23 Ağustos 2023 Çarşamba

“İçte tutulan gözyaşları akıtılanlardan daha acıtıcıdır.” / KORKU

YAZAR:               

Stefan Zweig

💔


KİTABIN ADI:    

Korku


ÇEVİREN:           

İlknur İgan


YAYINCI:            

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


TARİH:                

22/08/2023

 

NOTLAR: 

Ne zaman korkarız? Bir çığlığın kulak tırmalayıcı sesini duyduğumuzda mı? Ya da hiddetle bakan bir çift gözü üzerimizde hissettiğimizde mi? Belki de “korku” bu kadarla tanımlanamayacak, anlık bir histen daha fazlasıdır. Ne zaman mı? Sevilmemek, anlaşılamamak, var olamamaktan, en beteri de izi üstümüzde kalmış utanç verici bir sırrın arsız kelimelerinden korktuğumuzda…


“İçte tutulan gözyaşları akıtılanlardan daha acıtıcıdır.”

Irene, evli, çocukları olan, varlıklı bir kadın. Tam da hikayenin bitip, okuyucunun kapağı kapattığı, mutlu olması gereken yerde belki de. Mutlu mu peki? Hayır. Bazen sıradanlıktan, emeksiz gelinen yerden daha çok rahatsız eden bir şey yoktur insanı. Zirveye ulaşsa da ardını arar, başka maceraların, heyecanların hevesini duyar içinde. Nereye koştuğunu bilmeden hiç geçmediği o tozlu yola atar kendini. Oysa tozlanan, yırtılıp dökülen üstüyle, rengarenk çiçeklerin doldurduğu bahçeye dönmek ne zordur! Bahçe kabul eder mi bilinmez ama sen o bencil, maceraperest, mahçup halinde kabul edemezsin artık kendini. Kocasını aldatan Irene gibi… Kocasından çok kendini aldatan, hayatına umutsuzca bir renk arayan, aradıkça aslında var olan renkleri bunca zaman görememiş olmanın acısını yaşayan bir kadın gibi…

“Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.”

Korku, aldatan bir kadının hikayesi gibi görünse de yalnızca o kadar değil. Stefan Zweig, her daim tek bir konudan binlerce duyguyu geçirmeyi başaran bir yazar. Sicim sicim iplerle damarlarınızın içine oya işler gibi dağılıyor kelimeler. Olmadığınız bir kitap karakterinin tüm acıları, korkuları, pişmanlıkları, heyecanları artık sizin oluyor. İncecik kitapta bazen binlerce sayfa okusanız da bulamayacağınız bir yoğunluğu, derinliği buluyorsunuz. O derinlikte insanın içinden içi var. Hissedilen ama ifade edilemeyen duyguların kelimelerle buluşmuş hali ve kaleme duyacağınız bolca hayranlık var.

“Bir sözcük, çarpan kalbinde bütün dünyanın alevlendiği o sonsuz ateşi söndürebilir miydi?”

Yazarın kalemiyle tanışmış olanlar bilir ki umutla umutsuzluğun harmanlandığı enteresan bir dili vardır. Bu da pek çok hikayenin sonunu temel anlamda tahmin etmenizi sağlar. Fakat bu asla bir kusur değil çünkü Zweig’i bu denli etkin kılan zarif ve derinlemesine dilinin yanında hisler ve psikolojik tespitler konusundaki ustalığı. Bu eserde ise sona yaklaştığımda ters köşe yaptığını söylemem gerek.  Satırları durup tekrar tekrar okuyacak kadar…

“İnsanın vedalaşmak içine kadar az zamana ihtiyacı olduğunu ve yanında götüremeyeceğini bilince her şeyin ne kadar değersiz göründüğünü fark edip korktu…”

Şaşırtan, ürperten, korku, ceza, umut, güven, pişmanlık, sevgi, farkındalık kavramlarını sorgulatan kusursuz bir eser Korku. Zweig, hepimizin yüzeyini görüp altını kazımadığımız duygulardan sesleniyor. Üstelik başka yönlere bakan yeni pencereler açarak. Bırakın açılsın pencereler, uçuşsun perdeler. Korkularınızla yüzleşmek için Korku başlasın…

İRFAN'IN NOTU:

Artık kitap okuyunca tahminlerim hemen çalışmaya başlıyor. Tabi bu birçok okuyucu için de geçerli muhtemel. Fakat tahminlerimin çıkması beni sevindirmeye devam ediyor. Kitap mı yazsam acaba?

