16 Şubat 2013 Cumartesi

Potansiyel Güç



İslam coğrafyasının neresinde bir kan dökülse İslamcı guruplar bunu protesto ettiler. Bu, cemaatlerin ümmet şuuruyla mensuplarını diri tutma gayretiydi. Tabi bu protestolar ateşli konuşmalar yapan şuurlu(!) hatipler oluşturdu. Bin bir türlüsünü dinlemiş olduğum bu tip hutbelerde bir hususa alışamadım. Yıllar önce Hama’da tecavüze uğramış bir hanımın mektubunu okuyan hoca(!) bize dönüp “Bu tecavüzlerin nedeni sizsiniz ve Allah hesabını sizden soracak.” deyince elim ayağım boşalmıştı. Gençliğin verdiği toylukla bu tecavüzün sorumluluğunu üstlenmiş ve ataletimden dolayı kendimi münafıklıkla suçlamıştım. Her katliamın suçlusu olarak bizi gösterirken çözüm önermeyen vaazların marifetiyle sinip kalmıştım. Geçenlerde bir imamın “Siz müminciksiniz.” hakaretine tam itiraz edecekken, gençlerin buna hak vermesi içimi acıttı...
Rasulullah (sav) ile sahabe arasında böylesine suçlanıp kişiyi yerin dibine geçiren diyaloglar yoktur. Birine kızdığında onu incitmemek ya da kaybetmemek adına isim vermeden ortaya konuşurdu. O, kardeşlerine daima ümitvar bir şekilde seslenir ve onlara değer verirdi. Birçok kişisel hata sonucunda büyük kayıplar yaşanmasına rağmen suçlu aramaz ve insanları değersiz gösteren, ümitsiz kılan vaazlardan uzak dururdu. Kur’an’ı okuyanlar bilirler ki insanların ümitlerini kırıp onları değersiz gösteren sözler şeytana ve ona uyup sapmış olanlara aittir.
“Ey Peygamber! İnananları, kavgada ölüm korkusunu alt etmeleri yönünde yüreklendir. Sizden zor durumlara göğüs germesini bilen yirmi kişi çıkarsa, bunlar iki yüz kişiye galip gelebilir; sizden böyle yüz kişi çıkarsa, hakkı inkâra kalkışanlardan bin kişiye galip gelebilir; çünkü onlar bunu kavrayamayan bir güruhturlar.” (Enfal / 65)
Yukarıda 20 Müslüman’ın 200 düşmana bedel olacağından bahseden ayette insanın vahyin gösterdiği yolda kardeşleriyle hareket etmesiyle normal gücünün üzerine çıkacağını müjdeler. Buna potansiyel güç denir. Ve özel bir insan tipi aramadan, sıradan insanların vahiyle, iyilikte, yardımlaşmada, varlığını paylaşmada, direnişte ve türlü kötülüğü engelleyip yok etme çabasında cem olduklarında sınırlarının üzerine çıkacakları müjdesi hepimizi ümitlendirmelidir.
Siz de kesintisiz Salih amelleriyle günden güne potansiyelini arttıran mümin kimselerin yaptıklarına hayret etmişsinizdir. Mesela mümin bir ağabeyim depremde tüm ailesini, annesini ve yeğenini kaybetmişti. Bunun üzerinden az bir zaman sonra geçirdiği trafik kazasında tek gözünü kaybetmesinin yanı sıra vücudunda kırılmadık kemik kalmamıştı. Ama o imanıyla direndi. Önce ayağa kalktı. Sonra evlenip çocuk sahibi oldu. Şu anda Allah’ın yolunda davet ediyor. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün… Ama bu örneği verilen sâlih insanların kişisel takvasının daha da ötesinde sahabe, beraberliklerin takvasıyla potansiyel gücün zirvesine ulaşmıştır. Fakat ne yazık ki günümüzde birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye etmek terk edilince takva kişiselliğe mahkûm edildi. Bunda gelenekten gelen ve ters motivasyonla ayağa kaldırmak diye bilinen “Bizden adam olmaz” söylemiyle değersizleştirip ümitsizleştiren vaazların da etkisi vardır…
Dikkat ederseniz bugün mümin olma iddiasında bulunan kişilerin bir kısmı vahiy esaslı beraberlikler yerine ulu zatlara sığınmayı tercih etmekteler. Zira çocukluktan itibaren adam yerine konulmadığından kendine güvenmeyen ve okulda gördükleri rekabete dayalı eğitimle yalnızlaşmış, Kur’ani beraberliklerin eriştireceği potansiyel güçten habersiz bu insanların yapacağı ancak budur. Diğerleriyse bütün güçleriyle, paralarını arttırmak, makam sahibi olmak veya bilgisiyle en yüksek rütbeden anılmak için ömürlerini heba ediyorlar. Ama sinip kalanların da, dünyevileşenlerin de kalpleri mutmain olamıyor. Çabalara rağmen kimselere yaranamayınca psikologların terapi koltuklarına veya derin nefesli cinekologlara muhtaç kalıyorlar.
Hâlbuki kim ne derse desin iman iddiasında iseniz bu Allah’ın size hidayet ettiğini gösterir. Yani Allah tarafından seçilmişsinizdir. Sonra siz yapayalnız değilsiniz. Zira bütün hayatıyla örnek olan Rasulullah (sav) sizin önder olarak gönderilmiştir. Sizin gibi iman ettiği iddiasındaki her erkek ve kadın sizin kardeşinizdir. Böylece dünyadaki en büyük ailenin bir ferdi kılınmışsınızdır. İftihar edilecek bir doğru yol sizin gayretinizi arttırmalıdır. Bu yolda çekeceğiniz bütün eziyetler dünya hayatıyla sınırlandırılmıştır. Gelecekte Allah’ın bütün seçkin kullarıyla beraber olacağınız cennet ise sizi bekliyor. Yani cennetle müjdelendiniz.
Ama tabi ki nasıl yüksek kazanca sahip olmak için ekipler kurup ekonomik krizlere sabrediyorsak Salih amelleri de mümin kardeşlerinizle beraber yapmayı denemeli ve zorluklara karşı direnmeliyiz.. Tabii sizi motive(!) etmek için değersizleştiren ve ümitlerinizi kıran bütün şeytani propagandalara beraberce tepki koymayı ihmal etmeksizin…
 “Bu, ne zaman bir günah işleseler, hemen tövbe ve pişmanlık içinde Rablerine yönelen kimselerin (bahtiyarlığıdır); O'na (yürekten) kulluk edenlerin; O'nu (coşkuyla) övenlerin ve (O'nun hoşnutluğunu) aramaya durmaksızın devam edenlerin ve (O'nun önünde) rükû edenlerin, O'nun önünde hürmet ve tazimle secde edenlerin; doğru ve güzel olanın yapılmasını önerip, eğri ve kötü olanın yapılmasına engel olanların ve Allah’ın koyduğu sınırları gözetenlerin (bahtiyarlığı). Öyleyse, (ey Peygamber, Allah’ın bu vaadiyle) bütün müminleri müjdele…” (Tevbe / 112 )
                                                                                                 Şevket HÜNER / 11.02.2013

İrfan'ın Yorumu:
Kontrolsüz güç güç değildir.

Çatlak Testi'den Sızan Işık

Çin' de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asılı testilerle dereden su taşırmış evine. Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak varmış. 

Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış eve. Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarı dolu olarak varırmış. 

İki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldurmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su kalırmış... Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş... Fakat zavallı çatlağı olan kusurlu testi utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş. 

İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen çatlak testi, ırmak kenarında adama şöyle demiş: 

"Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar akıp gidiyor." 

