17 Kasım 2011 Perşembe

Bir Aşk ki Ömre Bedel: Doğu'nun Limanları


Kitabın Adı: Doğunun Limanları
Yayınevi: YKY
Yazarı: Amin Maalouf
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 16 Kasım 2011 – İstanbul 



Bir daha belirteyim, sadece ölmekten vazgeçmek, uçurumun kenarına gelip tam atlayacakken geriye bir adım atmak ve titreyerek uzatılan sıcak eli tutmak sözkonusu değildi. O kadar basit değildi. Aynı örneği verecek olsam derdim ki, sağlam toprağa basarak değil ama dar bir taş geçit üzerinde bir şişe viski içerek uçurumun kenarında duruyordum. Geriye dönmek için karar vermem yetmiyordu, çünkü benim durumumda, selamete ulaşıyorum diye uçuruma yuvarlanmak da vardı. Önce ayılmam, açık bir görüşe, berrak düşüncelere sahip olmam ve attığım her adımı nereye attığımı bilmem gerekiyordu. (sh. 145)

Amin Maalouf kitaplarına devam... Çok başarılı bulduğum iki kitabından sonra (Afrikalı Leo ve Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri) biraz daha yakın tarihe dayalı bir çarpıcı aşk romanı. Bir Osmanlı hanedanı üyesinin Ermeni bir anneden oğlu olma İsyan'ın "2. Dünya Savaşı yıllarındaki kahramanlıklarından, yahudi bir kıza aşkı ve onunla evlilikten sonraki dramatik hayatı. Elinize aldığınızda yine okumaktan zevk alacağınız bir eser. Üslubu öyle güzel ki, (ben buna kadife üslubu diyorum) elinizden bırakamıyorsunuz, eser sizi alıp savuruyor.


Kitabın Arka Kapağı:
Adana'da ayaklanmalar olmuştu. Kalabalık, Ermeni mahallesini yağmalamıştı. 

Altı yıl sonra çok daha büyük çapta olacakların provası gibi bir şeydi. 

Ama bu bile dehşetti. Yüzlerce ölü. Belki de binlerce. 

Can çekişen Osmanlı İmparatorluğu

ve Beyrut ile Fransa arasında yaşamı sürüklenen İsyan.

'Doğunun Limanları' bu yüzyılın başını, bir insanın trajik tarihinin içinden anlatıyor.

Amin Maalouf son romanı 'Doğunun Limanları' ile yine YKY'de. 

KİTABIN KONUSU
‘Doğunun Limanrı’ isimli roman Osmanlı prensliğine dayanan bir babanın ve yahudi bir kadının oğlu olan Kitabdar adlı hayali kişinin hayat hikayesini anlatmaktadır. Kitabın yazarı olan Amin maalouf bu kitabı 60’lı yılların sonuna doğru tanıştığı bir kişinin hayatından esinlenerek yazıyor. Bu kişi Lübnan’da doğmuş Parise giderek direniş hareketine katılmış tekrar Lübnan’a döndüğünde ise bir kahraman gibi karşılanmıştır. Kitapta da aynı olayların işlendiği görülmektedir.