21 Ağustos 2023 Pazartesi

Döktürmeye devam: Mürebbiye

 YAZAR:               

Stefan Zweig

KİTABIN ADI:    

Mürebbiye

 

 

ÇEVİREN:           

İlknur İgan

YAYINCI:            

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

TARİH:                

20/08/2023

 

NOTLAR:

 

Stefan Zweig’in dört öyküsünü topladığı bu kitap, başlığa adını veren Mürebbiye öyküsü ile başlıyor. İki küçük kız kardeşin, mürebbiyelerinin başına gelen bir olay ile büründükleri araştırmacı ruh hali, onları hayatın er ya da geç tanıştığımız acı yüzü ile karşılaştırıyor. Güven duygusunun, sadakatin ve yaşamları boyunca onlara öğretilen dürüstlük algısının malesef gerçek hayatlarında yer almaması onları etrafllarındaki herkese karşı bir savunmaya geçmelerine neden oluyor. Bir yandan mürebbiyelerinin yaşadığı sıkıntılar, öbür yandan büyümeleri, yaşamı anlamaya başlamaları bu iki küçük kızın düşüncelerini ve yaşamlarını nasıl etkilediğine şahit oluyoruz


Kısacık ve harika bir kitap. Birkaç hikayeden oluşuyor. Hikayelerin en güzeli 'Geç Ödenen Borç' başlıklı olanı bence. Okuyan herkesi etkileyeceğine inanıyorum. Yeryüzü ve kadın hikayesini pek anlamlı bulmasamda okunabilir, klasik Zweig kitaplarından.


İrfan'ın Notu: Geç Ödenen Borç hikayesi çok anlamlı, duygu yüklü ve vurucuydu. Gözlerinizin yaşarmaması mümkün değil... "Bir insanı mutlu etmek işte asıl mutluluk bu" temalı bu enfes hikaye ve Zweig'i tavsiye etmeye devam...


19 Ağustos 2023 Cumartesi

Bu şarkıyı duyan ölür: Ölüm Meleğinin Şarkısı

 Kitabın Adı: ÖLÜM MELEĞİNİN ŞARKISI

Yazarı: CRAIG RUSSEL



Hamburg’un kırmızı fener bölgesinde İngiliz bir pop şarkıcısı vahşice öldürülür. Cinayet, on yıl önce aynı bölgede işlenen seri cinayetlerle büyük benzerlik göstermektedir.

Hamburg Cinayet Masası’ndan Komiser Jan Fabel cinayeti soruştururken hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, cinayetin altında çok daha derin, ülke sınırlarını aşan hesapların yattığını keşfeder.

Soruşturması Fabel’i dünyanın gelmiş geçmiş en tehlikeli kiralık katiline götürecektir.


İRFAN'IN NOTU: İki günde bitirdiğim hızlı, aksiyonu ve heyecan dozu yüksek bir kitap.

Fakat itiraf edeyim kitabın sonundaki iki olayı tahmin etmiş olmam, -önemli karakterlerden birisinin kim olduğunu ve genç bir kızın başına geleceği tahmin etmiş olmamdan bahsediyorum- bu tür kitaplardaki tahmin oranımın gittikçe yükseldiği anlamına geliyor. Kendimi müsaade ederseniz tebrik etmek istiyorum...

21 Haziran 2023 Çarşamba

İnsan denen varlığın kötücül yanları / Ay Işığı Sokağı


YAZAR:               

Stefan Zweig

KİTABIN ADI:    

Ay Işığı Sokağı

 

 

ÇEVİREN:           

Regaip Minareci

YAYINCI:            

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

TARİH:                

21/06/2023

 

NOTLAR:

 

İrfan’ın Yorumu: Kitapta beş kısa hikâye anlatılmaktadır. İnsanın kötücül yanlarını her hikayede vurucu bir üslupla anlatmaya devam ediyor usta yazar

 

Bu hikayelerden birincisi: Ay Işığı Sokağı

Yabancı birinin kendisine yabancı bir ülkede tamamen yabancılar arasında -kötülüğün çılgınlığın had safhada olduğu benzer yerlerin birçok ülkede olduğu- bir sokaktaki çarpık hatırası

Bu hikâyede dikkatimi çeken bir bölümü izin verirseniz almak isterim:

“Bu medeniyetten uzak sokaklar, dürtülerin hâlâ dizginlenmeden vahşice dışa vurulduğu, bedensel hazların kuralsız yaşandığı bir dünyanın son fantastik kalıntılarıdır, ihtirasların karanlık balta ormanlarıdır ve tümüyle dürtüleriyle davranan hayvanlarla doludur; açığa vurduklarıyla tahrik eder, gizledikleriyle kışkırtırlar. Düş kurdururlar insana” (sh. 3)

