1 Ekim 2012 Pazartesi

PUT


—prematüre kutsalın gayrı meşru çocuğu—
Bir Şeye Dokunm  Kutsal, sözlükte; saygı uyandıran, yolunda can vermeye değer olan, bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, Tanrı’ya adanmış ya da Tanrısal olan vb. anlamlara geliyor. Halk nezdinde bunların hepsinin bir karşılığı bulunduğu gibi değer atfedilen her şeye de ayrıca kutsal vasfı verilebiliyor. Konuşma veya yazı dilinde edebiyatın bir unsuru olarak ona pek çok anlam yükleniyor. Bu yazı içinde bizi ilgilendiren karşılığı ise daha çok arka planında bir mantık yattığını düşündüren “dokunulmaz”, “sorgulanamaz”, “ve “masum” anlamına gelen ıstılahî tarafı. Çünkü bu yönüyle “put”a dönüşebilen karşılıkları bulunuyor.
Bir şeyin Tanrısal olmasının yolu, Tanrı’nın gücünü parçalayıp dağıtmakla başlar. Bu dağıtım, “Tanrı gibi” hareket edebilen bir sürü “Tanrıcık” oluşturur. Kimi devletini kimi şeyhini kimi gözünde büyüttüğü bir objeyi Tanrı ile ilişkilendirerek anlamlandırır. Böylece bu şey, her neyse; sorgulanamaz, dokunulamaz veya uğrunda bir ömür feda etmeye değer bir anlam kazanır. Tanrı ile ilişkilendirme sonucu ortaya çıkan bu değer atfı, bir şeyi önemli kılmak adına tamamen kötü sayılamazsa da içinde kişisel ön kabulleri ve sübjektif yorumları barındırdığından suistimallere oldukça açıktır. Bunun önüne geçmek için “Kutsal olan sadece Allah’tır.” denilmelidir.
Dokunulmazlık ve sorgulanamazlık önemli bir ayrıcalıktır. Beşere sıfat olması tehlikelidir. Tarihte ve bugün hemen her şeye dokunarak ve sorgulayarak yaklaşmak daha güvenli bir yoldur. Bunu bize Kur’an ve peygamberimiz öğretmiştir. Kur’an’da anlayarak/bilerek iman etmenin önemi ve gereği özenle vurgulanmaktadır: “İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler de hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler; işte onlar, doğru yolu aramışlardır.” (72/14) Teslim olmak isteyen, sorgulayarak ve araştırarak doğru olanı arayıp bulmalıdır. Aksi takdirde, hak yoldan sapanlardan yani, zalimlerden olur. İnsanın içinde bulunduğu durumun vahametini anlaması da ancak bu şekilde mümkündür. Başkalarını doğru olana çağırmanın ilk aşaması yanlış olanı açık seçik ortaya koymaktır. Sorgulamadan bunu yapamazsınız. Ayrıca hemen her konuda basiretle hareket etmek esastır (12/108). “Basiret üzere olmak” demek; “Bilerek, akla uygun, bilinç ve duyarlıkla donanmış bir kavrayışla, bir delile dayanarak, insanların idraklerine hitab ederek, inandırıcı kanıtlar göstererek, düşünmeksizin ve taklit yolu ile değil, sorgulayarak…” anlamlarına gelir.
İnsanların Allah’ın yanı sıra kutsal saydıkları sorgulanamaz şeyler, çoğu zaman bir değer atfedilmenin de ötesine geçer. Eğer Tanrı formuna sokulmadılarsa yarı Tanrı şekillerde en iyimser yaklaşımla Allah’a yaklaşmak için vesile edinilirler (39/3). Bu anlamda; bir sorunu çözmek, bir derde çare bulmak veya hayatın merkezine oturtulmak gibi bir içerik kazandırılan kutsal, hemen puta dönüşür. Bu dönüşüm; önceleri, insan nezdinde soyut bir telakkiyken elle tutulabilecek somut bir objenin cazibesine evrilerek çözüm üretme aceleciliğiyle ortaya çıkar. Sonra bir ömür aldanma ve aldatmanın konusu olagelir.
Hz. İbrahim’in yaşadığı dönemdeki putları kırdığını bilirsiniz. O, bu fiilî eyleminin öncesinde ve sonrasında özellikle kendi toplumunun bir takım heykel ve sembollere yüklediği anlamları eleştirmiştir. Bu sorgulama neticesinde kırılan putlardan ziyade sarsılan o toplumun ideolojisi olmuştur. Putların yenisini yapmak mümkün olduğu hâlde onları asıl kızdıran şey kendi zihinlerinde tutarlılığını yitirerek tartışma konusu haline gelen kabulleri/itikatlarıdır. İşte “Bunu İlâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?..” (21/62) demelerinin ya da heykel kırma eylemi karşılığında onu ateşe atmak gibi oldukça ağır bir cezayı öngörmelerinin altında bu öfke yatar. Normal şartlarda bir putu balyozla kıramazsınız. Kırsanız bile yeniden veya yenisini yaparlar. Bir putu kırmanın tek yolu onu sorgulamaktır. Eleştirerek putu ancak sarsarsınız. Eğer sorgulama, beraberinde Hz. İbrahim’in ki gibi ahlakî bir duruş da barındırıyorsa putu yere yatırmanız işten bile değildir. Bu durumda sarsılan ve yere yatan aslında onun arkasındaki önyargı ve kabullerdir. Zira gerçek bir imanla desteklenen sağlam bir ahlakî yapının gücü karşısında uzun süre hiçbir şey duramaz ve dayanamaz.
Şimdi aşağıdaki şu ayetlere dikkat edin;
“Hani, o babasına ve kavmine; ‘Nelere kulluk ediyorsunuz?’ diye sormuştu. Onlar da: ‘Putlara kulluk ediyoruz ve her zaman, kendini onlara adamış kimseler olarak kalacağız!’ diye karşılık verdiler. (İbrahim:) ‘Peki, yalvarıp yakardığınız zaman sizi işittiklerine yahut size fayda ya da zarar verebildiklerine (gerçekten inanıyor musunuz)?’ dedi. ‘Ama’ diye çıkıştılar, ‘Biz atalarımızı da bunu yapıyor gördük!’ (İbrahim:) ‘Peki (bu) taptığınız şeylere (başınızı kaldırıp da) hiç bakmadınız mı, sizler ve sizden önceki atalarınız? İmdi, (bana gelince, ben biliyorum ki,) şüphesiz (bu düzmece tanrılar) benim düşmanlarımdır (ve benim için) âlemlerin Rabb’inden başka (İlah yoktur); beni yaratan da, bana doğru yolu gösteren de odur ve beni yediren de, içiren de odur ve hasta olduğum zaman beni iyileştiren ve beni öldürecek olan ve sonra yeniden diriltecek olan (hep) odur. Ve hesap günü’nde hatalarımı bağışlamasını umduğum kimse de odur. Ey Rabb’im! Bana (doğruyla eğrinin ne olduğuna) hükmedebilme bilgi ve yeteneğini bağışla ve beni dürüst ve erdemli insanların arasına kat ve gerçeği benden sonrakilere ulaştırabilme gücü ver bana ve beni o nimetlerle dolu bahçenin varislerinden biri yap! Ve babamı bağışla; çünkü o gerçekten yolunu şaşıranlar arasında. Ve o herkesin kaldırılacağı gün beni utandırma.’ dedi.” (Şuara, 26/70–87)
Bu ayetlerde, Hz. İbrahim’in Rabb’ini tanımlarken kurduğu cümlelere dikkat ederseniz tersinden muhataplarının kendi putlarına yükledikleri anlamları bulabilirsiniz.
Âlemlerin Rabb’i;
Yaratan,
Doğru yolu gösteren,
Yediren ve içiren,
Hastalıkları iyileştiren,
Öldüren ve sonra yeniden diriltecek olan,
Ve hesap gününde hataları bağışlaması umulan odur.
Bu konuların hepsi, insanlar için hayati bir önem taşır ve bir takım sembollerle Allah dışında bir şeylere yakıştırılması haksızlıktır. Demek bu cahil halk; doğru yolu bulmak, rızkını temin etmek, hastalıklarını iyileştirmek, ölüm korkusundan kaçmak ve umduklarına kavuşmak için bu putlara bazı anlamlar yüklemektedir. Kaynağı beşerî olan bir düşüncenin bütün bu talepleri karşılaması nasıl beklenebilir? Hangi ideoloji insana bu kadar geniş bir çerçevede cevap verebilmiştir? Sonuçta insanlar, bu taleplerini karşıladıklarını düşündükleri şeyler önünde boyun eğmek zorunda kalmayacaklar mı?
İnsanların bu taleplerini karşılamak adına yöneldikleri şeyler, mistik bir kurgu içinde kutsanmadan ilgi çekemeyecekleri için olağanüstü şekillere sokulur. Hiç değilse yenilmez kahramanlar, alçak düşmanlar ve cesaret öyküleriyle dolu masallar kurgulanır. Çoğu zaman bu kurgunun içeriğine mitolojilerden ya da dinden de eklemeler yapılır. Bu çaba sadece türbe, yatır, kabir, fal, nazar, büyü hikâyeleriyle oluşturulmaz. Anıt, heykel, uzay, burç, astroloji, enerji gibi çağdaş formları da vardır. Amaç bunlar üstünden hayata veya hayatta olanlara dair mesajlar üreterek insanları güdülemek ve mevcut yapıyı korumaya yönelik kazanımlar elde edilmesine imkân vermektir. Dinin böylesine çıkar ilişkilerine alet olmasını önlemek için şüphesiz doğru anlaşılması gerekir.