Adam gülümseyerek dönmüş testiye; "Göremedin mi? Yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu. Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok. 
Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlağını biliyordum. 
Senin tarafına çiçek tohumları ektim. 
Ve her gün o yolda ben su taşırken, sen onları suladın. 
İki senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamı süslüyorum. 

Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın olmasaydı, evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim" diye cevap vermiş. 

Her birimizin kendine has kusurları vardır. Hepimiz birer çatlak testiyiz. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı ilginç yapan, mükafatlandıran, renklendiren. 

Etrafınızdaki her kişiyi, oldukları gibi kabullenin. 

Dışlarındaki kusurları değil, içlerindeki güzellikleri görün...

İrfan'ın Notu:
Fatih'e teşekkürler...

12 Şubat 2013 Salı

Muhammed Kutub'dan Bir Enstantane


Uzun bir zamandan beri henüz ben daha gençken Rasulullah'ın şu hadisleri üzerinde durup  düşünüyordum: 

Rasulullah bir hadisinde: "Sizden kim bir münker görürse onu eli ile değiştirsin. Gücü yetmeyen dili ile, gücü yetmeyen kalbi ile (değiştirsin) ve o imanın en zayıf halidir." (Buhari, Müslim) 

Yine aynı doğrultuda Allah Rasulü: "Eli ile onlara karşı cihad eden mü'mindir, dili ile onlara karşı cihad eden mü'mindir, kalbi ile onlara karşı cihad eden mü'mindir. Ama bunun ötesinde iman namına bir hardal tanesi dahi yoktur." (Müslim)

Bu oldukça güçlü bir şekilde beni durup düşünmeye itiyordu. Rasulullah bu hale bile cihad ve münkeri değiştirmek adını veriyordu. Halbuki bu sadece kalbin içinde olan bir şeydi. Değiştirilmesi istenen vakıadan hiçbir şeyi değiştirmiyordu.

Anlayışım büyüyüp deneyimlerim artınca hadisin ihtiva ettiği anlamlardan bana gizli kalan bazı hususları da anladım.

Ordu savaşta yenilebilir. Geri de çekilebilir. Düşman bazı hallerde onu savaş alanının dışına çıkmak zorunda dahi bırakabilir... Evet ama ortada son bir kale daha vardır. 


Yeniden savaşa başlama fırsatını buluncaya kadar bu kalenin içine sığınarak korunur... Kendisi bu kalesinde sığınıp onu düşmana teslim etmediği sürece o cihad halindedir. 

Çünkü hâlâ bir asker olarak kendisini korumakta, hâlâ savaşa hazır bir halde beklemektedir. Ama o kaleyi teslim etti mi işte biter ve artık kurtuluşu olmayan bozgun ve yenilgi ortaya çıkar.

(Muhammed Kutub, Müslümanlar ve Küresellik kitabından)

9 Şubat 2013 Cumartesi

Birisinden Alacağınız mı Var ?


Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: 


“Melekler sizden öncekilerden bir adamın ruhunu karşıladı. 

Ona: Hayır (iyilik) namına bir şey işledin mi dediler. 

O: Hayır, dedi. 

Ona: Hatırla dediler, 

O: Ben insanlara borç veriyordum. Görevlilerime ödeme zorluğu çeken kimseye süre tanımalarını, 

varlıklı kimseye müsamahakâr davranmalarını emrederdim. 

(Bu sebeble) aziz ve celil Allah da: Onu affedin buyurdu.”



Buhari, 2077, 2391, 3451; İbn Mace, 2420


Konuyla ilgili başka bir hadis:


Ebu Katade bir alacaklısının arkasından gitti. Alacaklısı da ondan saklandı. Sonra onu buldu. 

Adam: Ödeyecek durumda değilim dedi. 

Ebu Katade: Allah adına yemin edebilir misin dedi. 

Adam: Vallahi dedi. 

Ebu Katade dedi ki: Ben Rasulullah (sav)’i şöyle buyururken dinledim: 


“Her kim Allah’ın kendisini kıyamet günü sıkıntılarından kurtarmasından memnun olacaksa 

borcunu ödeyemeyen bir kimseyi rahatlatsın 

yahut onun borcunu affetsin.”


Müslim rivayet etmiştir

Ağaç Dikmek mi Dediniz ?


Rasulullah (s.av) buyurdu ki

“Bir Müslüman bir ağaç dikerse mutlaka ondan yenilenler onun için bir sadaka olur. 

Ondan ne çalınırsa onun için bir sadakadır. 

Yırtıcı hayvanların ondan yedikleri onun için bir sadakadır. 

Kuşların yedikleri de onun için bir sadakadır. 

Ondan kim ne eksiltirse mutlaka onun için bir sadaka olur” buyurdu.



Müslim rivayet etmiştir

8 Şubat 2013 Cuma

Ey İnsan!


"Ey insanlar! 

Size rabbinizden bir öğüt, 

kalplerde olanlara bir şifa, 

müminler için de bir hidayet ve rahmet gelmiştir" 

(Yunus, 57)





Unutma ey insan; 

İslam, ümmete karşı bir delildir, 

ümmet -hangi kuşağında olursa olsun- İslam'a karşı bir delil değildir

7 Şubat 2013 Perşembe

Merhamete Susayanlara Bir Ayet

“Rabbinizden bir mağfirete ve takva sahipleri için hazırlanmış, 

eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. 

Onlar bolluk ve darlıkda infak edenler, 

öfkelerini yutanlar ve 

insanları affedenlerdir. 

Allah iyilik edenleri sever.” 


(Ali İmran, 133-134)

1 Şubat 2013 Cuma

İlker Özmeriç Hayata Gözlerini Yumdu

Meriç Plastik'de tanıdım.
Topkapı'da
Oranın sahibi imiş
Biraz dik birisi idi.
İlk önce insanda kızgınlık uyandıran bir konuşma tarzı olduğunu sanırdınız.
Ama onunla muhabbetiniz ilerledikçe
Onu tanıdıkça
Onun meziyetlerini gördükçe
Onun cömertliğini, güler yüzünü, sabrını...

İlker abi güzel bir insandı...
Zaafları olan güzel bir insan...
İlker abi cömert bir insandı...
Zaafları olan cömert bir insan...
İlker abi merhametli bir insandı...
Zaafları olan merhametli bir insan...

Hangimizin zaafları yok ki...

Ameliyata gireceğini bir dostumdan öğrendiğimde aradım, telefonla görüşebildik, yanına gidemedim.
Ah gitseydim!
Son kez tebessüm eden yüzünü görüp telefonla değil de yüz yüze helallik alsak helallik verseydim...
Yoğun bakımda hastaneye gittiğimde artık görüşme umudu da yoktu
Artık geri dönüş yoktu onun için...

Ah be İlker abi
Ah be...

Rabbimden gerçek yolculuğunda rahmet diliyorum senin için...
Zaaflarını, güzel hasletlerinle örtmesini, kendi katında merhamet etmesini, affetmesini diliyorum.
Benden yana bir hakkın varsa ben sana hakkımı doyasıya helal ediyorum...
Gözyaşları içerisinde senden de bana hakkını helal etmeni istirham ediyorum...

Ah be İlker abi
Ah be...