Hikayemizde kahramanımızın bu kötücül sokakta bir bar-meyhane tarzı yerdeki fahişe bir kadın ve onun aşağıladığı adam kelimelerle dile getirilmekte. Fakat kadının adamın karısı olduğu gerçeği ve o adamın da bu aşağılamaları hak edercesine aşırı cimri yaşam tarzı hikâyeyi okuyucu açısından dikkatle bitirmeye sebep teşkil ediyor.

 

İkinci hikâye: Laporella

İkinci hikâyemizde; Gayrimeşru doğmuş bir bedevi, kalın kafalı kadının efendisi için neler yapabileceğini, efendisinin de ne tür çapkınlıklar yaptığını ama kaderin bir cilvesi gereği kalın kafalı kadın ile efendinin hikâyenin sonlarına doğru yaşanan gerginlik sizi de gerebilir. Ama dikkat derim.

Hikâyede anlatılan bir kader tasviri gerçekten dikkat çekici:
“Gelgelelim rastlantının matkap uçları elmastandır ve içinde bolca tehlikeli tuzak barındıran kader, hiç umulmadık bir yerden kendine bir kapı bulmayı bilir ve kaya gibi sert mizaçları bile temelinden sarsarak darmadağın eder.” (Sh. 26)

İşte okuyucu bu cümleyi okuduktan sonra yaşananları daha bir dikkatle takip ettiğinde sarsılmaması elde değil. İnsan özellikle kadın denen varlık gerçekten çok enteresan.

 

Üçüncü Hikaye: Nişan

Yine savaş karşıtlığı üzerine bir hikâye. Fransızlar ve İspanyollar arasındaki savaşta bir albayın başına gelen hazin son yine çarpıcı cümlelerle okuyucuyu vurmaya devam ediyor.

 

Dördüncü Hikâye: Leman Gölü Kıyısında Olay

İnsanın içini acıtan yine savaş karşıtı duygu dolu bir kısa hikaye sizleri bekliyor. Çarlık zamanında Çarlık ve Rusya için savaşma amacıyla köylerinden toplanan insanlardan biri olan Boris’in hazin hikâyesi. Bu hikâyede Boris bir oraya bir buraya derken kendini kaçak bir asker olarak yabancı bir yerde bulur. Orada insanlar ona yardım etmek isterler. Fakat ne Çar kalmıştır ne de savaş bitmiştir. Sınırlar ise insanlığın utanç vesikası olarak durmaya devam etmektedir. Evine, eşine, çocuklarına dönmekten başka bir isteği olmayan Boris’in hayata küsmesini, umudunu kaybetmesini anlatan dokunaklı bir hikâye…

 

Beşinci Hikâye: Avare

Karışık duygular içindeki bir başarısız gencin günün sonunda intihar girişimi… Zweig bildiğiniz gibi hayatını intihar ederek sonlandırdı. Bir önceki hikayede de intihar eden bir Rus askerini görmüştük. Burada da. İntihar Zweig için yolun sonunu görmek gibi, kaderini bu şekilde bilmek gibi…

İntihar üzerinde durulması hatta uzun uzadıya durulması gereken bir eylem. Asla tasvip edilmeyen ama… Evet kocaman bir AMA …

20 Haziran 2023 Salı

Aşk bu olsa gerek / Lyon’da Düğün


YAZAR:               

Stefan Zweig

KİTABIN ADI:    

Lyon’da Düğün

 

 

ÇEVİREN:           

Gülperi Sert

YAYINCI:            

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

TARİH:                

20/06/2023

 

NOTLAR:

 

İrfan’ın Yorumu: Kitapta üç kısa hikaye anlatılmaktadır. Stefan Zweig geç keşfettiğim yazarlardan birisi. Her bir eseri uzun olsun kısa olsun insanı ta yüreğinden yakalayıp sarsan özelliğe sahip.