Sâmiri Çabası
Put oluştururken dinden yardım almaya “Sâmiri çabası” demek yerinde olur. Kur’an anlatımında Sâmiri, Hz. Musa’nın yokluğunda oluşturduğu puta anlam ve içerik kazandırırken “Elçi’nin İzi” nden almış/çalmıştır. Şöyle ki;

“(Sâmiri): ‘Ben, onların görmediklerini gördüm. Elçi’nin eseri (izi)nden bir avuç aldım da attım; nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi.’ dedi. “ (Taha, 20/96)
“Ben onların görmediklerini gördüm…”
Yani;
Herkesin tapınma ihtiyacı var.
Gizemli şeyler de merak uyandırıyor.
Daha iyi ve daha çok yaşama arzusu kimde yok ki?
İstediği anlamı yükleyebileceği bir sembol kimin işine gelmez?
Dokunabileceğin somut bir Tanrı figürünün kandıran cazibesi ve
Yaptırımları olmayan eğlencelik bir dinle tatmin olmak da cabası.
Baktım sorumluluğu üstlerinden atacak bir kutsal ikon işlerine gelecek.
Boğa kültünün tarihlerinde ısrarla tapınmalarına konu olduğunu da bildiğimden,
Mısır’dan çaldıkları ziynetlerden katıp karıştırıp bir buzağı yapmaya karar verdim.
Zaten Musa’nın yüklü bir dinî yaptırımla geleceğinden korkup sızlanıyorlardı.
“Elçinin eserinden bir avuç aldım da attım…”
Yani;
Musa’dan öğrendiğim bir sürü şey vardı.
Hiçbir insan kulluk etmeden duramazdı.
Rabb’in vasıflarından bir kısmını çalıp
Sadece onlara ait olacak bir din oluşturdum.
Bunun içinden de sorumluluğun baskısını atıp
Arzuların İlah olduğu bir kutsal alan peydahladım.
Milletin altınlarını toplayarak yaptığım altın buzağı heykeli,
Aslında insanların ihtiraslarının şekle bürünmüş somut haliydi.
Kendine tapınmanın daha uygun ve kolay bir yolunu bulamadım.
“Nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi…”
Yani;
Herkes bir tiyatro oynamıyor mu?
Din de insanların elinde,
Bir avunma aracı olabiliyorken,
Mutlu olmak adına,
Aldanmanın kime ne zararı var?
Ne olmuş sanki!
Bu sefer senaryoyu ben yazdım.
Sâmiri; insanların ihtiraslarını tapınma ihtiyaçlarıyla birleştirmişti. Yaptığı düzmece şey, İlah’ın vasıflarından bir kısmını, oluşturduğu sembole eklemlemekten ibaretti. Dahası, onların beklentilerinden oluşturduğu bu sembole elçinin öğretilerinden aldığı bilgi ve değerlerden bir kısmını yükleyerek onu meşru bir zemine çekmiş yani ona din aşısı yaparak kutsamıştı. Hesap sormayan, soramayan bir Tanrı ile onları rahatlatmıştı. Onlara göre imtihanı ve sorumluluğu olmayan bir alandı bu. Hâlbuki bu satın aldıkları puta karşı ödedikleri bedel çok ağırdı. Kaybettikleri şey kişilikleriydi. Bir istek, İlahlaşma iddiasına soyunduğu zaman kendi gibi pek çok İlah ile savaşmak zorunda kalır. Adalet ve eşitlik mumla aranır hale gelir. Yükselen ve alçalan benlikler oluşur. Tanrı olmak kolay mı? Kişinin put yontarken yaptığı inşanın yapı taşları, kendinin ya da başkalarının şahsiyetinden çaldıklarıdır. Nitekim “Tanrı” fikri, gücünü kendinden almadığı zaman vampire dönüşür. Bilindiği gibi sahte Tanrılar, insanlardan beslenir ve onlara ağır bedeller ödetir. İnsanların kanını emer, bitirir. Dünyada ki hükmetme yarışlarının ne kadar kanlı sonuçlandığını söylemeye bilmem gerek var mı?
İnsan, yaşadığı hayatın risklerinin farkına vardığı an, tehlike saydığı şeylerden kendisini koruyacak surlar inşa etmeye başlar. Hayatın olası risklerinin oluşturacağı tehlikelere karşı kendine tutunacak dallar arar. Bazıları daha ileri giderek bu surlara kendi bayrağını diker. Kendi yazdığı senaryoda kendini kahraman ilan eder. Kendi için yaptığı bu kalenin bütün taşlarını kendi emeği ile imal edemez. Başkalarının taşlarından çalmaya başlar.(4/78, 33/26, 59/2) Bu gayretini neredeyse ölünceye kadar devam ettirir. İnsanın kendi arzu ve isteklerini gerçekleştirmeyi umduğu sahada edindiği sembolleri puta çevirmesi ya da bu uygun zemini kaybettiğinde alan değiştirmesi an meselesidir. Beklentilerin oluşmadığı zamanlarda bu yer değiştirmeye “Putunu yemek” denilebilir. Sadece bu açgözlülüğü bile insanın ne kadar kaygan bir zeminde hareket ettiğini gösterir.
Put, sadece menfaati simgeler. İnsanların ortak beklentilerinden yola çıkar. Beklentileri, odak noktası haline getirir. Her sahaya ve topluma ait özel biçimleri vardır. Umut aşılar. Fakat ulaşılmazdır. Çünkü ulaşıldığı anda gizemini kaybeder. Kur’an bu putlaştırılan obje ya da düşünce biçimlerinin insanların sorunlarına cevap verip çözüm üretememelerini onların sahte oluşlarıyla ilişkilendirir (7/194, 35/14, 18/52).
Kişinin yetiştiği muhitten tutun aile içinde ve dışında aldığı eğitime kadar pek çok şeyin insan zihnini oluşturduğu ve yönlendirdiği bilinir. Sahip olduğu dünya görüşü bu çevrelerden aldıklarıyla şekillenir. Bu şekillendirme ve yönlendirmelerle beraber insanın objektif kalmasının ve sağlıklı sonuçlara varmasının güçlüğünü fark edersiniz. Buna rağmen kaynağı beşerî olan bir düşüncenin herkes için her zaman geçerli olduğu varsayımı, kutsallaştırmanın ilk adımı sayılır. Bu anlamda bütün ideoloji sahipleri de mümindir. Zira bir şeylere inanma ihtiyacı fıtrîdir.
İlk olarak bir şeyin put olması için önce ulaşılmaz olması gerekir. İdeolojiler bu anlamda sürekli vaat eden ama ulaşılmaz, ulaşılamaz olarak kalırlar. Birileri tarafından verilecek bir hak görüntüsündedirler. Hiçbir yerde doğru dürüst uygulama alanı bulamazlar. Hep aşama aşama varılacak bir sonuç, bir amaç olarak kalırlar. Bu ulaşılmaz halleriyle toteme dönüşürler. İnsanların daha iyi yaşama taleplerini emer ve özgürlükleri pervasızca tüketirler. İkinci olarak, dokunulmazdırlar. Eleştirilmelerine müsaade etmezler. İde iken erk olurlar. Zamanla derinlemesine bir kapsam kazanarak ikonlaşırlar. Asla tartışamayacağınız ilkelerle beslenir ve evrensel olma iddiasına sarılırlar. Sınırlar çizerler. Belli bir çizginin üstüne çıkmak için sizden itaat ve iman beklerler. Dışına çıkamayacağınız alanlar belirleyerek kendilerine özel kapsamlar oluştururlar. Normal şartlarda, insanların ortak beklenti ve menfaatlerinin bir yaşam ya da yönetim biçimine dönüşmesi yanlış değildir. Yanlış olan asla ulaşılamayacak bir hedef uğrunda sorgulanamaz ilkeler edinerek bir ömür tüketmek halidir. Bugün için insanların ulaştığı seviyede, edindikleri ideolojilerin bu dünyanın zulüm ve yokluk altında inleyen insanlarına faydalı olmasını beklerken çıkar çevrelerinin ve put yapıcılarının elinde bir oyuncağa dönüştüğünü görmek üzücüdür. Nitekim hiçbir kavram kendi kendine konuşamaz. Dolayısıyla bu kavramları oluşturup, isimlendiren ve ona içerik, anlam ve amaç kazandıran yine insanlardır (7/71, 12/40, 53/23).