30 Ocak 2013 Çarşamba

Hayranlık


      Tv’de, kanser iddiasından dolayı hastanede kimseyle görüştürülmeyen liderinin yakında koltuğuna döneceği müjdesini veren kişi çok sevinçliydi. Liderine hayran olduğu her halinde belli bu zatın ağzından “Zaten onun olmadığı bir dünyada insanlık son umudunu da yitirmiş olacaktı” sözünü söylerken gözünden akan yaşlar kameralardan kaçmadı Gönülden söylendiği belli duygu yüklü ve bir hayli etkileyici bu söz bana bayağı tanıdık gelmişti. Uzun zamandır hiçbir sohbetten ve vaazdan almadığım bu bildik tat, zihnimi gençlik günlerime döndürdü…
          Lise yıllarımda Cuma namazlarını Sultanahmet camiinde kılmaya çalışırdım. Zira hutbeyi veren Gönenli Mehmet Efendi ne zaman Resulullah’tan(sav) bahsetse sözler boğazında düğümlenir ve ağlamaklı bir sesle hadisi naklederdi. Bu, duyduğumda ne olduğunu ayır edemediğim sözler nakledilmesindeki büyük bir saygı ve hayranlıktan dolayı efendimize karşı içimde tarifi imkânsız lezzetler oluştururdu. Hutbede Resulullah’ın(sav) sözlerinin içten aktarımını işiten cemaat ise derlenip toparlanır ve gizli gizli gözyaşı dökerdi…
Ahmet hocamın ömrünün son günlerinde Pazar günleri başlattığı Buhari okuma dersleri öncesindeki hâli de görülmeye değerdi. Sanki Buhari ile diğer odada görüşmüş ve ondan aldığı hadisleri bize en doğru şekilde anlatmanın heyecanı ile kürsünün bir yanından öte yanına telaşla gelir gider, gözleri büyür ve büyük bir ciddiyetle hadisi naklederdi. Rasulullah’a (sav) olan hayranlığı günden güne artmış ve geceleri gözüne uyku girmeyen bu mümin kişinin naklettikleri gönlümüze büyük bir saygı ve hayranlıkla nakşedilirdi.
Hayranlığı aktarmak… Bugün pek rastlanası bir durum değil… Bu, hadislerin bir nesle aktarılmasında var olan heyecan verici ruh hâlini en son Ahmet Sarıoğlu’nda gördüm. Zira daha sonraları bize hadis nakledenler mızraklı ilmihale karşı savaş açma adına bu hayranlığı devretmeyi önemsemeyeceklerdi.
           Siyer okuyanlar sahabenin Rasulullah’a (sav) olan hayranlığını bilirler. Onlar her işlerinde Rasulullah’a (sav) “Anam babam sana feda olsun” diyerek büyük bir iştahla karşılık verirlerdi. Hz Hatice’nin evlenme teklifi, efendimize duyduğu hayranlığının neticesiydi. Zeyd bin Harise (ra) efendimizin köle iken azat edip evlatlık edindiği bir zattı. Azad edildi ama o hayranlık duyduğu zatı terk edip gitmedi. Ebubekir (ra)  en yakın arkadaşının doğruluğuna hayrandı. Peygamber’in (sav) olmadığı yerde alay dolu sorulara “O söylediyse doğrudur.” diyerek aldığı “sıddık” unvanı onun hayranlığının en büyük nişanesiydi. Müşriklerin Peygamberin (sav) okuduğu Kuran’ı gizli gizli dinlemeleri hayranlığın bir tezahürüydü…

Ama ne yazık ki bugün, kıyafetlere ve sakalla indirgenmiş sınırlı sünnet anlayışı hayranlığın bir ifadesi değil kuru birer imaj çalışmasıdır. Resulullah’tan olmanın iştahıyla üniversiteyi uzatma bahasına bırakılan sakallar bile şimdilerde sinekkaydı imajıyla hizmet(!) etmekteler. Hayranlığın bir ifadesi olarak yaşatılarak devredilmesi gereken sünnetlerin belli cemaatlerin(!) simgesi durumuna indirgenmiş olması sizi de üzmüyor mu? Yeni nesle hayranlıkla devredilecek bir sünnet anlayışımız yok. Buna karşılık çocuklarımızın giyiniş, hâl ve tavırlarıyla gâvurlara hayranlık derecesinde bağlı olmaları sizi de endişelendirmiyor mu?
           Hayranlık duymak asla terk edilecek bir haslet değildir. Eğer siz eskiden hayran olduğunuz şeyleri bırakmışsanız hayran olmayı bırakmış değil yeni hayranlıkların peşine düşmüşsünüz demektir. İştahla yaptıklarınıza bakarak bu konudaki yeni yönelimlerinizi tespit edebilirsiniz. Resulullah’a(sav) hayranlık duymak, sizin her şeyi tevhid gereği bir bütün olarak görmenizi ve bir ağaç altında dinlenen bir yolcu kıvamında, doğru, yardımsever, paylaşımcı, cömert, adil ve hesap verecek şekilde şeffaf bir yaşam sürmenizi sağlayacaktır. İnsanlara veya objelere duyduğunuz aşırı hayranlık ise sizi günde güne değersizleştirip adeta köleleştirecek, kaybetme ve ölüm korkusuyla dünya sonlu bir bataklığa sürükleyecektir…
        Kuran, hayranlığın en çirkinini Karun’un sahip olduklarına olduğundan bahis açar;
       ( Karun) işte böyle görkem ve gösteriş içinde soydaşlarının karşısına çıkardı. (Öyle ki,) yalnızca dünya hayatına gözünü dikenler (ona bakıp da): "Ah, ne olurdu, Karun'a verildiği kadar bize de verilseydi! Çünkü o gerçekten çok talihli biri! " derlerdi ( Kasas / 79)
        Bu ayetin devamı okuyanlar, Karun’un (yani paylaşmayıp yığanın) yerin dibine geçirildiğini görürler. Bunun üzerine ise bu kaybedişe şahit olanlar, fani olana karşı duydukları hayranlıktan dolayı pişman olup tövbe istiğfar ederler…
        Bugünün Karunlarının servetlerine bakmaktan gözleri kamaşan liberal muhafazakârların Resulullah’ın(sav) hayran olunacak “Mal olarak kendinizden geride olanlara, takva olarak ise sizden ileride olanlara bakmalısınız ” düsturunu ters yüz etmişlerdir. Resulullah’a (sav) hayranlık, 14 Şubat sevgililer günü kıvamında abartılı kandil kutlamalarıyla sınırlıdır. Sayılı günlerde övülen Resulullah’ın (sav) pak sünnetinin gösterdiği yönün tam zıttı olan dünyevileşme ise senenin diğer günlerinin tamamına hâkim şekilde yaşanmaktadır.
       Ama dostlar bilmeliyiz ki her şeyin sorgulandığı, gözlerin döndüğü, o dehşetli mahşer gününde hayranlıklarımızdan ve buna bağlı yönelimlerimizden de hesaba çekileceğiz…

                                                                                                  Şevket HÜNER / 29.01.2013

İrfan'ın Yorumu:
Hz. Peygamber'in mübarek ağzından çıkan sözlere ehemmiyet gösterip özenli davranan, hadis derslerinde o yüce ve mübarek zatın söylediği sözlere sanki Rasul yanında imiş gibi saygı gösteren çok değerli abilerimin, hocalarımızın varlığı bizleri nasıl sevindiriyorsa, Buhari ve Müslim gibi İslam Kültür Mirası'nın en önemli hazinesine karşı lakayıt davrananların tutumları da aynı şekilde bizleri üzmektedir. Aklı vahyin önüne geçirmek olarak yorumladığım bu tutum nasıl izah edilebilir? Artık hadisler konusunda hızını alamayan zevatın Allah'ın ayetlerini de evirip çevirmeleri yetmezmiş gibi Allah'ın bütün müslümanlar tarafından bilinen isim veya sıfatta münezzeh olmasını (eksikliklerden uzak olması) dahi sorgulayan kişilerin bizi üzmesi işin tuzu biberi olmaktadır. Allah'ın, her şeyi bilen Allah olmasını dahi sorgulayan bu "haddini aşan zihniyet"in de kendisini sorgulaması temennisidir derdim. Yazık gerçekten. O yüce Rasul ki Allah'ı tüm eksikliklerden münezzehtir diyerek insanlığa hatırlattı. Bize Subhanallah demek düşer. 
Şevket Abi'nin Hz. Ebu Bekir'in sözü olan: Onun iki dudağından çıktı ise doğrudur sözünü hatırlatması ve Nebi (sallallahu aleyhi vesellem)'in sözlerine karşı lakayıt davranılmamasını hatırlatan tutumu hatırlatması dolayısı ile şükranlarımı sunuyorum. 
Burada zikrettiğim zihniyet sahibi Abdülaziz Bayındır'dır ki onu biz tasavvuf ehlinin şirk bataklığında yüzen sözleri ve davranışları ile olan mücadelesi dolayısı ile tanıdık, sevdik, mücadelesini destekledik. Kitaplarını elden ele dağıttık. Hâlâ da dağıtıyoruz.
"Allah sizin kiminle evleneceğinizi, evlenene kadar bilemez" ifadesi Allah'ın ilim sıfatına bir hoyratlık değil midir? Abdülaziz Bayındır hocamın bu ifadesi bizleri üzmüş ve bu tür ifadeler ile "kitap yüklü merkepler" seviyesine inmesinden endişe eder hale gelmişizdir. Vesselam...