 

Bu hikayelerden birincisi: Lyon’da Düğün

Fransız Devrimi sırasında yaşanan kargaşa ve zulüm günlerinde ölüme yaklaşan insanların hallerini, duygularını, ölüme bu kadar yakın oldukları zamanda dahi sahiplik duygusu ve kadın denen yaratılmış varlığın güçlü duruşu üzerine harika bir hikâye…

Devrim günlerinde halka ve isyancılara yapılan idam cezalarından bir ya da birkaç gün önce tutuldukları cezaevinde kalan insanların o andaki hisleri çok iyi anlatılmış. Hikâyenin kahramanı olan iki gencin devrim dolayısı ile evlenememeleri üzerine o tutukevinde bir gece de olsa ayrıldıktan sonra kavuşmaları ve ölüme çok kısa bir süre kalsa dahi evlenerek ölüme koşarcasına gitmelerini vurucu bir şekilde gözü yaşlı olarak okuyunca canınız yanacak inanın. Kadın denen varlığın mucizevi bir şekilde (yaratılışın ilahi hikmeti gereği) en umulmadık zamanlarda gösterdiği inanılmaz güç ve cesareti kısa ama vurucu kelimelerle tasvir edilmiş.

 

İkinci hikâye: İki Yalnız İnsan

İkinci hikâyemizde; bir fabrikada çalışan iki yalnız insan üzerine. Erkek olanı ayağının topal olması sebebiyle dışlanmış, genç kız da çirkinliği yüzünden ötelenmiş ve aşağılanmış. Bu iki insanın birbirini bulması ve hayata tutunmaları, eksikleri olsa da birbirini severek o eksiklerle yaşam mücadelesinin ve hayatın güzelliklerini bulma çabası içinde olan bir hikaye…

İki kahramanın da “hiçkimsenin hayatı benim kadar zor olamaz” diyerek birbirlerine şikayetlerini sunup o yalnızlıkta birbirine dayanarak mücadele etme azmi etkileyici gerçekten… Öyle ya biz de engelli olabilirdik ve hâlâ olabiliriz (Allah korusun) ve biz de yaratılışın hikmeti gereği herkes gibi mükemmel olamayabilirdik.

 

Üçüncü Hikaye: Wondrak

Zweig bilindiği üzere savaş karşıtı düşünce ve eylem adamıydı. Bu hikayede de insanlardan dışlanmış bir çirkin kadının tecavüz sonrası hamile kalması, çocuğunu doğurması, çocuğun erkek olması sebebiyle 1914 yılında meydana gelen savaş için celb kağıdının gelmesi sonucu savaşa gitmemesi için yaptığı mücadeleyi anlatıyor. Kadın kendi doğurduğu evladının devlet tarafından el konulmasının haksız olduğu düşüncesi ile bir mücadele içerisine giriyor ve sonunda oğlunu elinden alıyorlar maalesef…

İrfan’ın Yorumu: Savaş karşıtlığı konusunda Zweig fazla ileri gitmiş olabilir mi diye insan sormuyor değil?

14 Haziran 2023 Çarşamba

Monotonluktan aşağılara ve sonra yükseliş / Olağanüstü Bir Gece


YAZAR:               

Stefan Zweig

KİTABIN ADI:    

Olağanüstü Bir Gece

 

 

ÇEVİREN:           

İlknur İgan

YAYINCI:            

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

TARİH:                

14/06/2023

 

NOTLAR:

 

Arka kapaktan:

Olağanüstü Bir Gece, seçkin bir burjuva olarak rahat ve tasasız varoluşunu sürdürürken giderek duyarsızlaşan bir adamın hayatındaki dönüştürücü deneyimin hikayesidir. Sıradan bir Pazar gününü at yarışlarında geçirirken, belki de ilk kez burjuva ahlakından saparak “suç” işler. Böylece yeniden “hissetmeye” başladığını, kötücül ve ateşli hazları olan gerçek bir insan olduğunu fark eder. İçindeki haz dolu esrime, aynı günün akşamında onu gece âleminin son atıkları arasına “hayatın en dibindeki lağımlara” sürükleyecek, varış noktası ise ruhani bir uyanış olacaktır.

 

İrfan’ın yorumu:

Kur'ân’da Tin Sûresi var… Orada 5. âyet şöyledir: “Sonra onu (insanı) aşağıların aşağısına indirdik.” Daha sonra ise bu aşağılık halden kurtulmak isteyenlere “kesintisiz ödül” verilirken o aşağılık hayatta kalmakta ısrar edenlere ise cezayı anlatır.

İnsan denilen varlığın ne tür bir kötülüklere düşebileceğini ama aynı zamanda bu düştüğü kötülüklerden de çıkabileceğini özlü aforizmik yöntemlerle anlatan güzel bir hikaye…

Bununla ilgili Youtube’de beğenerek takip ettiğim bir kitap yorumlayıcısı Hârun Çelik’in linkini de oraya koyarak faydalanılacağını ümit ediyorum.