Kim Sorgulanır?
Hangi din anlayışı; yetim, yoksul ve ezilen insanları göz ardı edip emperyalistlerin ekmeğine yağ sürecek hurafe ve batıl inançların kaynağı olma yolunda afyona dönüşmeyi kabullenebilir? Bu anlamda; türbe, anıt, kabir veya diğer sosyal ve siyasal semboller üzerinden hayatın somut problemlerine nasıl çözümler üretilebilir? Ekonomik ve sosyal hayatın sıkıntıları karşısında reel açılımlarla sorunlarına çözüm bulamayan insanların; doğru dürüst yaşamak, geçinmek ve düşünmek gibi haklı taleplerini çözmeye çalışmak yerine tarihe gömülmüş ya da ölmüş kişileri, görüşlerini veya ideolojileri halkın gündemine taşıma çabaları sağlıklı olabilir mi? Eğer bunlara sembolik anlamda bir fikri yaşatma çabası olarak bakılacaksa daha vahim sonuçlar beklenmelidir. Nitekim tarihin bir bölümünde kendi indî şartları içinde gerçekleşmiş düşünce ve olayları –doğru olsalar bile- ilkeleştirip bugüne ait sorgulanamaz gerçekler olarak ortaya koymak ve bunları evrensel saymak tehlikelidir. Aradaki zaman farkından dolayı bu yaklaşım tarzları içinde ister istemez mukayeseler ve yorumlar barındıracaktır. Ve belki de zaman ve şartlarla kayıtlı bu özel tespitler, herkes için kabul edilmesi gereken dayatmalara dönüşecektir. Üstelik dayatma olduğu anlaşılmasın diye tartışılmasına ve sorgulanmasına müsaade edilmeden mistik anlamlarla süslenebilecektir. Bilindiği gibi bir şeyi mitolojiye çeviren şey basit ve kurgulanmış olaylar üstüne metafizik anlamlar yüklemektir. Allah için öngörülen bütün taleplerin sadece insanların yararına olduğu düşünülürse Allah’a rağmen oluşturulan bu efsanelerin neredeyse tamamının birilerinin çıkarlarına hizmet etme şüphesi her zaman vardır. Bu şüpheden dolayı put için, “İnsanın ihtiraslarının arkasında gizlendiği yine kendi tarafından kutsanmış örtüdür.” tanımı uygun düşmektedir. Unutulmamalıdır ki put üreten sistemler, Allah’tan rol çalar ve onunla kandırmayı da deneyebilirler (31/33, 35/5). Saltanatların veya iktidarların güdümüne girmiş ve kitabına uydurulmuş bir “din” den kimseye hayır gelmez. Söz konusu şey “Hükmetme” olduğunda “Allah” diyene bile şüpheyle yaklaşılması gerekirken kaynağı “beşerî” olan bir iddia hayli hayli sorgulanmalıdır. Tarih bu tezlerin altından bir çapanoğlu çıktığına çok defa şahittir. Herkes için adalet, eşitlik ve özgürlük getirmeyen her düşünce ne adına ve kim için olursa olsun reddedilmelidir.
Ayrıca putların gölgesinde oluşan sanal gündemlerin meşguliyeti oldukça zaman alır ve sizi reel dünyadan öylesine uzaklaştırır ki gerçeğin ne ve hangisi olduğuyla uğraşmaktan başka bir şeye bakmaya mecaliniz kalmaz. İnsanlar aç ve açıkta iken onlara ilke ve ideoloji dayatmanın ya da cin ve büyü hikâyeleriyle oyalamanın onları kandırmak ve uyutmaktan başka ne anlamı olabilir?
İslam düşüncesinde, dokunulmaz ve sorgulanamaz olan sadece Allah’tır. Sadece o “la yusel” sayılmalıdır. Kutsal, bir şeyi önemli kılmak ise onun dışında her şey ona yakınlığı nispetinde değer kazanır. Allah, her şeyi yerli yerinde ve amacına uygun bir şekilde yaratmıştır. Birden fazla İlah anlayışı, bu düzenin bozulmasının en önemli sebeplerinden biri sayılmıştır. Dolayısıyla insanın gerek dış gerekse iç dünyasındaki düzen ve disiplini sağlamak için tek İlah kabul etmesi konusunda ısrar edilmiştir.  Kaosa gelince, Allah’ın yaptığı hiçbir şeyden “suç” ya da “kusur” sayılabilecek bir şey hâsıl olamayacağına vurgu yapılarak olup biten olaylarda sorumluluğun insanda olduğu açıkça dile getirilmiştir.
“O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.” (Enbiya, 21/23)
 “O, yaptığından dolayı sorgulanamaz…”
Çünkü;
“…Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?” (67/3)
“O, yaptığından dolayı sorgulanamaz…”
Çünkü;
 “…Hiç kimse Allah kadar güvene layık olamaz.” (4/132)
“O, yaptığından dolayı sorgulanamaz…”
Çünkü;
 “Dilediğini yaratan ve (insanlar için) en iyi olanı seçen senin Rabbindir…” (28/68)
Sorgulanamaz;  herhalde buna gücünüzün yetmeyeceğinin de farkındasınız. Sorgulanamaz; çünkü eksik bir şey bırakmadan üstüne düşen her şeyi zaten yapıyor. Sorgulanamaz; zaten her şeyi belli bir ölçü, düzen ve denge içinde amacına uygun şekilde yaratıyor. Sorgulanamaz; zira başınıza gelen bütün musibetler kendi ellerinizle yaptıklarınızdan kaynaklanıyor.
İnsan, samimi ve dürüst davrandığı sürece ileri sürdüğü şikâyet ya da mazeretlerin tamamının aslında Rabb’iyle bir ilişkisi olmadığının farkındadır (75/14, 15). Çünkü O; rızık verenlerin (62/11), yardım edenlerin (3/150) ve hükmedenlerin (10/109) en iyisidir. Adalet ve merhametini sizin için sonuna kadar kullanır. Zihninizdeki mükemmelliğin tam karşılığı odur. Bu durumda onun sorgulanması ve sonuçta suçlanması düşüncedeki bütün saf iyilik ve güzellikleri sarsacaktır.