İrfan'ın İkinci Yorumu:
Şevket abinin haklı uyarısını defalarca okudum. Allah'ın sınırlarını zorlayanlara olan kızgınlığım belki istemeden yorumlarımın da ağır kaçmasına sebebiyet verebiliyor. İlk yorumumda "ateşperest" kelimesini kullanarak telafisi zor bir kelime kullanmış oldum. İsim kullanmayarak da geniş bir kesimi zan altında bırakmıştım. "Ben de böyleyim, beni seven böyle sevsin" diyerek kaale almayabilirdim ama işin ahiret kısmı, hesap verme kısmı, "aklaşmayabaşlamışsakallı"nın uyarılarını dikkate almamı sağladı. Birbirimizi uyarıp ellerin ellerimizi tutması, ellerimizin ellerinizi tutması ne güzel ! Kızgınlığımız da bu mücadelesini desteklediğimiz hocalarımızın ne olduysa saçmalamaya başlamasına tahammülsüzlükden başka bir şey değil. "Aklaşmayabaşlamışsakallı"da da saçmalamalar görülürse usulüne uygun olarak ellerini merhametle tutup düzeltme çabası içerisine gireceği kardeşleri olması ne güzel ! Hz. Ebu Bekir'i düzeltmeye çalışan kılıç şimdilik elimizde yok çünkü :)
Rabbim! Kalbimizde mümin kullarına karşı zerre kin bırakma. AMİN

24 Ocak 2013 Perşembe

Bir Hadis


Ömer b. el-Hattâb |Rivayete göre,


Bir kere minber üzerinde hutbe irat ederken Resulullah (sav)'in:

"Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı bâtıl üzere övdükleri gibi siz de beni övmekte aşırıya kaçmayınız! Şüphesiz ki, ben bir kulum. Binaenaleyh bana: Allah'ın kulu ve O'nun resulü, deyiniz!" buyurduğunu işittim, demiştir.  

(Buhari / Enbiya Babı /48)

20 Ocak 2013 Pazar

Bir Hadis

Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem buyurdu ki:




Allah’ın kulları arasında öyleleri vardır ki Allah adına yemin ederek 

Allah'a and verse Allah da yeminini gerçekleştirir...



Vallahi Allah Rasulü doğru söylemiştir.


28 Aralık 2012 Cuma

Miladi 2013 yılına girerken...


İrfan'ın Yorumu: 

Yeni bir miladi yıla girerken tarihsel bir gerçeği kimse görmemezlikten gelemez. Evet 2012 yılından 2013 yılına giriyoruz. Gerçek şu ki geçmişde neler yaptık, önümüzde (Rabbim eğer nasib ederse) neler yapacağız. Serdar Karamanlı'nın aşağıdaki yazıda öne çıkardığı hususlar bizi nasıl etkilemeli? Herkes bir başkasına "sen ne yapacaksın?" sorusunu sormadan önce "ben ne yapacağım?" sorusunu sormalı. Cumanız mübarek, yeni miladi yıl da aşağıdaki temennilerin gerçekleştiği yıl olsun ümidi ile.
Miladi 2012 yılını bitirirken...
Bu gün Cuma malum
2012 yılının son günlerini yaşıyoruz. Gün geçmesin ki kötü haber almayalım, ölüm, hastalık, savaş, ekonomik krizden perişan olmuş evler, sokaklar da evler de çocuklarının gözleri önünde katledilmiş kadınlar, terlikle okula giden çocuklarımız, sokaklar da kalmak zorun da bırakılan insan kardeşlerimiz, aile içi ve okulda şiddete uğrayan evlatlarımız gibi daha ekleyeceğimiz bir çok mesele ile 2012 yılını geride bırakıyoruz.

Umarım, 2012 yılında
Merhametimiz artmış,
Paylaşma duygumuz gelişmiş,
Arkadaşlarımızla çekişmelerimizi bırakmış,
Malımızla övünmeyi bırakmış,
Verilen nimetlerin kadrini kıymeti bilmiş ve bunları bir hava atma aracına dönüştürmemiş,
Eşine ve çocuklarına sevgisi artmış,
Dostlarına bir kahve içimi zaman ayırmış,
Bir fakirin yarasına merhem olmaya gayret etmiş,
Yeni evlenecek bir çiftin sıkıntısına ortak olmuş ve üzerinde bir yük almış,
Bir yetimin okumasına katkı sağlamış,
Borcunu istemeden ödemiş,
Ahde vefa göstermiş,
Verdiğini böbürlenerek başa kakmamış,
Söz verdiğin de sözünde durmuş,
Ve en önemlisi İnsan olma yolun da gayret etmişizdir. Bir birimizi iyiliğe teşvik edelim dostlar, bir büyüğümüzün dediği gibi kalbimiz sevmekten ve iyi olmaktan yorulmaz.

Miladi 2013 yılını bu düstur üzere, artan iyilik hareketinin bir parçası olmamızı UMUT ederken,
Duanız da bizlere de yer ayırmanızı diliyorum. Hayırlı Cumalarımız olsun.....

Selam dua ve kalbi hürmetlerimle
Serdar Karamanlı
28 Aralık 2012

25 Aralık 2012 Salı

Siz Hangi Maymunun İzindesiniz?


         Her hangi bir coğrafyada işlenen bütün zulümlerin zalim ve mazlum diye sadece iki tarafı olduğu iddia edilir ve buna göre adalet zalimin cezalandırılmasıdır, denilir. Böylece adalet, zulmü ortaya çıkmadan önlemek şeklinde değil, meydana geldikten sonra cezalarla tekrar etmesini önlemek, yani caydırmak şeklinde uygulanır. Fakat bilindiği gibi toplumun önünde rahatça suç işleyen bazı insanlar sahip oldukları nüfuzlarıyla bu caydırıcı mekanizmanın da üzerine çıkarlar. Onları sorgulanamaz ve dokunulamaz kılan şey nedir ve acaba bu nasıl önlenebilir?