 

https://youtu.be/oTW0eLsq_bA

 

12 Mayıs 2023 Cuma

2023 Seçim tahminlerim / öngörülerim...

 SEÇİM TAHMİNİ / 12/05/2023

Geleneksel olarak her seçimde yapmış olduğum tahminlerimi burada paylaşmak istiyorum

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ

 

Kemal KILIÇDAROĞLU    51.95   

Recep T. ERDOĞAN         44.25

Muharrem İNCE               1.10

Sinan OĞAN                       2.70

 

MİLLETVEKİLLİĞİ SEÇİMLERİ

 

AK PARTİ                                             % 35,42

CHP                                                       % 29,45

İYİ PARTİ                                             % 12,80

MHP                                                     % 8,20

HDP (YEŞİL SOL)                               % 11,15

DİĞER                                                   % 2,98

21 Ocak 2023 Cumartesi

Seni özleyeceğiz ey iyi insan...

 



Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern istifa etti

Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern perşembe günü televizyondan yaptığı açıklamada, en geç 7 Şubat'a kadar görevi bırakacağını ve yeniden seçilmek istemeyeceğini duyurdu...




Rabbimden senin için hem dünyada hem ahirette hayırlar getirmesini diliyorum...

2 Ocak 2023 Pazartesi

SEÇ BEĞEN: Rahel Tanrı'yla Hesaplaşıyor

 YAZAR:               

Stefan Zweig

KİTABIN ADI:    

Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor / Rahel


Rechtet Mit Gott

1. Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor / 2. Üçüncü Güvercinin Hikayesi / 3. Ölümsüz Kardeşin Gözleri

ÇEVİREN:           

Gülperi Sert

YAYINCI:            

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

TARİH:                

27/11/2022

 

NOTLAR:

 

Üçüncü Güvercinin Hikayesi: Birinci Dünya Savaşı’nda

Ölümsüz Kardeşin Gözleri: Savaş bittikten sonra

Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor ise: Kendi köklerini ifade etmeyi arayan bir bilincin sonunda ortaya çıkmıştır.

Kitaptaki üç öyküde de insanlar huzuru, barışı, Tanrı’yı ve kendilerini arıyorlar, bu arayış sırasında kendi yaşamlarını sorguluyorlar. Üç öyküde de barış özlemini dile getiren yazar, savaşın, şiddetin, gücün ve öldürmenin acımasızlığına vurgu yapıyor. Üç öykünün ikisi Kutsal Kitap’tan, üçüncüsü bir Hint efsanesinden alınma. (Önsözden)

Tüm eserlerinde hümanist bir karakter hakimdir, kendisi de düşünce özgürlüğünden yanadır, fundamentalistlere ve diktatörlere karşıdır ancak hayatı boyunca herhangi bir siyasi ya da sosyal hareket içinde bırakın yer almayı, sadece yakınlaşmayı bile reddeder. 1933’de Almanya’da Hitler diktatörlüğünü ilan ettiğinde, Avusturya’da da hava bozulmaya başladığında, Tüm Avrupa’nın ve dünyanın üzerine yaklaşmakta olan korkunç savaşın gölgesi çöktüğünde, Zweig kendini tek başına çölde hümanizmi haykıran biri gibi tedirgin ve çaresiz hisseder. O dönemde olayların dışında kalmak, taraf tutmamak her geçen gün zorlaşır ve Zweig faşizmin yolundaki Avusturya’yı terk etmek, vatanındaki ve Almanya’daki iktidara karşı açık açık karşı gelmek konusunda çok uzun süre tereddüt eder. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi onu derinden sarsar; ideallerinin, hümanizmin, barış ve halkların kardeşliği konusundaki çabalarının boşa çıktığını görür. Sürgündeki diğer yazarlar gibi Hitler diktatörlüğüne karşı yazmayı ve konuşmayı reddeder. (İrfan’ın Notu: Neden?) Köklerinden uzakta, tüm ümidini kaybetmiş bir halde 1942 yılının 22 Şubat’ını 23 Şubat’a bağlayan gece Petropolis’te (Brezilya) hayatına son verir. Karısı Lotte ölüm yolculuğunda Zweig’a eşlik eder. Yazar arkasında bıraktığı mektupta bilinci yerinde ve isteyerek ölüme gittiğini yazar. Düşünsel vatanım dediği Avrupa’nın çöküşüne tanık olmaya daha fazla dayanamamıştır. Vatansız biri olarak yıllarca oradan oraya gitmekten yorulmuştur. Stefan Zweig 20. yüzyılın zorba iktidarından kaçan entelektüellerin sembolü olmuştur. (Önsözden)