Masum Değiliz Hiç Birimiz
Herhangi bir şey, beşeri ya da dünyevî vasfını yitirmeden kutsallaşamaz. Dokunulmazlık ve masumiyet yani günah ve hatalardan uzak kalmak kimsenin harcı değildir. Söz konusu peygamberler (a.s.) olduğunda da durum böyledir. Kur’an, elçiler de dâhil olmak üzere pek çok insanın yaptığı hatalı ya da yanlış şeyler için uyarı ve öğütlerle doludur. Ancak peygamberlerin Allah tarafından seçilmeden önceki hayatlarının, olabildiğince düzgün olduğu düşünülmektedir. Nitekim dürüst ve güvenilir yapıları, onların seçilmelerinde de rol oynamış olmalıdır. Risâlet sonrası peygamberler, vahyin eğitiminden geçmiş olmaları ve edindikleri yüksek ahlaklarıyla büyük günahları/suçları zaten işlemezler. Tamamen iyi niyetlidirler ve kasıtlı olarak kötü bir şey yapmış olabilecekleri düşünülemez. İşledikleri muhtemel hatalar, engellenmez ama bizzat İlahî irade (vahiy) tarafından düzeltilir. Çünkü örnek konumundadırlar. Bu örneklikleri hasebiyle İslam uleması da haklı olarak onlara toz kondurmamıştır. Onlara duyulan saygıdan dolayı yaptıkları hatalara “günah” yerine “zelle” demeyi tercih etmişlerdir. Saygıya layık olan budur. Ama bu yaklaşım dahi onları masum yapmaz ve beşeri yönlerini ortadan kaldırmaz. Uygun olan da budur. Bir şeyin kutsallaştığı oranda uzaklaştığı unutulmamalıdır. Resulleri insanüstü kılmak onları örnek almayı önleyecektir. Zira onları beşer vasfından soyutlayacak her teşebbüs, örnek alınmalarını zorlaştıracak hatta imkânsızlaştıracaktır. Bir saygı ifadesini olağanüstü insan formuna dönüştürmek, kaş yapayım derken göz çıkarmaya benzer. Peygamberi öveceğim derken ulaşılmaz kılarak göğe yükseltmek onu hayattan koparmak anlamına gelir. Hâlbuki bize örnek olacak ve önderlik yapacak kişinin yerde yürümesi, çarşı pazar gezmesi ve bizim gibi yaşaması gerekir (25/7). Örneğin hakikati inkâr etmekte ısrar edenlerin, peygamberlerin yanında bir melekle dolaşması ya da bizzat kendilerinin “Melek” olmaları gerektiği hususundaki iddialarının arkasında “hileli” bir anlayış vardır (6/9, 11/12, 17/95). Melek bir peygamber istemek laik bir tavırdır. Hayattan kopuk ama kutsal veya örnek alınamayan ama mübarek bir kişi tasavvuru, yarı İlah görüntüsüyle dünyalı olamaz. Dolayısıyla “melek” istemek; “Yaşadığımız dünyaya ait olmayan birinin emir ve tavsiyeleri de bizi bağlamaz.” veya “Bir meleğe nasıl ayak uyduralım!” anlamında gizli bir reddediş içerir. Sorumluluktan kaçmanın yolu budur. Bu bir tuzaktır. Bu yüzden bütün peygamberlere ait ortak bir cümle hep kurula gelmiştir; “Ben de sizin gibi bir insanım.” (41/6). Nitekim bütün ömürleri insanları sorumluluğa davet etmekle geçen peygamberlerin kendilerini kutsayıp bu yaklaşımın dışında tutmuş olmaları düşünülemez (3/64, 79). Ayrıca Kur’an’da, peygamberlere dahi hesap sorulacağından bahsedilmesi kayda değerdir.
“Yemin olsun, kendilerine elçi gönderilenleri muhakkak hesaba çekeceğiz; gönderilen elçileri de mutlaka hesaba çekeceğiz.” (A’raf, 7/6).
Aslında peygamberlerin cennete gireceği “neredeyse” bellidir. Buna rağmen ayetteki “hesap sormak” tan kasıt, bu yolda birilerinin -özellikle yöneticilerin- kendilerini bu hesap verme anlayışı dışında tutmalarını önlemek için olmalıdır. Dolayısıyla kendisinden hesap sorulamayacak hiç kimse yoktur. İslam’ın diğer sistemlerden ayrıldığı önemli noktalardan biri, toplumda en üstteki ile en alttaki kişinin hukuk karşısında eşit olduğu anlayışının uygulamada bizzat karşılığının bulunmasıdır. Bu uygulama, bütün bireylere sorumluluk yükler. Özellikle yöneticiler, halka karşı sorumludurlar. Tarihte “masumiyet” anlayışındaki aşırılıklar yüzünden pek çok yönetici ya da lider, bu düşünceyi kendisine zırh yaparak sorumluklarını askıya alabilmiştir. Çünkü nihayetinde peygamberlere yakıştırılan bu vasıf zaman içerisinde onlara da yapışıp kalmıştır.
Kim olursa olsun şahısların kutsallaştırılarak kurtarıcı rolüne sokulması ve insanın bu vehmettiği sorgulanamazlıklardan kendisine pay veya nasip çıkarması makul değildir. Ayrıca Peygamberimizin, kızıyla ( Buhari; Vasiye, 11), Hz. İbrahim’in, babasıyla (60/4), Hz. Lut’un da hanımıyla (66/10) ilişkilerindeki “…Seni kurtaramam…” ya da “Allah’tan sana gelecek şeye engel olamam.” yaklaşımı dikkate alınırsa insanın sorumluluklarını başkasına yükleyerek hiçbir gayret göstermeden hesaptan kurtulmayı düşünmesi de doğru olmamalıdır.
Arkadaşlarının ara sıra “Bu bir vahiy mi yoksa kendi görüşün mü ya Rasûlullah?” diye sormalarına bakılırsa son derece nezaket taşıyan bu yaklaşım, onların İlahî olanla beşerî olan ayrımına dikkat ettiklerini gösterir. Eğer “Hayır, kendi görüşüm.” cevabını alırlarsa, gerekli gördüklerinde; “Müsaade ederseniz ben de görüşümü söyleyebilir miyim?” şeklinde konuya katılmak istemeleri takdire şayandır. Bu tarz, onların neye karşı çıkabileceklerini ve nerede söz sahibi olduklarını bildiklerine işaret eder. Hatta iniş sebepleri söz konusu edildiğinde bazı ayetlerin; arkadaşlarının peygamberimize yaptıkları itirazlar karşısında onları haklı çıkaracak şekilde gelmesi de bunu teyit eder. Onlar; Allah konuştuğunda susmayı, peygamber konuştuğunda ise kendi düşünce ve yorumlarıyla katkıda bulunmayı seçmişlerdir. Kutsal olanla olmayanı ayırt etmek tam anlamıyla budur. Nitekim peygamberimizin, arkadaşlarının sözüne böylesine değer ve önem veren tavrını da örnek almak gerekir. Yeryüzünde yönetici olduğu halde böyle davranabilen çok az kişi vardır. Ayrıca gerçek görüş alış verişi (istişare) de budur. Yoksa sadece danışmak ve sonunda kendi bildiğini okumak değil.
Peygamberimizin arkadaşları için de aynı durum söz konusudur. Gösterdikleri liyakat ve fedakârlıklar açısından hepsi saygıdeğer insanlardır. Onların gayreti; İslam’ın anlaşılmasına, yaşanmasına ve yayılmasına katkı sağladığı için rahmetle anılmaları gerekir. Yine İslam dininin bize kadar ulaşması onların vesilesiyle olmuştur. Onlar, hak-batıl mücadelesinin öncüleri olarak tarihe geçmişlerdir (9/100). Her türlü iyilik ve hayırda öne geçemeye çalışarak topluma örnek olmuşlardır (23/61). “…Allah onlardan razı olmuş; onlar da ondan razı olmuşlardır…” (9/100, 58/22) ayetlerinde sözü edilenler yine onlardır. Peygamberimizle beraber mücadele etmiş, eziyet çekmiş, hicret etmiş ve ona yardım etmiş olmaları bütün müslümanlar nezdinde onları saygın kılmış ve cennetlik olduklarının düşünülmesine neden olmuştur. Doğrusu da budur. Hatta bir kısmına “Aşere-i Mübeşşire” yani “Müjdelenen On Kişi” yani bu anlamda bazıları için “Cennetle Müjdelenenler” denilmesinin altında bu sebep yatar. Bu, “Onlara bakın cennetin yolunu bulursunuz.” anlamında toplum açısından peygamberimizin uyguladığı bir eğitim yöntemi olarak anlaşılmalıdır. Buradaki amaç, halk içinde örnek alınabilecek bireylerin sayısını arttırarak insanların doğru yolu bulmalarını kolaylaştırmaktır. Nitekim çeşitli vesilelerle bir arkadaşını göstererek “Cennetlik birini görmek isteyen ona baksın.” şeklindeki yaklaşımları, insanları onlar gibi iyi davranışlar geliştirmeye teşvik etmek içindir. Nitekim Kur’an öğretisinde; insanın kendisini ya da bir başkasını, hesap vermeden daha dünyadayken cennete girme garantisinde görmesi (recâ) doğru bulunmamıştır. Ayrıca benzer bir yaklaşım içinde “Nasıl olsa affedileceğiz.” (7/169) diyerek cenneti parselleyen ehl-i kitap taraftarları da kınanmıştır. Sonuçta biz bütün sahabeleri sever, hayırla ve rahmetle anarız. Tabiî ki onları örnek almak imkânı açısından kutsamadan ve insan olduklarını unutmadan…
Peygamberimizin sakalı ve hırkası için de aynı tutarlı yaklaşımı sergilemek gerekir. Onları kutsamak ve çevresinde tavaf ederek bir sorunu çözmek ya da Allah’a yaklaşmak için vesile kılmaya çalışmak yanlıştır. Peygamberimize ait olan şeyler, bize onu hatırlatır. Zemzem’in Hz. İbrahim’i, hanımını, İsmail’i ve onların mücadelelerini hatırlatması gibi. Onları bize hatırlatan her şey, değerlidir. Bu değerin büyüklüğünü ifade etmek açısından peygamberlere ait olduğu düşünülen eşyalara “Kutsal Emanetler” denilmiştir. Bu sadece bir saygı ve hatırlama ifadesi olarak kalmalıdır. Aksi halde bir eşyanın kutsanmasının bireyi o eşyadan medet umar hale getirmesi söz konusu olacaktır.
Burada Ehl-i Kitab’ın “Kutsa ve gönder.” tavrıyla bir şeyi erişilmez ve olağanüstü yaparak ondan uzaklaşmak istemelerini hatırlanmalıdır. Kitap ehlinin, bütünüyle kutsal edinmeye dayalı ve sayısız aziz üretmiş bir yaklaşımın sahipleri olarak, dünyadan bu kadar kopuk bir tasavvur benimsemeleri düşündürücü değil mi? Dikkat edilirse put edinme gayreti sadece din dışı alanlarda değil bizzat dinin içinde hortlatılan bir olgu olarak bütünüyle cehaletin eseridir (7/138). Tabiat boşluk kabul etmez. İnsanın zihni de öyle. Doğrunun girmediği yere yanlış yerleşir. İnkârla nitelenebilecek sahte davranışlar, sonuçta sahibini esir alan batıl inanışlara kapı aralar. Şu ayette anlatıldığı gibi; “Zira hakikati reddetmeleri yüzünden bunların kalplerini (altın) buzağı sevgisi kaplamıştır.” (2/93). Ve bu sevginin âhirette herhangi bir karşılığı olabilir mi?