Günümüzde zulümlerin böyle ulu orta rahatça işlenmesinin nedeni, zalimi ve zulmünü görmezlikten, duymazlıktan gelen seyircilerin çokluğudur. Onlar olup biteni bildikleri hâlde susarlar. Bu seyircilerin rumuzu üç maymundur. Başlarının derde girmesini, istemezler. Ellerindekileri kaybetmek için şahit oldukları haksızlıkları görmezlikten gelirler. Bundan dolayı, dünyanın her hangi bir yerinde insanlar katlediliyorsa, saçı bitmemiş yetimin hakkı yeniyorsa, çocuklar organları için kaçırılıyorsa, kadınlar topluca fuhuşa zorlanıyorsa, insanlar bir lokma ekmeğe muhtaçsa bilinmeli ki o halkın çoğunluğu “üç maymun” u oynamaktadır.
“Onlar, sağır, dilsiz, kördürler ve (artık) geriye dönüşleri de yoktur.” (Bakara /18) Kur’an bu üç maymunla resmedilenin münafıklar olduğunu ilan eder. Onların kulakları, dilleri ve gözleri vardır ama bunlarla şahit oldukları olaylara karşı görmeme, duymama ve sessiz kalma eylemlerini hayat boyu sürdürdükleri için artık doğru yolu bulma ihtimalleri yoktur…
Peygamberlik öncesi Mekke’de zulümler gözler önünde işleniyordu. Bu arada zulümlerin tarafı olmayan Muhammed’e (sav) vahiy iniyor ve o da bütün zalimlerin karşısına dikilip onları Kur’an ile uyarıyordu. O ve arkadaşları alay, baskı ve işkencelere rağmen hak yolundan dönmediler. Üç yıl süren ambargo karşısında Mekke, aç bırakanlar, açlığa karşı direnenler ve bunları seyredenler diye üç sınıfa ayrıldı. Kur’an bu seyircilere, sessiz ve tarafsız kalmanın iyi ve doğru insanlara zulmedilmesine destek vermekle aynı şey olduğunu anlattı. Onları Rasulullah (sav) ile birlikte zulme karşı koymaya davet etti.

Hicret sonrası Medine’de, Müslümanların kuvvetli ve çok olmasına karşın münafıklar, Aişe annemize iftira attılar. Bu iftira (ifk olayı) Rasulullah’ı (sav) ve annemizi çok üzdü. Allah, bu iftirayı atanları ifşa edip onlara şöyle dedi: “Böyle bir (söylenti) işittiğiniz zaman, (siz) mümin erkek ve kadınların, birbirleri hakkında iyi zan besleyip de, ‘Bu düpedüz bir iftiradır.’ demeleri gerekmez miydi?” (Nur/12) Ardından dört şahit getiremediği hâlde bu iftiraya karşı sessiz kalanları sertçe uyardı. Bu şekilde sessiz kalmanın iftiraya destek vermek anlamına geldiğini ve burada Allah’ın sert tenkidinin muhataplarının sahabeler olduğunu bilen bizler acaba bu kadar açık işlenen zulümlere ses çıkarmama cesaretini nereden alıyoruz?
Rasulullah’ın (sav) sünnetinin bir kısmı da takrirdir. Yani sükût ettiği hâllerde sahabe farklı davranabilirdi. Aslında sessizlik yerinde uygulandığında kişiler adına onların özgürlük alanlarını genişleten bir işleve sahiptir. Fakat Rasulullah’ın (sav) haksızlık karşısında asla susmadığı bilinir. Yani burada sünnet olan haksızlıklara karşı durmaktır. (Yeri gelmişken bir yanlışı da düzeltelim. “Haksızlığa karşı susan dilsiz şeytandır.” sözü Resulullah’a ait değildir. Yani hadis değildir. Buna karşın bir kelamı kibar, doğru ve güzel bir prensiptir.)
            Ebû Saîd el-Hudrî (ra) Resulullah’tan (sav) şöyle işittiği rivayet etmiştir: “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse, hiç olmazsa kalbiyle inkâr etsin ki bu imanın en zayıf derecesidir. Bilsin ki bunu da yapmayanın kalbinde hardal tanesi iman yoktur.”  (Müslim, Tirmizî, Nesâî )
Allah’ın hidayet ettiği kardeşim, sen de etrafındaki haksızlıklara, zulümlere, hırsızlıklara ve kamu hakkının yenmesine bütün gücünle tepkini koy. Onları uyar ve engelle. Vazgeçmezlerse onlara şahit olduğunu söyleyerek kıyameti kopar. Bu yolda uğrayacağın zararların dünya hayatıyla sınırlı olduğunu unutma. Sen kulağını tıkayan, gözünü kapayan, bildiği hâlde susan maymunların yoluna değil, zulme ve haksızlığa başkaldırıp, bu hak yolda başına gelenlere sabretmiş Rasulullah’ın (sav) sünnetine uymaya devam et…
Unutma ki, Allah Semi’dir. Yani zalimin zulmünü, mazlumların çığlıklarını duyduğu hâlde duymazlıktan gelenleri işitendir. Allah Basir’dir. Zalimin mazluma yaptığını gördüğü hâlde görmemezlikten gelenleri görendir. Allah Âlim’dir. Zalimin mazluma çektirdiğini bildiği hâlde susup şahitlik etmeyenleri bilendir. Allah, gördükleriyle duyduklarıyla ve bildikleriyle şahitlik etmeyip zulme yataklık edenlerin gözlerini kör, kulaklarını sağır ve kalplerini mühürleyendir. Allah, Tevrat’ın rehberliğine uymayan ve Musa’nın (as) izinden gitmeyip zulmün tarafı olan İsrail oğullarını aşağılık maymunlar kılandır.                                       
                                                                                           
Şevket HÜNER / 22.12.2012      

19 Aralık 2012 Çarşamba

Şirince Kıyamet Güzellemeleri

 21 Aralık Şirince Programı:


- 10.00 Kahvaltı
- 12.00 Orman yürüyüşü
- 14.00 Piknik alanında öğlen yemeği
- 17.00 Şarapla günbatımı
- 18.30 Mehdi (İsa Mesih) ile buluşma
- 19.00 Son akşam yemeği
- 20.00 Düşen
- göktaşları izlencesi
- 21.30 İsrafil'den sur dinletisi
- 23.00 Keşke herkes burada olsaydı konuşmaları
- 00.00 Kıyamet ve kapanış
- 00.01 Mahşerde buluşma
- 00.02 Ulan hani Şirince'ye bir şey olmayacaktı tartışması
- 00.03 Sözlü için hazırlanma
- 04.00 Sözlülerin bitimi
- 05.00 Sırat Köprüsü turu
- 06.00 Cennet ve cehennem için dağılış...

İrfan'ın Yorumu:
2012 yılındayız. Hindistan'a gittiğinizde ineklere tapanları görürsünüz, yılanlara tapanları, insanların tenasül organlarına tapanları dahi görürsünüz. Japonya'ya, Tibet'e gittiğinizde Budha'lara tapanları da görürsünüz. Taşlara, topraklara, ağaçlara, yaratılmışların envai çeşidine tapanları görürsünüz. Kendini nirvanaya ulaştıranları, ölüp tekrar geri gelenler de görürsünüz bu çağdaş yıllarda. 
Bir bakarsınız ki semavi dinlerden hristiyanlıkta Allah'ın oğlu olduğu gibi tuhaf bir inanca kendini kaptırmışlar da vardır aramızda. 
Yahudi inancına baktığınızda ise garabet Rableri ile kavga boyutuna kadar ulaşır. Hitler tarafından zulme maruz kalmışlardır ama onlar bu zulümden ibret alacaklarına fıtratları bozuk olduğundan intikam alırlar müslümanlardan. Değişik bir ruh halleri vardır anlayacağınız.
Çağdaş batı tarafının izbe yerlerine baktığınızda çeşitli tarikatler görürsünüz, kuyruklu yıldızlar gelip dünyayı yok edeceğinden toplu intihar ederler. 
...
Bu böyle devam eder gider. Onlar hak din İslam'ı bulamayınca, bizler de onlara İslam'ı layıkıyla ulaştırmayınca, burnumuzun dibinde Şirince'deki tuhaflıklara da gülüp geçeriz. Eh gülelim o zaman!
Demokrat kafaların hakim olduğu, özgürlüklerin hayvanileştiği ülkemizde bırakın Şirince'de insanlar kıyameti beklesinler, ne olacak sanki! Onlar kıyameti bekleyedursunlar bize de hatırlatıyor Kıyameti Rabbim! 
Şirince'dekiler merak etmesin, kıyamet onların üzerine kopmayacak (sadece) :)

17 Aralık 2012 Pazartesi

Haydi Çocuklar Çikolataya !