 

 

 

İntihar Mektubu:

"Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.” (İnternetten)

(İrfan’ın notu: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük bir ders alarak Avrupa ülkelerinin bir araya gelerek kurdukları şu anki Avrupa Birliği teşkilatının durumu hakkında nasıl bir değerlendirme içerisinde olurdu? Bu konu tartışmaya ve konuşulmaya değer olduğu kanaatindeyim)

 

Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor

Kudüs’ün inatçı ve dönek halkı ettiği yeminini yine unutmuştu, bir kez daha Tyr ve Ammon’un tunçtan putlarına kanlı armağanlarını getirmişlerdi. Yükseklerde ve taş sunaklarda tütsü yakarak günaha girmeleri yetmezmiş gibi bir de Tanrı’nın kendi evine, kulu Süleyman’ın onun için yaptırdığı mabede Baal’ın putunu koymuşlar ve bu kutsal mekan tütsü ve kan kokuncaya kadar yerleri kurban kanına bulamışlardı.

Tanrı, mabedinin ortasında kendisiyle alay edildiğini görünce öfkesi ateşlendi. Sağ elini kaldırdı, gürlemesiyle tüm gökler parçalandı. Sabrı tükenmişti, bu günahkar şehirde taş üzerine taş bırakmayacak, halkını yerle bir edecekti… (sh. 1-2)

Öfkeli Yakup, korkudan kendinden geçmiş beni ayaklarının dibinde kanlar içinde gördüğünde Ya Rab, merhamete geldi. Havaya kaldırdığı balta düştü ellerinden, eğildi, öptü dudaklarımdaki kanı. Ve sadece bana merhamet etmedi, babam Lavan’a da merhamet etti, benim için affetti onu da ve kovmadı Lea’yı çadırından… (sh. 15)

Ve Rahelde, sabrı sonsuz olan Rahel de çaresizliğini haykırdıktan sonra Tanrı’nın böyle sonsuzca susmasına dayanamadı. Bir kez daha başını kaldırdı. Görünmeyene dikti bakışlarını, bir kez daha ellerini havaya kaldırdı, ağzından çıkan sözler öfkesinin çaktığı alev gibi kırmızıydı:

“Beni duymadın mı, her zaman, her yerde olan Tanrım, beni duymadın mı? Her şeyi duyan Tanrım, yoksa cahil bir kulun olan ben mi açıklamalıyı sana? O vakit dinle, inatçı Tanrım -Yakup, kızkardeşimin (İrfan’ın notu: Ablası Lea). (İrfan’ın ikinci notu: İngilizcede yalan, yalancı: Lie, liear. Lea’nın Yakup’u aldatması, yalan söylemesi ile ilgisi olabilir mi bugünün İngilizcesinde, bakılması gerek) rahmine tohumlarını ektiğinde kıskanmıştım ben de, tıpkı şimdi benim çocuklarım Senin yerine başka tanrılara tütsü yaktığında Senin kıskandığın gibi- Fakat güçsüz bir kadın olan ben bile öfkemin üstesinden gelmiştim, Senin için, merhametli olduğunu sandığım Senin için merhamet etmiştim Lea’ya ve Yakup da bana merhamet etmişti, şunu gör artık Tanrım: Biz insanlar hepimiz, yoksul ve fani, kıskançlığın kötülüğünü yendik -fakat Sen, her şeyi yaratan ve her şeye son veren, her şeye kadir olan Sen, her şeyin başı ve sonu olan sen, sınırsız güce sahip olan sen, bizlerin sadece birer damlası olduğumuz Okyanus olan Sen- sen merhamet etmek istemiyor musun? Biliyorum benim çocuklarımın halkı çok inatçıdır ve senin kutsal boyunduruğuna isyan ediyorlar, fakat sen Tanrıysan, her şeyin Efendisiysen o zaman hoşgörünün onların kibrinden, merhametinin onların hatalarından daha büyük olması gerekmez mi?...” (sh. 16-17).

(İrfan’ın notu: Şu bir gerçek ki yazar için merhamet evet çok ama çok önemli. Ve şu da bir gerçek ki Allah Teala gerçekten kullarına karşı çok merhametlidir. Yazarın, merhameti, güçlü olan otorite sahiplerine bir gönderme yaptığı da gözlerden kaçmamalı).