Puta Tapmak
Allah dışında veya yanı sıra bir şeyin dokunulmaz ya da sorgulanamaz olması onu putlaştırır. Put, sahte İlah görüntüsü demektir. Doğaüstü etkileri olduğuna inanılan güçler gibi. Özellikle Kur’an’ın indiği dönemde “Put” anlayışının taşa-toprağa tapma olarak anlaşılması, farkında olmadan nüzul ortamını fazlasıyla ilkel kılmaktadır. Mekke cahiliye devri yeterince iyi tahlil edilseydi, putlara taptığı söylenen insanların aslında sanıldığı kadar ilkel olmadığı bilinirdi. Nitekim Kur’an’ın indiği ortamın onun içeriğini anlamayı vacip kıldığı düşünülürse en azından bu seviyeye uygun bir kültürel ortam var saymamız gerekecektir. Bazılarının dediği gibi Mekke müşriklerinin hemen her birinin kendilerine özel kitap ya da sahifeler indirilmesini istemeleri, bilinenin aksine o ortamdaki okuma yazma oranının çokluğuna işaret eder (17/93, 74/52). Üstelik söz konusu ilkelliğin görüntüsü konumundaki putçuluk, zannedildiği gibi sadece bir taşa tapma eylemi de değildir. Her put, arkasında gizemli ya da yarı açık bir düşünce taşır. Bu düşünce, saf anlamıyla bazen bir ideolojiyi içerebileceği gibi süslenmiş ilkeler altında bir menfaat beklentisini de barındırabilir (53/27–29). Hatta bu sembolün oluşmasına kaynaklık eden saikler irdelendiğinde; ekonomik, sosyal ya da siyasi bir arka planla karşılaşırsınız. Günümüzde de bu arka plana sahip pek çok putlaştırılmış şey bulabilirsiniz.
Risâletin başladığı ilk yıllarda Kâbe’de bulunan üç yüz altmış küsur putun her biri aslında bir kabilenin sembolüydü. Mekke site devleti, her kabilenin kendi putunu Kâbe’de temsil etmesine izin vererek kendi çapında bir  “Birleşmiş Milletler” oluşturmuştu. Bu temsil, orada düzenlenen panayır türü etkinliklerle ticari ve siyasi olarak Kureyş’in liderliğini pekiştiriyordu.
O günlerde amcasının peygamberimize söylemeye çalıştığı şey şuydu;
“Yeğenim, gel anlaşalım. Her millet kendi Tanrısına tazim için buralara kadar geliyor. Panayırlar ve pazarlar oluşuyor. Tapınıyor ve alışveriş yapıp gidiyorlar. Biz de para ve itibar kazanıyoruz. Üstelik bu sayede ortak kültürel bir mirasın sahibi olarak hem atalarımızla aramızda bir bağ kurabiliyor hem de toplumsal birlik ve bütünlüğümüzü sağlıyoruz. Sen şimdi bu put dediğin şeyleri kırıp kaldırmamızı ve İbrahim’in dininin tek Tanrı anlayışına geri dönmemizi mi istiyorsun? Dediğin gibi yapsak nereden gelir elde edeceğiz? Karnımızı nasıl doyuracağız? Halkımızı bir arada nasıl tutacağız? Kâbe bu tapınmalara kaynaklık etmez ve buraya kimse gelmezse itibarımızı nasıl koruyacağız? Aç ve açıkta kalmaz mıyız? Bu durumda kim bizi doyurur ve kim bizi korur?”
Bu yaklaşımın ardından şu sure indirilmişti.
“Kureyş’e kolaylaştırıldığı, evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için onlar, kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kılan şu evin Rabb’ine kulluk etsinler.” (Kureyş Suresi)
Cevap anında geldi;
Yani
Korkmayın.
Ben doyuracağım ve ben koruyacağım.
Öyleyse sadece Kâbe’nin Rabb’ine kulluk edin.
Zaman içerisinde Kâbe’nin Rabb’i, sözünü tuttu. Oraya gerekli ihtimamı gösterdi ve itibarını yükseltti. Ancak ne yazık ki sonradan Kâbe, inandığını söyleyen insanlar elinde esas fonksiyonlarını yine kaybetti. Hac, inananlar için ortak bir platform olmaktan çıkıp tekrar bir sülalenin itibarına ve servetine hizmet eder oldu. Kureyş gitti. Suud geldi. Belki taştan putlar kalktı ama yerine başka semboller geçti. Hala aç kalmaktan korkuyorlar ve hala güvenlik sorunları var.  Bu yüzden emperyalist güçlerle kol kola geziyor ve bir türlü İbrahim’in dinine geri dönmüyor, dönemiyorlar. Haccı ve hacısı çok milletlerin bu kadar haksızlıklarla hemhâl ortamların bireyleri olması bunu göstermiyor mu?
Put;
İnsan zihninin ürettiği totem,
Sahte ya da sanal İlah görüntüsü,
Beklenti ve tutkuların altında yattığı örtü,
Aldatmak kastıyla şahsi çıkarların arkasında gizlendiği kutsallaştırılmış şey,
Arkasına sığınılarak kendi taleplerini meşrulaştırma çabasına hizmet eden sembol demektir.
Bir duygu ya da düşünceyi puta çeviren şey onu kutsamaktır. Kutsamak, onu dokunulmaz ve sorgulanamaz kılarak her şekilde size emretmesine imkân tanımaktır. Buradaki emretmek; basit alışkanlıklar, disiplin ve düzen sağlama anlamında değildir. Bilakis; dünya görüşü, hayat algısı ve otorite edinmek türünden bütün davranışlara kaynaklık edip yönlendiren bir güç ya da güçler telakkisidir. Hatta bu otorite, güvenlik ve özgürlük alanlarını belirleyen bir kabul/iman zemininde hareket eder. Örneğin herkes gibi bir şeyleri seversiniz. Ama hiçbirini Allah yerine koyamazsınız. Ayrıca bir sevgiyi Allah’a rağmen başlatamazsınız. Allah gibi sevemezsiniz (2/165). Sevginin başka bir objeye yönelerek emretmeye başlamasıyla insanın özgürlük alanları daralır. Hayat algınızda bir objenin sevgisi size emrediyor ve arkasından neyi nasıl yapacağınızı ya da yapmayacağınızı söylemeye başlıyorsa orada “şirk” var demektir. İnsanın bütün varlığını uğruna adamasına bakılırsa sevginin tutunduğu objenin değeri epey büyük gibi gözükmektedir. İşte Hz İbrahim’in uyarısı, tam bu noktadadır: “Siz Allah’ı bırakıp putlara taptınız. Tek sebep, bu dünyada kendinize (ve atalarınıza) karşı duyduğunuz sevgiye esir olmanızdı…” (29/25). Söylenen şey şudur: Sırf aranızda dünya hayatına mahsus bir muhabbet (ve çıkar) uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz ve bunları aranızdaki ilişkinin ve bağın ortak noktası saydınız. Hâlbuki insanların sahip oldukları hiçbir özellik Allah’ a iman kadar birleştirici ve tatminkâr değildir. Hiçbir şey onun yerini tutamaz.
Korku da böyledir. Emretmemelidir. İnsan, doğal olarak bir sürü şeyden korkabilir. Ancak o korku, hayatın merkezine oturup diğer bütün ilişkileri belirleyen emredici bir güç haline gelirse şirke konu olur. Şirk, ortaklık demektir. Ortak kılarak güç edinme gayreti, aslında bir hedeften sapmadır (36/74, 75). Bu anlamda, yaratma da emretme de Allah’a aittir. Emreden sevgi ve korku ondan başkasına yönelmemelidir. Bir güç gösterisine dönüşüp hayatın merkezine oturarak emretmemelidir. Reel olarak sevgiyi ya da korkuyu abartarak kutsamak -edebî bir anlatımın konusu olmanın dışında- insanın özgürlük alanlarını yok ederek onu “kukla”ya çevirebilir.
Bütün ibadet örnekleri, insanı kukla olmaktan kurtarmayı hedefler. Örneğin; Hac ibadeti esnasında yapılan “tavaf”, her şeyi dışarıda bırakıp yalnızca Allah’ın merkeze alınması ve böylece insanı büyüleyen şeylerden onu özgürleştirmek için yapılır. Bu eylemle sembolik olarak anlatılmak istenen şey, tam olarak budur. İnsanın hayatının merkezine koyması gereken şey “Allah” düşüncesidir. Emreden sevgi ona aittir. Yani, herhangi bir şeyin sevgisi tercih sebeplerinizi ortadan kaldırmamalıdır. Seçim yapmak, insan iradesinin en ayrıcalıklı tarafıdır. Dahası insanı insan yapan şey budur. İnsanın tercihlerinin yok edildiği alanlar, onun için “esaret” anlamı taşır. Özgürlüğünü yok eder ve başkalarının önünde küçük düşürür. Bu yüzden bir şeyi “Allah gibi sevmek” yasaklanmıştır (2/165). Kâbe yerine parayı, makamı ya da sevilen herhangi bir şeyi hayatının merkezine alıp onun etrafında dönmek doğru değildir. İnsanın hayatın merkezine aldığı şeyler, çevresinde dolap beygiri olacağı bir sömürüye ya da çıkar ilişkilerine dönüşmemelidir.
Şahsi isteklerine, vahyedilmiş ahlakî ölçülerin üstünde bir yer veren insanlar, put edinerek kendilerini kaçınılmaz olarak yok oluşa götürecek bir hayat tarzı benimsemiş; boş, anlamsız ve değersiz bir yaşam şekli seçmiş olurlar (7/139). Üstelik semboller konuşamadığı için onları konuşturan birilerinin çizdiği çerçeveyi, kendi kaderleri sanarak aldanırlar. Kur’an, vahyi görmezden gelerek insanın peşinden koşup hayatının merkezine koyduğu şeylerin, onun açlığını asla gidermeyeceğini söyler (7/194). Kişinin Rabb’ine yönelmesi dışında tam olarak tatmin olamayacağından bahseder (13/28). Öyleki her türlü kutsamanın altından beşerin pespaye arzularının çıktığına dem vurarak insanın kendini kandırmamasını ister. Nitekim “konuşamayan”  ve  “karşılık veremeyen” ölü ideolojilerin ikonları yerine her an yaratmaya devam eden gerçek İlah’a yönelmelerini önerir (21/63).
Yeryüzünde açan her çiçek, Rabb’in hala bu dünyadan ümit var olduğunu gösterir. Puta tapan bir toplumda yaşıyorsanız her güneş doğduğunda bunu düşünmeniz size iyi gelecektir.
Musa Şimşekçakan
30 Haziran 2010

Bir Daha da Denize Girersem: The Reef


Filmin Adı: Denizin Dişleri

Orjinal Adı: The Reef

Yönetmen: Andrew Traucki
Yapım Yılı: 2010 / Avustralya

Oyuncular: Adrienne Pickering



"Tanrım, ne olur bizi kurtaracak birilerini gönder!"

İrfan'ın Yorumu:
Jaws filmini bilenler bilir. Köpekbalığı ile ilgili yapılmış harika bir gerilim korku filmidir. Sırf bu yüzden denize gitmeyen arkadaşlarımı bilirdim. Bu sadece benim bildiğim değil, tüm dünyada böyle. Ondan sonra yapılan filmler aynı kalitede olmadı pek ama bu film pek öyle değil. Bir teknenin alabora olması ile yakın olarak gördükleri bir adaya yüzerek kurtulma mücedelesi veren 5 kişilik bir grubun macerası... Buraya alacak kadar önemsemiş olmam lazım. İnanın öyle. İzlerken hem gerildim, hem de insanoğlunun denizin ortasındaki çaresizliği karşısında yalvarıp yakardığı Tanrısına serzenişini gördüm. Bu çaresizliğin getirdiği sonuçlar biraz içler acısı olsa da hem gerilmeniz hem de Allah'ı sadece sıkıntılı zamanlarda hatırlamamanız kaydıyla izlemeniz önerilir. 

Konusu:
Birkaç arkadaş Endonezya kıyılarında pek ziyaret edilmemiş bir adaya gitmek isterler. Dönüşde med-cezir süprizi ile karşılaşırlar. Beyaz köpekbalığı da cabası...

Bilgi alınabilecek internet adresi:
http://www.sinemalar.com/film/57935/dehsetin-disleri

26 Eylül 2012 Çarşamba

Suriye İçin Ne Dediler?

İrfan'ın Yorumu: 
Suriye meselesi yürekleri yaralamaya devam ediyor. Zalime karşı omuz omuza olması gereken müslümanların bu konuda söyleyecekleri sözler, alacakları tavırlar önemli. Tarih bu konuda zalimin yanında yer alanları zaten yazıyor. Bir de susanlar var...
Onlar susmaya devam etsinler.
Televizyonlarında din hakkında ahkam kesmeyi biliyorlar ama zalime karşı bir kelime etmeyi beceremiyorlar.
İslami kaynaklarda en itibarsız görüşleri bir çöpçü gibi eşeleyip eşeleyip ümmete yeni fikirlermiş gibi sunmayı beceren bu hoca(!)lara bizim elbette söyleyeceklerimiz var ve olacaktır da...
Ama konuşanlar, yazanlar, görüş beyan edenler de var. İşte Haksöz dergisinin 257-258. sayısında bir soruşturma var ve konu Suriye. Bu sayıyı alıp müslümanların ileri gelenlerinin kanaatlerini okuyabilirsiniz. Burada sadece bir kısmının bazı bölümlerini aldım.
Kanaat belirtenlerin tamamı ise: Abdurrahman Koç, Adnan İnanç, Ahmet Faruk Ünsal, Ahmet Kaya, Ahmet Varol, Ahmet Yıldız, Asım Gültekin, Bülent Yıldırım, Bünyamin Doğruer, Celal Sancar, Davut Güler, Ersoy Dede, Feriduddin Aydın, Fırat Toprak, Gülşen D. Özer, Harun Ünal, Hüsnü Yazgan, Kazım Sağlam, M. Fesih Kaya, Mahmut Kar, Mehmet Ballı, Mehmet Göktaş, Mehmet Şahin, Mustafa Özcan, Mustafa Sibel, Nehir A. Gökduman, Nuri Yılmaz, Osman Atalay, Ömer Ekşi, Ramazan Kayan, Ramazan Yazçiçek, Sait Şahin, Salih Serdar, Selahattin E. Çakırgil, Serdar Demirel, Süleyman Aslantaş, Turgay Aldemir, Yalçın İçyer, Yıldız Ramazanoğlu.
Bunlar fikir beyan edenler. Bir de fikrini bilemediklerimiz var: Mustafa İslamoğlu gibi. "Dilsiz şeytan" hadisinin sahihliğini bir araştırsın bu kıymetli hocamız ondan sonra da susmaya devam etsin!