KİTABIN ÖZETİ
“Doğunun Limanları” bir zamanlar Avrupalıların doğuya giriş yaptıkları, tespih taneleri gibi sıralanan ticaret kentlerine verilen isimdir. “Doğunun Limanları” kelime anlamı olarak “Doğunun Merdivenleri” olup, bazı Akdeniz limanlarına Fransızların taktığı isimdir.
Olay 1976 Haziranında Paris’te bir metroda geçmektedir. Yazar, romana tablodaki bir resimden söz ederek başlamaktadır. Tabloda, deniz ve o maviliğin üstündeki gemi bulumaktadır. Yazar, bu tabloya hayran kalmıştır. Metroda bu tabloyu seyrederken gözleri, son derece ilgi çeken bir adama takılır ve bu bu adamı takip etmeye başlar. Bu takip neticesinde her ikisi Hubert Hugles sokağında karşı karşıya gelirler. Yazar,türlü yollarla bu adama yaklaşmaya başlar. Adamın yabancı olduğunu sezer ve ona yardımcı olmaya çalışır. Bu yardımlaşma sonucunda her ikisi dost olurlar. Adamın amacı, Paris’te direnişçilerin adını taşıyan 39 cadde ve sokağı gezmektir. Bu arada yazar ile yabancı arasında koyu bir muhabbet başlar. Yabancı adam, yazarın sorularına yanıt vermeye çalışır ve ona Pariste dört gün kalacağını söyler. Bunun üzerine yazr ondan Paris’te kalacağı dörrt gün içinde hayat hikayesini anlatmasını ister. Yabancı bunu kabul eder. Yabancının kaldığı otel odasına giderler ve yabancı hayat hikayesini anlatmaya başlar.
Olaylar bir Osmanlı prensesinin aklını yitirmesiyle başlar . Kitabdar adlı Acem doktor tedavi amacıyla onu Adana’daki evine götürür. Onu seviyordur ve bu güzel kızla evlenir. Bir çocukları olur.
Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
Her türlü düzene isyan eden bu prens bir gün Adana’da çıkan ayaklanmalar nedeniyle en iyi arkadaşı olan Nubar adlı bir Ermeni ile Lübnan, Beyrut’a gider. Burada Nubar’ın kızı ile evlenir, bir kızı ve iki oğlu olur. Karısı oğlu Salem’i doğururken ölür. Kitabın asıl kahramanı prensin babasının adını verdiği oğlu Kitabdar’dır. Kitabdar, isyan manasına gelmektedir. Oğlunun bir ihtilalci olmasını isteyen babası ona bu sebeple bu ismi vermiştir.
Kitabdar babasının onun hakkındaki tüm düşüncelere rağmen bir doktor olmak istiyordur. Ablasınında yardımıyla onu ikna ederek Paris’e tıp okumaya gider. Fakültede çok başarılı olan İsyan bir gün barda arkadaşlarıyla beraberken katıldığı bir tartışma aracılığı ile Bertrand takma adlı bir direnişçi ile tanışır ve bir anda kendini 2.Dünya Savaşı’nda bulur. Bu sırada hayatının kadını olacak Clara ile tanışır. Savaştan sonra Beyrut’a dönen Kitabdar bir kahraman olarak karşılanır. Kısa süre sonra Clara da Hayfa’da dayısının yanına yerleşir. Bu tanışmayı takben Kitabdar ve arasında sıcak gelişeler olur ve evlenmeye karar verirler.
Evlendikten sonra Hayfa ve Beyrut arasında gidip gelen çift, Clara hamileyken Hayfa’da kalmayı tercih ederler. 1948’de Kitabdar’ın babasının rahatsızlığı üzerine Beyrut’a dönüşü sırasında patlak veren Arap-Yahudi savaşı nedeniyle birbirlerinden ayrı kalırlar. Bu ayrılık Kitabdar’ın hayatını değiştirir.
Bu savaş nedeniyle Kitabdar karısını ve doğacak çocuğunu uzun süre göremez. Onların sağlığından duyduğu endişe, onu bir takım psikolojik sorunların içine iter. Davranışlarında gözle görülür bir değişme olur. Bundan yararlanan kardeşi Salem onu sadece zengin hastaların bulunduğu bir tımarhaneye kapattırır. İsyan, her gün onu uyuşturacak, deli olmasa bile onu deli gibi gösterecek sakinleştirici bir ilaç almak zorunda bırakılır. Yaklaşık yirmi yıl boyunca bu tımarhaneye kapalı kalan ve uyuşturulan isyan artık kurtulmanın imkansız olacağını düşündüğü sırada kızı Nadya onun izini bulur ve hastane yöneticilerine anlaşılmaması için farklı bir kimlikle onu ziyaret eder. Bu Kitabdar için bir kurtuluş kaynağıdır. Artık kızının varlığından güç almaktadır. Kitabdar Nadya’yı bir kez görmüştür. Ancak çevresinden gelen nasihatlere uyarak, kız bir daha babasına gelmemiştir. Bu Kitabdar için üzücü bir olay olsa da onu hayata geri dönme arzusundan mahrum bırakmamıştır. Kahve içinde verilen uyuşturuyucuyu daha az alarak hergün biraz daha kendine gelir.1976’da Lübnan da çıkan çatışmalar sırasında fırsatını bulup, yaşadığı hastaneden kaçan Kitabdar bir şekilde Paris’e gider ve orada Bertrand’ı bulur. Tüm yaşadıklarını anlatarak ondan Clara’nın adresini ister. Clara’dan 28 yıl sonra hiçbir şey bekleyemeyeceğini bilmesine rağmen yine de ona bir mektup yazar ve başından geçen her şeyi anlatır. Ondan cevap beklemiyordur, yıllar önce buluştukları bir limanda randevu verir.
Buluşma günü gelir. Buluşma günü yazarla Kitabdar’ın ayrılacağı gündür.
Kitabdar yazarla randevu verdiği yeri yeniden bulma çabası ile dolaşırken karşılaşır. Bu karşılaşma sonucunda Doğunun Limanları adlı kitap oluşmaya başlar. Tüm roman dinleyen kişinin notlarından aktarılıyor ve buluşma günü olan 20 Haziran’da bu notlar tamamlanıyor ve kitap da bitiyor.
Yazar 20 Haziran’da buluşma yeri olan köprüyü görebilecek bir cafeye oturarak olanları izlemeye başlar. Clara köprünün ucunda gözükür. Daha sonra eski sevgililer birbirlerine yaklaşır ve uzun uzun sarılırlar. Romanda burada biter.