 

Üçüncü Güvercinin Hikayesi

“Barışı bulmak için dünyamızın üzerinde uçup durmuş, fakat ne tarafa doğru uçtuysa sadece bu yıldırımları ve insanların şimşeklerini görmüş, dünyanın her yerinde savaş varmış…” (sh. 24)

“Bugüne kadar hiç kimse görmedi onu, barışı ararken yolunu kaybeden efsanevi güvercini, fakat o hâlâ başlarımızın üzerinde uçuyor, korku içinde, kanatları yorgun… O güvercin, kanatlarının üzerinde tüm karanlık düşüncelerimizi taşır, korkularında tüm dileklerimizi…” (sh. 25)

(İrfan’ın notu: Bu kısacık hikayede yazar kendiyle özdeş bulduğu güvercin gibi dünyanın farklı yerlerine barışı ararcasına yaptığı yolculuklara gönderme yapmış… Maalesef tarihler 2022 yılının sonlarını gösterdiği şu zaman diliminde bile insanlık hâlâ barışa aç, barışa susamış vaziyette.”

 

(Virata) Ölümsüz Kardeşin Gözleri

“Seneca dört ana erdem tanımlar:

1. Ölçülülük

2. Cesaret (acılara katlanma gücü)

3. Basiret (ve akla uygunluk)

4. Adalet

Bütün erdemler birbirine eşittir, aynı değerdedir ve biri olmadan insan eksik kalır. Erdem, ölümlülerin sahip olabildiği tek ölümsüzlüktür.” (Çevirenin notu) (sh. 27)

“Henüz yüce Buddha dünyaya gelmeden ve müritlerini bilginin ışığıyla aydınlatmadan çok önce Birwagha ülkesinde Kral Rajputa’nın yanında Virata adında bir soylu yaşardı, Şimşek Kılıç derlerdi ona, çünkü o bir savaşçıydı ve herkesten daha cesurdu; attığı ok, fırlattığı mızrak hedefini asla şaşırmayan, kılıç tutan kolu şimşek gibi inen bir avcıydı. Alnı açık, yüzü aydınlıktı, gözlerini hiçbir soru karşısında kaçırmazdı: Ellerini asla öfkeyle yumruk yapmaz, sesi asla öfkeli çıkmazdı. Kendisi büyük bir sadakatle krala, köleleri de ona saygıyla hizmet ederlerdi. Çünkü nehrin beş kolunda ondan daha adil bir insan yoktu: İnananlar, evinin önünden geçerken saygıyla eğilirlerdi, çocuklar onu gördüklerinde gözlerinin içine bakıp gülümserlerdi…” (sh. 28)

(İrfan’ın notu: Yukarıda alıntıladığım paragrafta erdemli birisinin belli başlı özellikleri yer almaktadır:

Cesur olmak, alnı açık, yüzü aydınlık olmak ki kendisinden emin olan kişilerin temel özelliğidir- hiçbir soru karşısında kaçamak cevap vermemek veya kaçınmamak, öfkelenmemek, bağırıp çağırmamak, adaletli olmak… Günümüze uyarladığımızda liderlere ve yalakalarına bakınca ne kadar büyük bir eksikliği yaşadığımız gözler önünde)

Savaşı, krallığa karşı isyanı önleyen Virata bu isyanda ağabeyini de öldürmüştür…

“Virata şöyle dedi:

O zaman izin ver yüce kralım, yerinde kalsın bu kılıç (ona hediye edilen çok değerli bir hediye). Çünkü bir daha asla elime kılıç almayacağım diye büyük yemin ettim. Çünkü ben ağabeyimi öldürdüm bugün, aynı ananın rahminde olduğum, aynı ananın elinde yetiştirdiği, beraber oynadığım ağabeyimi.

Şaşkınlıkla baktı kral. Sonra şöyle dedi:

O halde kılıç olmadan savaşcıların başına geç ki bileyim güvende olduğumu…” (Sh. 33)

“Fakat Virata bir kez daha yerlere kadar eğildi ve şöyle karşılık verdi:

Görünmez olan bana bir işaret gönderdi ve yüreğim ne istediğini anladı. Ben ağabeyimi öldürdüm ve gördüm ki birini öldürmek aslında kardeşini öldürmek demektir. Ben savaşta ordularımızı yönetemem, çünkü kılıç güç demektir, güç de adaletin düşmanıdır. (İrfan’ın notu: Bu son cümle tartışmaya açık bir cümle. Çünkü kılıç güç demekse sistem eğer çok güçlü olursa o güç aynı zamanda adaletin de gölgesini oluşturur kanaatindeyim. Ama dediğim gibi tartışmaya açık.) … Sonsuz dönüşümün içinde kısadır insan hayatı, izin ver, bundan böyle adil biri olarak yaşayayım.”