Abdurrahman Koç / Garip-Der
"Türkiyeli müslümanlar olarak Suriye meselesine ilişkin bundan sonrası için zalime karşı tavrımızda asla değişiklik yapmadan karşı durmalı ve zalim kafirin helak olması için elimizden ne geliyorsa ardımıza koymamalıyız. Aksi taktirde duyarsız kalırsak Allah'a karşı sorumluluğumuzu yerine getirmemiş olur ve bir ömür boyu vicdan azabı ile karşı karşıya kalırız..."

Adnan İnanç
"Suriye'de yaşananlar söz konusu olduğunda, İran'ın hangi gerekçelerle nasıl bir tavır geliştirmekte olduğu hususu da gündeme gelmektedir. Doğrusu şu sorunun önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum: Bugün İran'ı suçlamak en çok kimi memnun eder, kime fayda sağlar? Buradan İran'ın Suriye politikasını desteklediğimiz anlamı asla çıkarılmamalı. İran'ın Suriye politikasını kabul edmiyor, doğru bulmuyor ve tümden reddediyoruz. İran'ın öne sürdüğü kendine özgü gerekçelerini de kabul edilir bulmuyoruz..."

Ahmet Faruk / Mazlum-Der
"Suriye konusuna gelince, Suriye halkının birbuçuk yıl önce barışçı gösterilerle ortaya koyduğu taleplerin tamamı haklı, meşru ve saygıdeğer taleplerdir. Halkın istekleri kısaca, yeni anayasa, ceza yasasında değişiklik, siyasal katılım kanallarının açılması, özgür basın, genel af, siyasi, ekonomik ve bürokratik imtiyazların dar bir çevre tarafından kullanılmasına tepki, diasporada yaşayan iki milyon Suriyeliye dönüş hakkı, Hama katliamı sorumlularının yargılanması, serbest ve özgür genel seçimler, güvenlik saplantılı muhaberat ve ispiyonaj rejiminin tadili, kürtlerin vatandaşlık hakkı vs gibi akıl ve vicdan sahibi herkesin rahatlıkla destekleyeceği, arkasında duracağı taleplerdir..."

Ahmet Kaya / Fıtrat Haber
"Türkiye sınırları içinde yaşayan bütün İslami çevrelerin Suriye'deki katliama ve zulme karşı ortak bir ses olarak tavır koymasını sağlamaya çalışmak yapılacak en olumlu amel olacaktır. Daha çok gündemde tutmak, daha fazla ihtimam göstermek zorundayız. Acıları kendi acılarımız gibi hissetmek adına vicdanımızı daha çok muhasebeye tabi tutmalıyız..."

Ahmet Varol / Gazeteci-Yazar
"Bence İslami duyarlılıklarını, çizgilerini ve tavırlarını Kur'an-ı Kerim'in verdiği mesajlara ve ortaya koyduğu ilkelere göre belirleyenler Suriye direnişi karşısında iyi bir sınav vermişlerdir. Sınavı kaybedenler Kur'an'ın verdiği mesajları, önümüze koyduğu ilkeleri anlamak, o ilkelere göre tavır belirlemek yerine birilerinin siyasetlerini haklı çıkarma telaşı içine düşenlerdir."

Bülent Yıldırım / İHH
"Bütün gücümüzle Suriye halkının yanında yer almalıyız. Onlara her türlü yardım ve desteği sağlamalıyız..."

Kazım Sağlam / Medeniyet
"Her zaman ve her yerde mazlumun yanında, zalimin karşısında olmalıyız. Milli menfaatler, uluslararası ilişkiler, derin siyasi ve stratejik analizler yaparak zulmün karşısında susmak mümine yakışmaz, dolayısı ile bize de yakışmaz..."


25 Eylül 2012 Salı

Kardeşim Sen Özgürsün

Seyyid Kutub'un (Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun) yazdığı şiir...

Kardeşim! Sen parmaklıklar ardında da olsan özgürsün...

Kardeşim! Sen prangalara vurulsan da özgürsün...

Sen Allah'a bağlandığın zaman

Sana kölelerin tuzağı ne zarar verebilir ki!


Kardeşim! Karanlığın (küfrün) ordularını kökten sileceksin

Ve bununla yeryüzünde yeni bir fecir doğacak

Sen ruhunu bu fecrin doğuşuna teslim et





O zaman fecrin bizi uzaktan karşıladığını göreceksin!

***

Kardeşim! Muhakkak ki ellerinden kanlar akmıştır


Ve zillete makhum olmaktan yüz çevirmiştir

Muhakkak ki bir gün o şehadet aşıkları

Ebediyet kanı ile cennete yükselecektir

***

Kardeşim! Sana ne oluyor ki savaştan bıkmışsın

Ve omuzundan silahını atmışsın

Söyle bana! Kim fedakarlık edecek ve yaraları kim saracak

Ve yeniden sancağımızı kim dalgalandıracak

***


Kardeşim! Muhakkak ki ben bugün sarsılmaz dayanağa sahibim

Ve yerlerine dayanmış dağları,  kayaları parça parça ederim

Yarın bu silahımla siyonistlere karşı savaşacağım

Ta ki (küfrü) yeryüzünden yok edinceye kadar

***

Ben Rabb ve din için intikam alacağım

Yılmadan rasul ve sünnet üzerine devam edeceğim

Ya dünyayı kuşatacak zafer

Ya da Allah'a sunulacak şehadet!

***

Kesinlikle kardeşim! Ben savaştan yılacak değilim

Silahımı kenara da atacak değilim!

Şayet kardeşim ben ölürsem şehidim

Sen de övülmüş bir zaferle devam edersin

***

Muhakkak ki ben emin bir şekilde

Yıldızlara Rabbi olan Allah'a giden yol üzerindeyim

İster beni affedin, ister cezalandırın

Muhakkak ki ben verilen ahde eminim

***

Kardeşim! Yürü, tereddüt etmeden arkana bakma

Senin yolun kanla boyanmıştır


 Oraya buraya aldırış etme

Allah'dan başkasına boyun eğme

***

Kanadı kırık bir kuş değiliz ki

Bundan dolayı zelil görünüp öldürülelim

Adım adım çarpışmaya çağıran

Kanların sesini işitiyorum

***

Kardeşim! Benim üzerime ağlarsan

Benim kabrimi o içten damlalarla ıslatırsan 

Ufalanmış kemiklerden kendine meşale olmuştur

Ve ışığıyla yaklaşan zafere doğru ilerle



Kardeşim! Biz ölürsek sevdiklerimize kavuşacağız

Rabbimizin bahçeleri bizim için hazırlanmıştır

Muhakkak ki o cennetin kuşları etrafımızda kanat çırpacaktır

Ebedi diyar (Adn cennetleri) bizim için ne kadar hoştur

***

Kardeşim! Sen parmaklıklar ardında da olsan özgürsün

Kardeşim! Sen prangalara vurulsan da özgürsün

Sen Allah'a bağlandığın zaman

Sana kölelerin tuzağı ne zarar verebilir ki




24 Eylül 2012 Pazartesi

BALYO: Z


Filmin Adı: Z

Orjinal Adı: Z

Yönetmen: Costa Gavras
Yapım Yılı: 1969 / Fransa
Oyuncular: Yves Montand, Irene Papas



"Gerçekleri halka anlatmak, işte onları deli eden ve bize saldırmalarına sebeb olan şey"

İrfan'ın Yorumu:
Bu tarihler ilginç gerçekten. Balyoz Davası adı verilen davada, Türkiye tarihinde ilk kez darbe suçu ile yargılanan kelli felli paşalar, orgeneraller, korgerenaller, albaylar... Evet bu devasa ilah bozuntuları, yıllardır ülkede yaşayan halkı inim inim inleten, ben dedim oldu, mantığını güden yaratıklar kodesi boyladı. Ağır cezalar aldılar. Tam da bu sırada izlediğim bir film, politik filmler içerisinde kayda değer bir film. "Z"
Bu filmi izlediğinizde Türkiye'deki geçmişte yaşanan olayları daha iyi anlayacak, yorumlayacak ve Ergenekon gibi, Balyoz gibi, Kafes gibi davaların arka planını kavrayabileceksiniz. Bir film diktatöryal ve askeri vesayet rejiminin hakim olduğu ülkelere bu kadar mı şablon olarak oturur? El Cevap evet. Hele askerlerin savcı karşısındaki durumları ibretlik. Kenan Evren demişti, eğer yargılanırsam kendimi Taksim Meydanı'nda asarım diye. Büyük bir ihtimalle bu filmden etkilenmiş olmalı! Bakmayın filmin sonundaki iç burkan finale. Az değil 42 sene önceki dünyanın yansımasıdır. Öyle olmasa 1980 darbesi olur muydu, muhtıralar yenir miydi, Cumhurbaşkanlığı seçimi kaosa düşer miydi? Neyse bu kadar lak lak yeter, bulun bu filmi ve izleyin. Hele darbecilerin yargılandığı bu dönemde her ne kadar elinize içkinizi alıp boğaza nazır için demesem de, en azından çerezinizi alın ve keyifle izleyin derim ! 