Nail Baba

           Bazı güzel dostlar vardır. Hani insanı hep hayra davet eder. Onunla ne zaman bir araya gelseniz başkalarını sevindirmek adlı güzel bir eylemin parçası olmanın hazzını duyarsınız. İşte böyle sadıklardan birinin arabasıyla hasta ziyaretine doğru yola çıktık. Aksaray’da ışıklara yakalandık. Yakalandık diyorum zira ışıklarda durduğunuz zaman bir sürü sokak çocuğu camlarınızı silmek(!) için arabanızın üzerine tırmanıyor. Yine beklenen olacak diye gerilmişken sokak çocuğu, abiye gülümseyerek arka cebinden çıkardığı temiz bir bezle ön camı sildi. Abinin yüzünde, yeni yıkatmasına rağmen arabasının ön camının silinmesinden memnuniyet ifadesi vardı. Bense hayretler içinde seyrediyordum. Zira böyle bir davranışı hiçbir araba sahibi arkadaşımda görememiştim. Temizlik bitince abi torpidodan üç beş çikolata, gofret çıkardı. Camı açtı gülümseyerek “Selamün Aleyküm” dedi ve çikolataları uzattı. Çocukta gülümseyerek “Aleyküm Selam hacı abi” dedi ve çikolataları mahcup bir edayla alıp arkadaşlarına dağıttı. Hareket ettiğimizde çocuklar arkamızdan el sallıyorlardı. Uzun zamandır böyle sıcak selamlaşmaya şahit olmadığımdan bir ara titrediğimi hissettim…
          “Hayırdır abi bu çikolata bidati de nerden çıktı?” diye takıldım. Önce biraz duraksadı ve gergin bir hal alan yüzüyle “Bu çocuklar kibrimi ortaya çıkardılar” diye anlatmaya koyuldu. “Bayağı asabi olduğum bir sabah, camımı silmek isteyen bu çocuklardan birini çok fena haşladım. Hatta yolumdan çekilmesi için arabayı üzerine sürdüm. Ve giderken de arkasından saydırmaya devam ettim. Ama asıl kızgınlığım ona değildi. Sinirim geçince, ‘ama o da camımı izinsiz silmeseydi’ diye kendimi avutmaya çalıştım. Aynı gün işimi erken bitirip dönerken o civarlarda akşam ezanı okundu. Bende park edip camiye girdim. Kamet getiriliyordu ve safa doğru yaklaştım. İmam sıklaşın uyarısına rağmen bir genç uzak duruyordu. İmam geldi ve o genci bana doğru yanaştırdı. Bu dün bağırıp çağırdığım çocuklardan biriydi. Ben onlara mesafe koyup arkamda bırakmak isterken Allah, adeta onu bana yapıştırmıştı. Çok utandım… Kibrim bütün haşmetiyle(!)  ortaya çıkmıştı… Allah bize kardeş olun derken iman iddiasında biri olmama rağmen kendim(!) gibi olmayanlardan uzaklaşır olmuştum. İnan o gün kadar hiç mahcup olmamıştım” dedi ve daldı gitti…
        “Abi bu anlattıklarının çikolatalarla ne ilgisi var?” diye ısrar ettim… “İşte o gün yanımda torunuma alıp da veremediğim çikolatalar ve gofretler vardı. Ben de ilk ışıklarda durup selam verip bu çikolataları onlara doğru uzattım. Önce duraksadılar. Sonra alıp aniden bitiriverdiler. İşte o an, daha önce hissetmediğim bir ferahlama hissettim. O gün bugündür her gün yanımda bir poşet çikolata gofret alıp sokakta yaşayan o cam silen çocuklara dağıtıyorum. Zira onların ne sahip çıkanları var, ne barınacak bir evleri ne de sevindiren birileri. Onlar ümmetin, yani hepimizin çocukları onların da biraz sevilmeye ve sevinmeye ihtiyaçları var.”
          Bu söz ettiğim abiyi olur da tanırsınız diye ismini gizledim. Zira ondan bahsettiğimi duysa mahcup olur ve bana gönül koyar diye endişe ediyorum. Zaten o, hakikatle alakadar olup sanal dünya ile ilgisi olmadığında internette yazıma rastlama imkânı yok. Ama illa bir isim koymak gerekiyorsa… Türk töresinde çocuğa, yaptığı bir eylemle anılana dek isim koymazlarmış. Bundan esinlenerek ve bir zorluğun bir iyiliğe dönüşmesine nail olan o ağabeye,  sokak çocuklarına yaptığı babalıktan dolayı “Nail Baba “ diyelim…
       O, kendi torunlarının yanında ümmetin kimsesiz çocuklarını da sevindirmek için torpidosunda çikolata gofret taşıyan beyaz sakallı mahcup zat… Hediyeleşerek ve tebessüm ederek selamlaşma sünnetini yayan mümin… Kibri ile mücadeleye azmetmiş er kişi…        
Bu dünyayı yaşanır bir yer kılan güzel insan… “Her zorluğun ardında bir kolaylık vardır” ayetini yaşayarak öğrettiğinden dolayı bende kırk yıl hatırı olan ağabeyim.  Nail Baba…

                                                                                                   Şevket HÜNER / 13.12.2012

İrfan'ın Yorumu:
Televizyonda izlediğimi iyi hatırlıyorum, ne zaman ve hangi kanalda bilmiyorum. İyi niyetli bir adam arabasıyla kırmızı ışıkta duruyor, yine cam silen çocuklar yanına yaklaşıyor. Tam onlara bir şeyler vermek isterken, arka fondan çok daha yumuşak bir sesle "sakın, yanlış yapıyorsun" diyen bir ses. Sonra da o adam o sesin doğruluğuna inanarak camı kapatıp, bu tür istismarlara kulak asılmamasını söyleyerek gidiyor. Kamu reklamıydı herhalde bilmiyorum. Açıkçası rahatsız etmişti beni. Fakat nefsimi rahatlatmamış da değildi. Arka fondan gelen sesin yumuşaklığıydı belki de aldatıcı olan. Ama Şevket Abi'nin yazısını okuyunca yanlışlığını zaten kabul ettiğimiz şeyin teyidi gibi oldu bu. Ballı kaymak diyelim. 
Şevket Abi başlığa belki bozulabilir. Olsun azıcık da nazımız olsun. 
Haydi çocuklar çikolataya, onlar da bu ümmetin içinde değiller mi sanki?

14 Aralık 2012 Cuma

Bahçe Sahiplerinin Dikkatine

Kalem Suresi'nde Bahçe Sahipleri kıssası anlatılır. Burada bahçe sahipleri, ürünlerini toplamak için gidecekleri zaman fısıldaşırlar. "Bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın"

Ey bahçe sahipleri örneğindeki gibi bahçeleri olan kardeşim!

Ey işyeri sahibi olan kardeşim!

Ey işyerinde işini hakkıyla yapan kardeşim!

Ey memur, çiftçi, köylü ... kardeşim!

Bugün siz de "aman yakınıma hiçbir yoksul yaklaşmasın" mı diyorsunuz, demiyor da aklınızdan mı geçiriyorsunuz. Aklınızdan dahi geçirmeyip genlerinize mi işledi aceb?

Rabbim her bir kulunun rızkını kendi üzerine almışken, onun rızkının paylaştırılması ve dağıtılması için imkanlar da sunmuşken ey kardeşim, örnek aldığın peygamber gibi yaşamanı beklemiyor kimse ama etrafına da bakman gerekmez mi?