10 Kasım 2011 Perşembe

Bu Gidiş Nereye: Arap Baharı


Kitabın Adı: Arap Baharı
Yayınevi: Mana Yayınevi
Yazarı: Turan Kışlakçı
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 8 Kasım 2011 – İstanbul 


Halk rejimin düşmesini istiyor, Halk başkanın düşmesini istiyor



İrfan'ın Yorumu: 

Çok önemli bir dönemden geçiyoruz. Birbiri ardına firavunların yıkıldıklarını gözlerimiz görür oldu. Daha bir sene bile dolmadan "ARAP BAHARI" adı altında bir fırtına, diktatörleri teker teker deviriyor. Tunus'la başlayan, Mısır'la devam eden ve yakın geçmişte Libya diktatörü Kaddafi'nin öldürülmesi ile devam eden bir süreç. Bu süreci en iyi şekilde takip etme lüzumunu hissederek ve büyük ümitlerle alıp okuduğum bir kitap. Fakat üzülerek söyleyebilirim ki kitap umduğumdan çok çok uzakta kalmış maalesef. Üslup olarak belli bir üslubu tutturamamış, kitabı okuduğunuzda aceleye gelmiş izlenimi de görüyorsunuz. Birçok şeyden bahsedip hiçbir şey verememek herhalde bu olsa gerek. Hayır ağır bir eleştiride de bulunmak istemem ama faydalanılacak konuları dile getirmiş, üslubu tutturabilmiş olsaydı, gerçekten bir boşluğu doldurabilmiş olurdu. Bu dönemi anlatma çabasını takdirle karşılamakla beraber, kitabı okuyan bir okuyucu olarak zorlandığımı ifade edebilirim. 

İlk önce sanki daha önce yazılmış gazete ya da dergi makalelerini okur gibisiniz. Kendinizi ona alıştırmışken birden bu üslup şekli gidiyor, farklı bir üslup şekli geliyor. Cümlelerdede bu üslup ve anlatım zaafiyetini maalesef görebiliyorsunuz. 

İyi niyetle yazılmış, acele ve başarısız bir çalışma diyebilirim. 

Bununla beraber HAKSÖZ-HABER internet sitesinden kitapla ilgili değerlendirmeyi buraya almayı uygun buluyorum.



Turan Kışlakçı'dan "Arap Baharı" Kitabı

Turan Kışlakçı Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Ürdün, Fas, Cezayir, Bahreyn ve Suriye’de yaşanan halk ayaklanmalarını kitaplaştırdı.
HAKSÖZ-HABER
“Arap Baharı” adıyla Mana Yayınları’ndan çıkan kitapta gazeteci-yazar Turan Kışlakçı, son bir yüzyılda Arap dünyasında yaşanan gelişmeleri ayrıntılarıyla ele alıyor. Yüzyıl öncesinden bugüne, Arap coğrafyasının, Ortadoğu sınırlarının nasıl oluştuğu, Soğuk Savaş sonrası süreçte neler yaşandığını irdeleyen Kışlakçı bu arka plan üzerinden mevcut süreçte yaşananları değerlendiriyor.
“Arap Baharı” denilen Ortadoğu halk ayaklanmalarının nedenlerini başlıklar halinde irdeleyen Kışlakçı, “Devrimler bir anda mı ortaya çıktı?” sorusuna cevap arıyor. Kışlakçı halkları isyana sürükleyen etkenleri ise siyasi, toplumsal, ekonomik ve dış etkenler olarak sıralıyor. İslami hareketleri ve protesto gruplarının yapısını ve gücünü de irdeleyen Kışlakçı, Türkiye’de son 10 yılda yaşanan sessiz devrimin ve Başbakan Tayip Erdoğan’ın Davos çıkışının da Arap halklarını harekete geçirmede etkili olduğunu kaydediyor.
Arap diktatörleri zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken halkların sefalet içinde yaşadığını vurgulayan Kışlakçı’ya göre Suriye başta olmak üzere diğer Arap ülkelerinde de er ya da geç devrimler yaşanacak.