“Düşmanlarımın karşısında hep yiğit, cesur biri olarak gördüm seni ve krallığımdaki hizmetkarlarım arasında adildin hep. Madem ki savaşta yanımda olmayacaksın, o zaman başka bir yerde hizmet etmeni isterim bana. Suç nedir bildiğin ve suçu ölçüp tartabildiğin için yargıçlarımın başına geçmelisin ve sarayımın merdivenlerinde vermelisin hükmü, vermelisin ki gerçek korunsun bu duvarlar arasında, hak hukuk ve adalet olsun topraklarımda.” (sh. 34)

İrfan’ın notu: Kitapta bir yerde (sh. 29’da kral ile ilgili bir parantezi de burada zikredelim ki ileride neler olabilecek değerlendirme konusu olsun: “Çünkü kral sert bir hükümdardı, adalet konusunda da pek katıydı ve zalimce vergi toplardı).

“O günden sonra Virata sarayın gölgesi altında pembe merdivenlerin tepesinde gün doğumundan gün batımına kadar kral adına adalet dağıtmaya başladı.

(İrfan’ın notu: Türk hukuk sisteminde kullanılan bir klişe var: ‘Türk Milleti adına’. Bu şimdilik burada kalsın. Bu arada ara bir not: Bu hikayeyi okurken neden 15 Temmuz darbe girişimi, Tayyib Erdoğan, Fetö yapılanması ve benzeri şeyler aklımdan geçti bilmiyorum. Konuşmaya değer aslında. Çünkü hikayede krala isyan eden kralın karısının kardeşi yani kayınbiraderi, yani etle tırnak gibi olmuş gibiler).

Fakat karar vermeden önce iyice düşünür, her şeyi hassas bir terazide tartar gibi hesaplardı; bakışlarıyla suçlunun içini görür, sorgularıyla tıpkı bir porsuğun toprağı kazması gibi suçlunun ruhunun derinliklerini didik didik ederdi. Verdiği hükümler sertti, katıydı ancak kararı aynı gün vermezdi, kararı açıklamadan önce hep bir gün beklerdi; ev halkı, onun üst kata çıkıp, kimseyle konuşmadan tek başına, günün ilk ışıkları vuruncaya kadar saatlerce huzursuzca gidip geldiğini, verdiği kararın adil olup olmadığını düşünüp tarttığını duyardı. Hükmünü açıklamadan önce ellerini ve alnını suyla yıkardı ki kararı, tutkusunun ateşinden daha yüksek olsun. Kararını açıkladıktan sonra suçluya dönüp kararı adil bulup bulmadığını sorardı, çok nadiren kararına itiraz eden olurdu…” (sh. 35)

(İrfan’ın notu: Adalet terazisinin ne kadar hassas olduğunu ta o zamanlardan günümüze yansımasının idealize edildiği önemli bir not).

“Adil mi? Adaleti neyle ölçersin sen ey yargıç? Kim seni kırbaçladı ki, kırbaçlanmanın ne olduğunu  bilesin? Nasıl oluyor da toprak altında geçireceğim yılları gün ışığında geçirecekmişim gibi parmaklarınla sayabiliyorsun? Sen hiç zindana atıldın mı? Ömrümün kaç baharını benden aldığını biliyor musun? Hiçbir şey bilmiyorsun sen, adil bir insan değilsin sen, çünkü ancak darbe yiyen bilir onun ne olduğunu, darbeyi vuran değil, sadece acı çeken bilir acının ne olduğunu.”  (sh. 39)

(İrfan’ın notu: Cezaevinde iken konuştuğumuz konulardan birisi de şu idi:  Adalet sisteminin daha iyi işleyebilmesi için savcıların, hakimlerin, yargıçların, avukatların ve adalet mekanizmasında adalete etki eden tüm bürokratik unsurların gerçeğe daha yakın karar alabilmeleri için cezaevi deneyimlerinin az ya da çok olarak yaşamalarını konuşmuştuk. Evet özellikle yargıçların. Aldıkları, alacakları kararların insan hayatı ve çevresine olan etkilerini kısmen de olsa anlayabilmeleri için bunun gerekliliği üzerinde derin analizlerde bulunmuştuk).