Bir bakalım, komşumuza
Bir bakalım, dostumuza
Bir bakalım, çöp toplayıcısına
Bir bakalım ...
Bakmak istediğimizde birilerinin ihtiyaç içerisinde olduğunu, açıkta olduğunu, sıkıntıda olduğunu muhakkak görürsün. O kimseler ki belli bile etmezler hallerini. Ama sen bakmak istersen görürsün.

Tanıman gerekmez o Allah kulunu, çünkü camide bir bakmışsın safda yanındadır senin
Uzaklaşmak istesen de bir cam silen çocuk olarak ışıklarda beklediğinde çıkabilir belki
Merhamet duygun nasıl Ramazan'da coşuyorsa ey kardeşim!
O duygun eksilmesin, hatırlatmadır bu başka bir şey değil.
Çünkü Rabbim Kalem Suresi'nde hatırlatıyor kıyamete kadar.

"Bugün hiçbir yoksul, bahçeye girip yanınıza sokulmasın" ayetinde yerilenlerden olmamak ümidi ile...

Şikâyetlerle Asıl Gizlenen Şey Nedir?


Birçok arkadaşımla yaptığım sohbetlerin büyük bölümünü “şikâyetler” oluşturmaya başladı. Hep bir ağızdan sözümüzü en yakınımıza bile işittirememenin hüznünden dem vurup, yakınıp duruyoruz. Belki de erken tükettiğimiz sabrımızın belirtileri bunlar…

Oğlum sözüme kulak asmıyor…

Eşimin kulağı, benden gelen uyarılara karşı mütemadiyen kapalı…

Yanımda çalışanlara söylediklerim bir kulaklarından girip ötekinden çıkıyor.

 Ortağım infak et çağrımı duysaydı daha bereketli bir ticarethanemiz olurdu…

Yıllardır üstüne titrediğim talebelerime söylediklerimi işittirememek ne kadar acı…

Kimse kulak vermeyince bu kadar tecrübenin insana verdiği yük o kadar ağır ki…
Şikâyetler böylece uzayıp gidiyordu…
Belki de söz devrinde yetişip, göz devrinde sesimizi duyuramamanın ızdırabı bu.
Ben de yakın bir zamana kadar bu şikâyet kumkumasının içine gömülmüş gidiyordum. Ama bir taraftan da birbirimizi gittikçe ümitsizleştiren bu şikâyetleri yanlış buluyor, hakikati ıskaladığımızdan kuşkulanıyordum. Aslında insanın yakın çevresine sözünün tesir etmemesi gayet normal görülmelidir. Bazı ümmetsiz peygamberlerden bahsedildiğini duymuşsunuzdur.  Asıl anormal olansa aşağıdaki soruların muhatap bulamaması değil midir?

Niçin benim sözüm kendi nefsime tesir etmiyor?

Benim sözümü, özüm bile kâle almıyorsa başkaları nasıl ciddiye alsın ki?

Kendi sesimi kulağıma işittirememekten daha yıpratıcı ne olabilir ki?

Bu şekilde pek çok ayet ve hadis bilinmesine rağmen iş kendi nefsine söz geçirmeye gelince çaresiz kalmanın ikilemi sizi de yıpratmıyor mu?
Sahi çevrenizde kendi nefsine söz geçirememekten şikâyet eden birileri var mı?
Hâlbuki sünnetin tarifinde sözün, amelin ve takririn her durumda aynı istikamette olması Rasulullah’ın (sav) sözünün özüne tesir ettiğinin en bariz göstergesi değil midir? “Ey Örtüsüne bürünen gece kalk…” diye başlayan Müzzemmil suresindeki ayetler gecenin en sessiz bölümünde kendi nefsine hitap edecek şekilde “Kur’an oku” diye emrediyordu. Böylece önce kendi nefsini muhatap alarak Kuran okuyan ve imanına göre davranmayı düstur edinen Resulullah’tan (sav) Kuran’ı dinleyenler etkilenip iman ediyor. Doğru yolda olmanın gereği salih amellerini gün geçtikçe arttırıp kardeş oluyorlardı.
O hâlde “Sen, benim dediğimi dinle ama yaptığımı yapma!” sözü bu şuurdan uzaklaşmak ve onun sünnetini reddetmektir. Böylece dini emirleri tebliğ edenler bile,  kendi nefislerine emredemedikleri şeyleri dillendirince yapılan iş bir dudak tiryakiliğinden öteye geçemiyor. Bu şekliyle misyonerliğe benziyor. Sonuçta ülkemizde bir taraftan dindar görünüm artarken (!) diğer yandan iyilik, paylaşma, adil olma, kanaatkârlık, merhametle davranma, affedici olma, mazluma sahip çıkıp kardeş olabilme aynı oranda gelişemiyor. Artık birçok kimse “Selamün Aleyküm ve Rahmettullahi ve Berekatühu” diye selamlaşmasına rağmen birbirlerinden malları, canları ve ırzlar yönünden selamet bulamıyor, merhametle davranma yaygınlaşmıyor. Paylaşma olmayınca bereket de kayboluyor.
“Siz Kitab’ı (Tevrat’ı) okuyup durduğunuz hâlde, kendinizi unutup başkalarına iyiliği (erdemli davranmayı) mı emrediyorsunuz? Bunun yanlış olduğunu düşünemiyor musunuz?” (Bakara / 44)
Bu ayet, kendilerine Tevrat gelen fakat kitaplarından öğrendiklerini başkalarına tebliğ edip kendi üzerlerine alınmayan İsrailoğullarından bahseder. Yani kendi nefsine emretmeden başkalarına tebliğ etmenin yanlış olduğunu fark edememek Yahudileşme temayülüdür.
Günümüzde dindarlık, “Millete verir talkını kendi yutar salkımı” sapkınlığının yeni modern bir versiyonu gibi uygulanıyor. Bundan dolayı ibadetler, nefsi eğitmekten ve hayata yön vermekten uzak ruhundan sıyrılmış tekrarlara dönüştürüyor.

Kur’an;
İman edenlerin, “İşittik ve itaat ettik” dediğini,
Gâvurların ise “İşittik ve isyan ettik” diyerek saptığından bahsediyor.
Peki ya başkalarına işittirmeye çabalarken kendi nefsine işittiremeyenlere ne demeli?
Her hâlde bu kişilere de “ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun” diyebilmeli…
Siz ne dersiniz?                                                             

Şevket HÜNER / 07.12.2012

7 Aralık 2012 Cuma

Çocuklara Ölümü Nasıl Anlatmalı?

 


Batı dünyasından elimize geçen ve ölümle alâkalı olan çeşitli yazılar, İslâmiyet’in her yaş grubu için ne kadar isabetli müjde ve telkinlerde bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Batılı bir çocuk eğitimcisinin başından geçen çok enteresan bir olay, bu hakikate misâl olarak gösterilebilir.
Çocuklara Ölümü Yanlış Anlatmayın!

Bu eğitimcinin küçük yaştaki kızı, günün birinde, bir türlü yemek yemez olmuştur. Annesi çocuğa önce yemesi için yalvarmış, sonra zorlamışsa da fayda vermeyince acıkması için beklemiştir. Ancak aradan iki gün geçtiği halde küçük çocuk, ağzına bir lokma dahi koymamıştır. En nihayet annesi çok ısrar edince, çocukcağız ağlamaya başlar ve dilinden şu sözler dökülür:
-Ne olur anneciğim sen de yeme, çünkü seni çok seviyorum.

Annesi, neden yememesi gerektiğini sorduğunda küçük kız sebebini söyler ve anne hayretler içinde kalır. Meğer küçük kız ile babası arasında birkaç gün evvel şöyle bir konuşma cereyan etmiştir.
- Baba, niçin yemek yiyoruz?
- Büyümek için.
- Büyüyünce ne olacak?
- İhtiyarlayacağız.
- Peki ihtiyarladıktan sonra ne olacağız?
- Ne olacak, herkes gibi biz de öleceğiz...