Arka Kapak:

2010 yılının sonu ile 2011’in başında Tunus ve Mısır’da başlayan ve çok kısa bir süre içerisinde tüm bölgeyi etkisi altına alan halk hareketleri  kitlesel protesto gösterilerine dönüştü. Meydanlarda toplanan halklar, “Eş-Şa’b Yurid İskate’n Nizâm / Halk rejimin düşmesini istiyor” ve “Eş-Şa’b Yurid İskate’r Reis / Halk başkanın düşmesini istiyor” gibi sloganların etrafında birleşmeye başladı.

Bu iki slogan, Arap dünyasında yeni bir siyaset dilinin doğduğunun açık bir kanıtı oldu. Bu yeni dil aynı zamanda eylemci kitlelerin hareket noktasını oluşturan devrimdeki ısrarı, yani ne tür fedakârlıklar gerektirirse gerektirsin ve ne kadar zaman alırsa alsın gerçekleşinceye kadar geri adım atmamayı vurgulamaktaydı. Devrimin öncülüğünü yapan gençler kendilerini yakma pahasına taleplerini dile getirmekten kaçınmadı. Bu eylem tarzı, Müslüman Arap toplumunda ilk kez görülüyordu.

Arap dünyasında gürül gürül yükselen sesler özelde Arap dünyasının genelde dünyanın büyük bir değişimin eşiğinde olduğunun göstergesiydi. Arap dünyası (Batılıların kavramıyla Ortadoğu) dünyanın kalbi mesabesindedir; burada meydana gelebilecek herhangi bir değişim ya da olay tüm dünyayı etkisi altına almaya müsaittir…

3 Kasım 2011 Perşembe

Ağla Gözlerim Ağla: Cennetin Rengi

İran sinemasından müthiş bir yönetmen ve duygu sağanağı altında, gözyaşlarınıza hakim olamayacağınız mükemmellikte, doğal güzellikleri de bize sunan, harika bir film. Zaten film ödüllerden kendine gelememiş vaziyette. İran sineması, insan duygularını, iç dünyasını Holywood tarzı makineleşmiş filmlerin alternatifi olarak karşımızda duruyor. 
Size film ile ilgili bilgileri verdikden sonra, izlemeye davet ediyor. Mendillerinizi de yanınızda bulundurmanızı istirham ediyorum. Oyunculuklar müthiş gerçekten...


Filmin Özeti

Küçük Muhammed (Mohsen Ramezani),Tahran 'daki bir körler okulunda yatılı olarak eğitim görmektedir.Kör olarak doğmuştur ve çevresindeki dünyayı dokunarak ve işiterek anlamaya çalışmaktadır.Okulu yazın tatile girdiğinde babası onu almak ve köyüne götürmek üzere okula gelir.Muhammed'in annesi ölmüştür ve babası yeni bir evlilik planlamaktadır.Özürlü bir çocuğun evlilik planlarını bozacağından endişelenen baba sürekli olarak ondan kurtulmak için çareler arar.Köyde ise Muhammed'i yazı birlikte geçirecekleri sevecen iki kız kardeş ve yaşlı ninesi beklemektedir.
 Film ile ilgili internetten birisinin yorumunu da paylaşmayı uygun görüyorum....