Konusu:
Solcu milletvekiline bir suikast düzenlenir. Bu suikastı kim yapmıştır, olaylar çorap söküğü gibi gider. Bir de kendine güvenen yiğit bir savcının ellerine düşmüşse eğer dosya. Buyrun!

Bilgi alınabilecek internet adresi:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Z_(film)

13 Eylül 2012 Perşembe

Bırakın Bırakın Bırakın: Brake


Filmin Adı: Ölüme Çeyrek Kala

Orjinal Adı: Brake

Yönetmen: Gabe Torres
Yapım Yılı: 2012 / ABD
Oyuncular: Stephen Dorff



"Asla, ama asla sizin istediklerinizi söylemeyeceğim!"
İrfan'ın Yorumu:
11 Eylül saldırılarından sonra ABD'de paronayik seviyede birçok zırva tedbirler alınmıştı. Vatanseverlik yasası gibi. Bu tür yasalar insanların özgürlüklerini azaltmış, devletin kontrolünde de sınır tanımamıştı neredeyse. İşte film de bu tür paronayadan etkilenerek başkanın korunması temeli üzerine çekilmiş enteresan bir film. Tek kişilik ve kapalı bir mekanda çekilen filmlerin içerisinde kayda değer nitelikte. İzleyici sonunda şok oluyor olmasına ama o biraz da zorlamadan kaynaklanıyor.

Konusu:
Basit bir kaçırılma olayı, söz konusu kendini teröristler tarafından rehin alınmış bulan Gizli servis ajanı Jeremy Reins olunca çok daha tehlikeli ve heyecan verici bir hal alıyor. Bilinmeyen bir kronometrenin geri sayımı eşliğinde, Jeremy büyük bir felaketin eşiğindeki dünyaya kulak vermeye zorlanıyor. Sevdiklerini kurtarmak için tek yapabileceği ise korumaya yemin ettiği sırrı açıklamak.

Bilgi alınabilecek internet adresi:
http://www.sinemalar.com/film/194544/brake

11 Eylül 2012 Salı

Yusuf’u Kaybettim…



           Bazen her şeyi karanlık görmenin kasveti tüm vücudumu kaplar. İşte ruhumun böyle zifiri karanlıkta dolaştığı günlerin birinde telefonum çaldı. Arayan bir telefon şirketine ait, çok anlayışlı ve bana sanki bir müjde verecek gibi konuşan Yusuf adlı eleman halimden haberdar değildi. O anda ben onun için küçücük bir iş kabininde ekranına düşen numarama göre sadece eski abonelerden biriydim. Şirketi üzerinden kendisini tanıtıp, çok cazip(!) kampanyalarla beni ayartmaya çalışıyordu. İsteği eski abone olduğum telefon şirketine dönüp en az iki yıl süreli bir sözleşmeye geçmemdi. Bir ara unutmuş olmanın mahcubiyetiyle konuşmanın kayda alındığından bahsetti. Kendimi suçüstü yapılmış ve avukat edinme hakkı hatırlatılan biri gibi hissedince ben de kayıt ettirene bir mesaj göndermek istedim…
          Hangi okulu bitirdiğini sordum. Boğaziçi işletmeyi bitirmiş. Lisesini sordum büyük bir kıvançla Kabataş Lisesi dedi. Babasının mesleğini sordum zamanında saat tamirciliği yaptığını ve şimdi emekli olduğunu söyledi. Ben de mühendis olduğumu, babamın saat tamircisi olarak beni ne kadar zor şartlarda okuttuğundan söz ettim. O da bana hak verircesine babasının onu ve kız kardeşi Leyla’yı ne kadar zorluklarla okuttuğunu söyledi. Medeni halini sorunca da birisinin olduğundan fakat borçlar bitene kadar ciddi bir şey düşünemeyip ertelediklerinden bahsetti.
          Bir taraftan benim frekansımı yakaladığını düşünen bu genç diğer taraftan sadede gelip beni ikna etmeye çalışıyordu. Bana sorular sorarak yönlendirmeye başlamasına ramak kalmışken soruyu ben sordum. “Anlamadığım bir şey var. Her zorluğa katlanıp sizi en güzel okullarda okutmak için gece gündüz çalışan babanız sizin sabahtan akşama rakip şirketin müşterilerini ayartmak için uğraştığınızdan haberi var mı?”. Derin bir sessizlik oldu. Hemen toparlandı ve kekeleyerek bir şeyler söylemeye çalıştı. Ama nafile… Zira küçücük bir dünyalık karşılığında çoktan azgın bir kapitalistin oyuncağı olmuştu…
          Bir sahil kasabasına yerleştiği için uzun zamandır kendisinden haber alamadığım bir hemşerimle buluşmak heyecan vericiydi. Artık pastaneciliği bırakmış bu hacı abi sadece yazları dondurma satıyor ve emekli aylığıyla geçiniyormuş. Hoş beşten sonra parlak bir öğrenci olan Kenan adlı oğlunu sordum. İstanbul Erkek Lisesi sonrası tam burslu kazandığı Koç Üniversitesinin Hukuk bölümünü bitirmiş. Şimdi önde gelen bir Factoring firmasının hukuk müşaviriymiş. Ama medarı iftiharından kıvançla bahseden abi, yüzümün aldığı şekle bir anlam verememişti. Ben bu yüz ifadesiyle ona “Yani abi gece gündüz çalışarak okuttuğun sana emanet edilmiş bu cins kafayı bir tefecinin maşası etmenin ne anlamı vardı” demek istedim, ama diyemedim. Zira o oğlunun zor durumdaki esnafın çeklerini büyük bir komisyon keserek kıran kan içici tefecinin zulmünü, çekler ödenmeyince mahkemede temsil eden vekili olduğundan habersizdi. O kravatlı, takım elbiseli, temiz yüzlü oğlunun ofisinde çay içmiş hatta patronun oğlunun başarılarından söz etmesine doyamamıştı. Üstelik hac arkadaşının kızını da oğluna isterken oğlunun çalıştığı şirketi ve patronunu öve öve bitirememişti. Şu andaki tek duası ise oğlunun evliliğinin ilk şartı olarak istenen apartman dairesinin kredi taksitlerini ödemesi için bu şirkette çok uzun yıllar çalışması yönündeymiş.
           Evet, çilekeş bir nesil, çocuklarını bu ülkenin en önemli okullarında okutmak için yememiş içmemiş direnmişlerdi. Onlar tek sermayeleri olan ömürlerini, çocuklarının “Aydınlık yarınlarını” (!)  görmek için heba etmişlerdi. Üstelik bu çocukların bir kısmı da devletin önemli mevkilerini işgal eder oldular. Şimdilerde boş vakitlerini geçirdikleri cami bahçeleri, emekli maaş kuyrukları ve kahve köşelerinde bunları birbirlerine bıkıp usanmadan anlatıp duruyorlardı. Artık çocukları, onlar gibi üç kuruş için zor şartlarda gece gündüz çalışmayacak, aydınlık ofislerde(!) en güzel kıyafetlerle(!) sadece günün belli bir zamanı çalışıp refah(!) içinde yaşayacaklardı. Ama yanılmışlardı…
             Allah'tan başka (varlıkları ve güçleri) sığınak kabul edenlerin durumu, kendisine ağ ören örümceğin durumuna benzer: çünkü barınakların en zayıfı örümcek ağıdır. Keşke bunu anlasalardı! (Ankebut / 41)
          Kuran’ı ölülerine değil de birazda kendilerine okusalardı çocuklarına hizmetkâr değil rehber olurlardı. İşten güçten biraz kafalarını kaldırsalardı ilköğretime gönderirken bir gün çocukları için hazırlanan kalıcı(!) örümcek yuvalarını görüp önlem alırlardı. Heyhat, artık olanlardan haberdar olsalar bile onlara kulak verip bu tezgâhı bozacak çocukları yoktu. Zira onlar bu örümcek yuvalarını terk etmemeleri için borçlandırılmışlardı…
            İşte bunları düşünüp içimi karartıp dururken kulağıma gelen sevinç çığlıklarıyla bu hâlden sıyrıldım. Küçük kızım bu yıl ilköğretime başlayacağı için alınan kareli üniformasının eteklerini havada uçuşturarak etrafımda dönüp duruyordu. Bir yandan da sevincine iştirak etmem için pembe çantasını, kalemlerini, kokulu silgisini, boyalarını gösterip duruyordu…
Bunları görünce radyoda yayılan ezginin nameleri duyulmaz olmuştu. Kulaklarımda çınlayan Yunus’un manidar dizeleri ise en ince ayrıntısına kadar çaresizliği resmediyordu…
Yusuf’u kaybettim Kenan ilinde
            Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz
            Bu aklı fikr ile Leyla bulunmaz
            Bu ne yâredir ki çare bulunmaz…
           Aşkın pazarında canlar satılır... Satarım canımı alan bulunmaz…     
                                                                                                      Şevket HÜNER / 02.09.2012

6 Eylül 2012 Perşembe

Uyumak İstemiyorum: Uyuyana Kadar


Kitabın Adı: Uyuyana Kadar
Yayınevi: Doğan Kitap
Yazarı: S. J. Watson
Kitabı Bitiriş Tarihi: 06 Eylül 2012

Şehir manzarasına baktım. Güneş gökyüzünde alçalmıştı, bulutların arasından zayıfça parlıyor, otlara uzun gölgeler yayıyordu. Çok geçmeden karanlığın bastıracağını anladım. Güneş en sonunda batacak, gökyüzünde ay yükselecekti. Bir gün daha sona erecekti. Kayıp bir gün daha... (sh. 65)

İrfan'ın Yorumu:
Jean Christophe Grange'nin "Sisle Gelen Yolcu" kitabında amnezi hastası yani unutkanlık hastalığına muzdarip bir erkek kahramanın macerasını okumuştum. Yine aynı amnezi hastalığı ile ilgili ikinci kitap da bir kadının başından geçen. Bu biraz daha maceradan ziyade her gün uyandığında hafızasını kaybetmiş bir kadının inanılmaz hayat serüveni. Bir doktorun ona yardım etme çabası. Kocasının fedakarlığı ve geçmişi hatırlamak için gösterdiği büyük çaba. Kitabın sonları sizi esir alacak... 
Şimdi de yeni bir moda var, kitap sanki filmmiş gibi bir de fragmanı çıkıyor. Ama tuttum bu stili. Kitapla ilgili bu fragmanı siz de izlemek isterseniz, buyrun: Kitabın filme de çekileceği bilgisini de verelim. http://www.dogankitap.com.tr/kitap/Uyuyana+Kadar-1563
Ayrıca...
S. J. Watson tarafından kaleme alınan ve dünya çapında çok satan Uyuyana Kadar adlı gerilim romanı, beyazperdeye aktarılıyor. Ridley Scott yapımcılığında sinemaya uyarlanan filmin başrolünde Nicole Kidman yer alıyor. Oscar Ödüllü oyuncunun ana karakter Christine'i canlandıracağı filmin çekimlerine 2012 yılının sonunda başlanması planlanıyor. Filmin yönetmen koltuğunda Rowan Joffe oturacak.  