O günden sonra çocuk yemek yememeğe karar vermiştir. Çünkü o, herkesin yemek yediği için öldüğünü zannedip; öyleyse yemek yemem; yemezsem büyümem, büyümeyince de ihtiyarlamam ve dolayısıyla ölmem diye düşünmektedir.

Tabii kendisi ölmek istemediği gibi, çok sevdiği annesinin de ölmesini istemiyor. Bu sebeple onun da yememesi için yalvarıp yakarıyor. Ve eğitimci bu hâdiseyi naklederek okuyucularına "Demek çocuklara, anlaşılması zor olan ölüm ve âhiret gibi mevzuları anlatmamalıyız" diyor. Bunu burada noktalayıp bir başkasına göz atalım.

Yanlış Bilgi, Kötü Sonuçtur

"Çocuklara Ölümden Bahsetmeli mi?" konulu bir yazı yayınlar ve ölüm konusunda şu tavsiyelerde bulunur.

"Çocuğunuzun köpeği ölünce, derin bir uykuya daldığını, kardeşi, arkadaşı veya bir yakını ölünce de onların bir seyahate çıktığını söylersiniz" diyor.

Ancak birkaç gün sonra gelen yüzlerce mektupta; çocuğumuzu yatırıp uyutamıyoruz ve birlikte seyahate çıkamıyoruz. Çünkü köpeğinin ve arkadaşlarının başına gelen âkibetin, kendilerine de geleceğinden korkuyorlar, ne yapacağız, şaşkına döndük şeklinde birçok soru soruluyor.

Doktorun cevaben yazdığı yazı ise "Bu meseleyi fazla kurcalamakla hata ettik" şeklinde oluyor.

İşte bu cevaplar hiç şüphesiz çaresizliğin ve aczin, ilâhi esaslardan habersizliğin ifadesinden başka bir şey olmasa gerek. Demek ki, insan nevinin yarısını teşkil eden çocuklar, ancak ölüm sonrası bir hayat inancıyla insanca yaşayabilirler. Ve yalnız Cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler.

Ve her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümlerinin onların endişeli nazarlarına çarpmasına, ancak ebedi hayatın müjdesiyle tahammül edebilirler. Hem bunu tahmin etmek zor değildir. Çünkü çocuklar daha küçük yaşlardan başlayarak çeşitli ölüm-kalım tecrübeleriyle belirli bir ölçüde ölümle ilk karşılaşmaya doğru ilâhi bir programlama çerçevesinde hazırlanmaktadır.

Aydınlık ve karanlığın birbirini takibi, uyuma ve uyanık kalma dönemleri, çeşitli çocukluk oyunları ölüm ve hayat zıtlıkları şuurunu geliştirmekte, çocuk yavaş yavaş bazı şeylerin daimi ve düzenli bir şekilde gelip gittiğini, ister istemez öğrenmektedir.


Bize düşen ise en iyi ve realist telkini, ruha uygun olarak enjekte edebilmektir. Yeri gelmişken bu konuda da bazı tecrübe ve tespitlerin ışığında çocuktaki ölüm şuurunun kendini hangi yaşta gösterdiğine göz atalım.

Henüz 5 yaşına gelmemiş küçüklerin, ölümün varlığından bütünüyle habersiz ve her şeyin canlı olduğu, Macaristan, Çin, İsveç, A.B.D. doğumlu çocuklarda yapılan testlerde hepsinin aynı kavrayış şeklini paylaştığı görülmüştür.

Çocuklara gerçeklerin bizim inancımız doğrultusunda öğretilmesi, onların yavaş yavaş ölüm fikrini kabul etmelerine ve bu tutumlarının düşünce ve konuşmalarına yansımasına sebep olur.

En Çok 7 - 9 Yaşlarında Etkileniyorlar

Pedagog ve psikologlar tarafından yapılan araştırmalar, çocuğun ruhî dünyasının en çok sarsıldığı yaşların 7 ve 9 yaşları olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü çocuğun ölümü ihtiva eden, ölü taklidi yapması gerektiren oyunlara merak sarması bu döneme rastlar. Ölü taklidinin yer aldığı oyunların oynanması, çocuğun ölüm düşüncesini hayatın içine yerleştirmesi açısından tesirli bir rol oynar. Bu dönemdeki çocukların çoğu ölümü, bütün hayatî faaliyetlerin süresiz olarak kesilmesi şeklinde benimserler.

Çocuk ancak kendini doğrulayacak tasvirlere dayalı his ve müşahede tahlillerini yapabilecek duruma eriştiği bu yaştan itibaren, dünyayı ve hayatı tanımayı öğrenmiş ve dolayısıyla içinde yaşadığı cemiyetin bir üyesi olmağa hak kazanmış demektir.

Hiç şüphesiz insanlar içinde yapılan bu araştırmalarda mantık ölçülerine sığmayan tecrübe ve verilere de rastlamak mümkündür. Ancak yine de bunların hepsi bir araya geldiğinde şaşırtıcı bir şekilde birbiriyle uyum gösteren bir tablo meydana getirmektedir.

Ölüm Gerçeğini Anlatın

Başta zikrettiğimiz iki misalde olduğu gibi; susmak veya meseleyi örtbas etmeye çalışmak kime ne kazandırır? Aslında bizce hiç ehemmiyeti olmayan şeylerin dahi en ince noktalarını soran veya araştıran çocuk, nasıl olur da kendisini ve bütün yakınlarını alâkadar eden ölüm ve âhiret gibi mevzuları sormaz, araştırmaz?

Eğer siz ona "Ölüm yokluk değil!.. Hiçlik değil!.. Sönmek değil!.." hakikatini ve kabir kapısının nur âlemine açılan bir kapı olduğunu anlatamazsanız, çocuğun küçücük kalbi paramparça olacaktır. Oynamakta adi bir oyuncağı dahi elinden almaya çalıştığınızda ağlayan çocuk, eğer ahireti bilmezse, her gün beraber oynadıkları kardeşinin veya sevdiği bir yakınının birdenbire kaybolmasına nasıl tahammül edecektir?

Halbuki ruhu, "âhirete îman" nuruyla aydınlanan bir çocuğun çehresindeki hüzün ve ayrılık sisi dağılacak "Gerçi çok sevdiğim oyun arkadaşım veya kardeşim öldü ama Cennet’in bir kuşu oldu; orada bizden daha iyi yaşar. Hem nasıl olsa biz de O'nun yanına gideceğiz. Ölüm yok olmak değil ki üzüleyim. Ölüm sadece bir vatan değişikliğinden ibarettir." düşüncesi şuur ve hislerine akseder aksetmez, gözyaşları dinecek ve o küçücük kalbi huzur bulacaktır.

Yazımızı ölüm ve çocuk konusundaki bir tavsiye ile bitirelim: “Çocuklar ölümle çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlarlar. Öldükten sonra iyilerin cennete gideceğini öğrenmek onlar için çoğu zaman yatıştırıcı olur.

Sevdiği dedesi ölen bir küçük çocuk, bu gerçeği çok güzel dile getirmişti: ‘dedem beni bırakıp cennete gitti, orada başka çocuklarla oynuyor!..’

Çocuğun bu durumuyla ilgili olarak anne ve babalara son tavsiye; onların sevdiği kişilerle bir öte dünyada buluşmak ümidini kırmayın şeklindedir.

Son olarak şunu da ifade edelim ki; ölüm meselesini çocuklara doğru biçimde anlatmanın yolu asıl biz büyüklerin onu doğru şekilde anlamamızdan geçer.