prestige-relaxprestige-relax
15.09.2011 tarihinde saat 05:45 sularında demiş ki;
+0-0
`` Tek Sermayesi Gönül Gözü ´´Körler okulunda yatılı okuyan küçük bir çocuk,daha körpe çağında hayatın zorluklarını yaşamaya başlamıştır.Bu eksikliğine rağmen,hayata iyice tutunarak,görmediği herşeyi bilmeye çabalıyor.Okul dönemi artık bitmiştir.Herkes evinin yolunu tutmuştur.Ailesini beklemeye koyulur ama ne gelen vardır ne giden.Beklenen an gelir & babası gelir.Küçük çocuğun ev yolunda ki hayalleri başka,babasının hayalleri başka.Çocuğun bu zor durumdaki tek dayanağı ise Hak,tatlı ninesi & 2 kız kardeşidir.İran sineması dünya sineması içinde sayılan,saygı duyulan bir ülke.Manzum gibi bir sinema anlayışının yetiştirdiği en önemli sanatçılar arasında yer alan Oscar Adayı sanatçı Majıd Majıdı,insanın özüne kılavuzluk eden bu hikayesinde,yüreklere dokunuyor.Kendisine ait olan bu öyküsünde,hayatın bütününü esas alıyor.Orijinal ismi ``Allah'ın Rengi´´ olan filmde,kendi hayatında da görme engelli olan küçük çocuğun,kameralar karşısında,sanki ne yapacağını bilen takdir edilmesi gereken has performansı izleyiciyi yüreğinden vuruyor.Baba rolüyle yapımdaki tecrübeli oyuncu & yaşlı nine her sahnesinde çok iyiydi.Zaman zaman kamera açısını doğaya çevirdiğinde,zarif anlar yakalamakla birlikte ayrıca,toplumun örf & adetlerine de yer veriyor.Görmenin asıl organizasyonunu sadece göz mü sağlar ?..Görüpte kıymetini bilmediğimiz birşeyin,bu durumdan yoksun biri nasıl değerini canı gibi bilir ?..Elleri & kulakları ile hayattaki herşeyi bilme,tanıma & öğrenme yolunda adım adım ilerleyen küçük bir çocuk.Duyduğu en ufak bir seste,dokunduğu herşeyde yaradanını arayan,bedeniyle bu dünyada ufacık yer kaplayan,yüreğinin cihana sığmadığı bu çocuk koca koca büyüklerin görmediği,duyupta korktuğu herşeyde saflığıyla,iyiliğiyle tüm güzelliklerini görüyor.Yakınları onun için yaşıyor,o ise bulmak istediğinin yolunda.Böyle bir iyilğin yanında ise yanında bir kötülük duruyor.Onun yanında yaşıyor,nefes alıyor.Böyle ihsan çocuğun yanında iyilik kötülüğü yensin diyoruz ama insan vicdanı elindeki kıymetler gittiğinde yola koyuluyor.Böyle güzel lütufun değeri bilinmediğinde yıkım kaçınılmazdır.Katıldığı çoğu festivalde ödül alan bu şiir gibi devasa hisli filmi,dünya sinemasına hiç ilginiz olmasa bile mutlaka izlemenizi isterim.Filmden birkaç replik...* Bütün bir yıl boyunca yaşadığı zorluklar & sıkıntılar,bugün yaşadığı üzüntünün yanında bir hiç kalır.* Hiç gelmeyeceksin sandım.* Allah'ı bulana kadar ellerimle her yere dokunacağım & bulduğumda da kalbimin bütün sırları dahil herşeyi anlatacağım.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Ne Olacak Bu Hukuk Sisteminin Hâli? N.Ç. Zulmü


12 yaşındaydı...
Belki küçücük oyuncak bebekleri vardı, belki de hiçbir şeyi yoktu.
Kendi akranları ile evcilik oyunu bile oynamıştı, kimbilir...
Evcilik oynadığı küçük kız arkadaşlarının içerisinde erkek cinsi olmadığı için kız arkadaşlarından erkek seçmişlerdi kim bilir?
Birisi baba olmuştu, birisi abi...

Daha erkek cinsinin ne olduğunu, nasıl özelliklere sahip olduğunu kestiremiyordu. Ailesinden babasını görmüştü (belki başını okşayan), abisini görmüştü (belki varsa, onu koruyup kollayan), amcasını, dayısını görmüştü (belki)... Ama bu gördükleri hep iyi insanlardı, amcaydı çünkü, dayıydı, abiydi, babaydı bu erkekler...

Sonra bir kadın peydah oldu, nerden nasıl olduğunu anlayamadığı. Para karşılığında bir şeyler olmasını istiyordu. Ne olmasını da bilmiyordu ki N.Ç. Ne olmasını ummadığı gibi...
Belki bu paranın ne olduğunu da bilmiyordu. O kadın (ALÇAK) insanlıktan nasibini almamış birisi olduğunu nerden bilsin ki...

