karakutu Yayınları
Yazarı: Mehmet Baransu / Tuncay Opçin
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 21 Nisan 2012 – İstanbul

Korg. ... Bu konularda emir beklemez. Kafanızı çalıştırın. Din bizim için, bizim için derken aklına ne gelirse gelsin her şeyi kastediyorum, zararlıdır. Bizden olan birlik komutanları, yoksa laik komutanlar sıkıştırılmalı, çokça eğlence düzenlenmeli. Dansöz, Rus revüsü ne bulursanız getirin. İçkiyi zorlayın. Din ve milliyetçilik duygusunun nasıl zayıflatılacağı, nasıl yok edileceği açık. Bunları uygulayın. Okullara da öğrencilerin kız arkadaşlıklarını teşvik edin. Yapabiliyorsanız Osmanlı hayranlığını kırın. Türklerin üstün bir ırk olduğu safsatasını yıkın. Özellikle cinsel konularda sınırları zorlayın. Bu konu insan zaafının başında gelir. Hanımlarımız aile gezmelerinde, eğlencelerde dekolte giysin. Hanımlarımız diğerlerinin hanımlarını açık giymeye teşvik etsin. Yetişmiş kızlar için de bu geçerlidir. Felsefe dersleri önemli. Bu dersler bizim için kurtarıcıdır. (sh. 144)






İrfan'ın Yorumu:
Yukarıdaki satırlar Balyoz davasından içerde olan Çetin Doğan'a aitmiş. Mehmet Baransu ve Tuncay Opçin yine enteresan bir kitaba imza atmış. Özellikle 28 Şubat sürecinde aktif olan fakat şu sıralar gündemde olmayan Uğur Dündar ile ilgili yapılan değerlendirmeler çok enteresan. Kitap bazen sıkıcı anlar yaşatsa da şu an içerde olan önemli kodamanların yakın tarihimizde nasıl etkin birer şahsiyet olduklarını gözler önüne seriyor. Ayırım yapmadan müslümanları, milliyetçileri, alevileri, kürtleri vs. kendi görüşleri dışındaki tüm kesimleri büyük bir cendereye aldıklarını gözler önüne seriyor. Kendisi de bir alevi olan Çetin Doğan'ın işi zulüm boyutlarına nasıl taşıdığına şahit oluyorsunuz.
Adım adım postmodern darbeye gidiş dönemini en çarpıcı delillerle izah ediyor...
28 Şubat'ın Sisi organizasyonundaki provakatif hareketleri...
Pıtrak gibi çıkan mehdiler, Yaşar Nuri Öztürk ve diğerleri...

Kitabın Arka Kapağı
Darbeciler, gazeteciler, cemaatler, siyasiler, mezhepler hiç bu kadar iç içe geçmemişti!
·  Seccade serip namaz kıldığı söylenen Genelkurmay Başkanı kimdi?

·  Orgeneral Çevik Bir, el yazısıyla "okuyup imha edin" diyerek hangi darbe talimatlarını verdi?

·  Gazeteci Uğur Dündar'ın tarihi Andıç skandalında ki rolü neydi?

·  Milli Güvenlik Akademisi çıkışlı gazeteciler kimlerdi?

·  Fethullah Gülen'e kim, nerede, ne zaman suikast düzenleyecekti?

·  TSK içerisinde "Alevi" cuntası var mıydı?

·  Ülkücü subaylar 28 Şubat'ta nasıl tasfiye edildiler?

·  Refah Partili hangi bakanın asker müşaviri eşcinseldi?

·  "Güçlü Eylem Planı"nda hangi gazeteciler hedef alındı?

·  28 Şubat cuntacılarının dağıttığı kitapta Allah'a ve Hz. Muhammed'e nasıl hakaretler edildi?

·  Süleyman Hilmi Tunahan Cemaati hangi komplonun içine çekilmek istendi?

·  Psikolojik harp yapmak için "Ermeni" tezini savunan hangi ulusalcılar Ermeniydi?

·  AK Parti, askerlerin aracı kıldığı hangi ünlü mimardan darbe girişimlerini öğrendi?

·  Cüppeli Ahmet, 28 Şubatçıların tuzağından kurtulmak için ne tür bir sağlık raporu aldı?

·  Darbecilerin mesajlarını hangi gazete ve köşe yazarları AK Parti'ye iletecekti?

·  Nur Cemaati'nin içine sızdırılan ajan kimdi?

·  Cumhuriyet Çalışma Grubu ile irtibata geçen Tuncay Özkan, Turkcell'e neden gitti?

·  M. Emin Karamehmet'i Ankara'da bir araba da kim tehdit etti?

·  Darbe toplantısını gizli kaydeden gazeteci kimdi?

·  Darbe yapacak komutanları kim, nasıl öldürecekti?

·  Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök'e kim neden suikast düzenleyecekti?

Bunlar ve benzeri birçok sorunun cevabı PİRUS'ta.
Çünkü hiçbir şey göründüğü gibi değildir!


Kitaptan Alıntılar


Fadime Şahin, bir polis baskınıyla Aczmendi lideri Müslüm Gündüz'le birlikte, Akit gazetesi eki yazarı Hüseyin Üzmez'in evinde basılmıştı. Ev, Gündüz tarafından Üzmez'den kiralanmıştı. (Sh. 183)


Etme bulma dünyası, Yalçın Küçük onun bunun şeceresini kurcalayarak çok beddua toplamıştı. Sonunda biri çıktı, onun da şeceresini kurcaladı. Meğer Yalçın Küçük'ün dedesi Fransız işbirlikçisiymiş. Dede Abdullah Sabuni, Hatay'ın Türkiye'ye bağlanmaması için Çerkez Ethem'in kurup yönettiği örgütün üyesiydi. (sh. 272)