Kitabın Özeti 

Bir sabah gözlerinizi açtığınızda kendinizi, hiç tanımadığınız bir odada, bir yabancı ile aynı yatakta yatarken bulursanız ne yaparsınız? Uyuyana Kadar / Before I Go To Bed işte tam da böyle başlıyor. İsminin Christine olduğunu öğrendiğimiz baş karakterimiz her yeni güne hafızasını sıfırlayarak başlıyor. Bir gün öncesinden itibaren geçmişini hatırlayamıyor. Kendini yıllar öncesinde hissediyor.. Yıllar önce geçirdiği bir kaza sonucu hafızasını kaybeden Christine, bu süre zarfında her sabah tüm anıları silinerek uyanıyor. Bir sürü tedavi denenmiş ama nafile.. Christine'in karşısına bir gün Dr. Nash çıkıyor ve ona bir günlük tutmasını tavsiye ediyor. Böylece, unutmasına rağmen yazdıkları ile Christine, iyileşme sürecinde bir adım atıyor. Peki bunun sonuçlarında ne oluyor, hepsi kitabın içinde..
         
Christine'in öyküsü insanı hep bir meraka sürüklüyor çünkü. 2004 yılında vizyona giren 50 İlk Öpücük / 50 First Dates'deki Drew Barrymore'u andırıyor Christine. Ama o filmdeki kız kadar şanslı olmadığını okurken anlıyorsunuz. 
          

Uyuyana Kadar, Londra'da yaşayan İngiliz yazar S.J. Watson'ın ilk romanı. Hatta 2009 yılında Feber Akademisi'nde katıldığı 'Roman Yazma' kursu sonucu bu kitap ortaya çıkmış. Bu zamana kadar hakları 42 ülkeye satılmış ve dünya çapında 1 milyondan fazla baskıya ulaşmış. Bu arada Galaxy Ulusal Kitap Ödülleri'nde en iyi polisiye-gerilim kitabı ödülünü almış. Her ne kadar polisiye olsa da kategori, kitap tamamen gerilim. Bu çok başarılı 'ilk' çalışmanın New York Times'ın da çok satanlar listesinde haftalarca bulunduğunun altını çizerim. Eminimki bu kitap yakında beyazperdeye de uyarlanacaktır. İnternette yaptığım araştırma sonucunda Nicole Kidman'ın isminin Christine rolü için geçtiğini de not düşeyim. 
            
Sonuç olarak çok sarsıcı ve sürekliyici bir roman Uyuyana Kadar / Before I Go To Sleep. Kurgusu müthiş.. Elinize aldığınızda bırakmanız zor olacak cinsten. Eğer bu tür psikolojik-gerilim romanlarını seviyorsanız kesinlikle alıp okumanızı tavsiye ederim. 


Hakları 42 ülkeye satıldı, satışı dünya çapında sekiz ayda 1.000.000’a ulaştı.

• New York Times çok satanlar listesinde haftalarca yer aldı. 

• 2011’in Amazon en çok satanlar listesinde tüm kitaplar bazında 7 numarada, cinayet/gerilim/polisiye kategorisinde 2 numarada yer alıyor.

• Wall Street Journal’ın 2011’in en iyi kitap listesinde yer aldı.

• Yayıncılık dünyasının en prestijli ödüllerinden Galaxy Ulusal Kitap Ödüllerinde en iyi polisiye-gerilim kitabı ödülünü ve İngiliz Polisiye Yazarları Derneği (CWA) John Creasey Hançer Ödülü’nü kazandı. 


Anıların sana kim olduğunu söyler.

Ya her akşam uyuduğunda anıların kayboluyorsa?

Adını, kimliğini, geçmişini, hatta sevdiğin insanları, hepsini 
bir gecede unutuyorsan,

Ve güvendiğin tek insan sana gerçeğin tamamını anlatmıyorsa...

Christine’in hayatına hoş geldin…


Kesinlikle şimdiye dek okuduğum en iyi ilk roman. Tess Gerritsen

Uyuyana Kadar müthiş, sarsıcı bir roman. İnsanı derin, karanlık ve rahatsız edici sulara çekiyor. Bir yandan kimlik ve belleğin anlamı üzerine karmaşık sorulara değinirken, bir yandan da eğlendiriyor. 
Los Angeles Times


Özrü Kabul Edilmeyen Hatalar


İlk çocuğum olduğunda büyük bir sevinç yaşamıştım. Kız çocuğuydu. Sabah namazına yakın bir saatte dünyaya gelmişti. Annesi de ben de sevincimizi saklayamamış, hem Kur'an okumuş hem de ağlamıştım.
Benim parçamdandı o evlat çünkü. Her şeyi ile annesine ve babasına ait. 
Daha sonra bir kız çocuğumuz daha dünyaya gelmişti. Onda da aynı sevinci, heyecanı ve mutluluğu yaşamıştım. İlk oğlum dünyaya geldiğinde yanında değildim fakat müjdeyi getiren arkadaşıma elimdeki en değerli şeyi hediye verdiğimi daha dün gibi hatırlıyorum. Sonra milenyum süprizimiz de geldi. İki kız iki erkek evladımla onlar üzerine annesi ve babası olarak büyük bir titizlik gösterdik. Onlarla oynadık, onlarla sevindik. Düştüklerinde ağladıklarında onlarla ağlamaya "üf üf" diyerek acılarına ortak olduk.
Soğan ekmeğe muhtaç olduğumuz zamanlarda bile evlatlarımıza sahip çıktık, hiçbir eksiklik yaşamasın diye azami gayret sarf ettik. Hâlâ da öyle...
Siz sanıyor musunuz ki sadece ben bu duyguları yaşadım. Hayır! Allah fıtrat olarak bu duyguları anne ve babalarına vermiş zaten, bu özet olarak söylediğim duyguların benzerlerini hemen hemen bütün aileler yaşamıştır. 
Bir tavuk bile aslanın karşısına civcivlerini korumak için ölümüne çıkarken, aklı başında olan biz insanoğlundan farklı bir tavır beklenir mi?
Evlatlarımızı inandığımız şekilde en iyi bir biçimde yetiştirmek her aileyi heyecanlandırdığı gibi farklı bir sevinç de vermez mi?

Sonra erkek çocuklarının yaşı belli bir seviyeye gelir, DEVLET denilen duygudan yoksun "ŞEY" hiçbir annenin ve babanın gözünün yaşına bakmadan onları ellerinden alır. 
Kutsal VATAN kavramının arkasına sığınarak...
Alır onları elimizden. 
20 sene el bebek, gül bebek büyüttüğümüz evlatlarımızı alır, 
VATAN dedikleri putun ardına sığınarak
Ve onları parça parça eder.
25'ini birden...
25 çocuğu birden...
25 ana kuzusunu birden...
Bunun özrü yoktur....

Şehadet gibi yüce bir kavramın içini boşaltarak hepsine birden "ŞEHİD" der ve kurtulur...
Terör saldırısı değildir, diyerek devletin onurunu da kurtarır aynı zamanda....
Ama ailelere kalan nedir? Parçalanmış cesetler, kimlikleri DNA ile tesbit edilebilecek gencecik yiğitler...
Bunun özrü yoktur...

Hata değildir çünkü bu. İstatistiklere baktığınızda o bölgede birkaç kez daha aynı kazalar olmuştur. Artık tedbir alınması gerektir değil mi? Almaz "devletimiz!" Çünkü analar boş durmaz, babalar boş durmaz. Devlet için anne ve babalar, çalışır durur. Çocuk üretim merkezleridir onlar. 
Devlet duygusuz anladık, anne-babaların da duygusuz olmasını isterler. İsyan etmelerine izin vermezler. Ağlamalarını, feryatlarının haberlerde yayınlanmasından rahatsızlık duyarlar. 
20 sene gözlerinin nuru ile büyüttükleri evlatlarını hoyratça alır ama 25 ana kuzusu için yapılabilecek tek şey DNA ile kimlik tesbitinden ibarettir. 
Bunun özrü yoktur...

Yetkililer hatanın nerden kaynaklandığını araştırıyorlarmış
Ellerinden gelenin en iyisini yapacaklarmış
Hukuki olarak hem sivil hem askeri savcılık olaya el koymuş
Bütün bilimsel teknikleri kullanarak ailelere DNA testi ile evlatlarını vereceklermiş
miş... mış... muş... 
Sizce bunun özrü var mı
Bunun özrü yoktur...

Bir baba olarak özrünüzün kabul edilmesini mi istiyorsunuz? Verin evlatlarımı benden aldığınız gibi sapasağlam. Bu şart karşılığında özrünüz kabul edilecektir! 
Verin evlatlarımı...
Verin...