Bundan sonra kelimeleri nasıl seçeyim bilmiyorum. Nasıl  vurgulu hale getireyim ki içimdeki öfkeyi hissettireyim... Kırmızı ile mi yazayım, büyük harfle mi belirteyim ne yapayım?
Ama o kadın ne yaptı? O kadınlar? Haberlerde iki kadın diyor çünkü...

33 erkek...
12 yaşında bir çocuk...
para karşılığı...
Sex...

Erkek, çocuk, para, sex yanyana geldiğinde cümle kurulamaz ki bunlardan. Bunlardan cümle kurulamazken içlerinde asker (ERKEK), memur (ERKEK), korucu (ERKEK), muhtar (ERKEK), diğer devlet görevlileri (ERKEKLER)... Bunlar nasıl bir araya gelebilir, nasıl olabilir?
Hayalleri olan, umutları olan, sevinçleri, hüzünleri olan küçücük bir kız çocuğuna ne yaptınız siz öyle? Nasıl kıydınız? Nasıl insanlığınızı kaybettiniz? Nasıl, nasıl?

Demek ki ülkemizde devlet görevlilerinin içinde de böyle vahşiler, insan kılıklı hayvanlar bulunuyormuş...
Ne olduysa küçük kızımız devletin adaletine ulaşmayı başardı. ADALETİNE...
Sonucu bugün gazetelerde okuyabilirsiniz.


Ama ibret olması açısından Ömer Çelik'in isyanını buraya alalım: "Tecavüze uğrayan 13 yaşındaki çocuğun, tecavüzcülerinin aklanmasına 'yargı kararı' denemez. Bu aklama insanlık suçudur. İnsanlıkla bağdaşamaz! Böyle karar verenler, yüce millet adına yetki kullanamazlar. Ahlaktan, erdemden ve insanlıktan boşanmış yargı kararı olamaz. Yargı, bu kararın altında ebediyyen lekeli kalır. 13 yaşında masum bir çocuğu koruyamayan yargı, neyi korumaya muktedir olabilir?"

Allah'ın hükümleri ile hükmetmeyenlerden adalet beklemek, hem de millet adına hüküm vermek. Bu hükmü verenlerden bir tanesinin bile 12 yaşında kız çocukları yok mu? Acaba o kızlarının başına böyle bir şey gelse ne düşünürler? Adalet dağıtan koltuklarda oturan insanların fıtrattan kaynaklanan zerre kadar vicdanları da mı kalmamış? O zaman bu millet adına karar vermesinler. Bu millet böyle bir kararın altına imza atar mı?

Anayasanın, hukuk sisteminin, ceza sisteminin fıtratların kabul edeceği şekle bürünmesinin vakti gelmedi mi? Peki insan fıtratının ne istediğini bilmiyor musunuz? Yaz-boz tahtasına dönmüş bu çürümüş sistemin komple, topyekün değiştirilip Allah'ın razı olacağı, kulların felah bulacağı, diri diri gömülen N.Ç. olaylarının tekrarlanmayacağı bir sistemi istemek çok mu zor?

Bu millet bu tür olayları da hak etmiyor, bu tür hukuk rezaletlerini de. Topyekün milletin de değişmesinin vakti gelmedi mi? 

28 Ekim 2011 Cuma

Zor Zamanların Kitapları: Dağın Ardına Bakmak


Kitabın Adı: Dağın Ardına Bakmak
Yayınevi: Timaş Yayınevi
Yazarı: Bejan Matur
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 27 Ekim 2011 – İstanbul 
Belki de sahiden göründüğü kadar karmaşık değildir. Yeter ki dağ başında ya da kışlada insana sahip çıkalım. Çünkü şiddetin korunu, küllerini bir kenara topladığınızda altından insan çıkıyor. Evet yaralı, evet incinmiş, evet incitmiş, kana bulanmış. Ama insan neticede... Hâbil ve Kâbil'den beri aynı olan hikaye bir yerde dursun istiyorsak kendi İsmail'imizi doğru seçelim. Sahi 'Kimdir bizim İsmail'imiz?' Sahip olduğumuz değerler uğruna adayacağımız nedir? Kendi hayatımız mı? Çocuklarımızın hayatı mı? Bunu binlerce yıl önce İbrahim'in elinden İsmail'i alarak Tanrı gösterdi. Biz neyi bekliyoruz? İnsanımızı kurban olmaktan kurtaracak hangi Tanrısal mucizeyi? Keşke mucizenin insanın kendinde olduğunu anlayabilsek... Keşke kalbin ve vicdanın bahçesinde konuşacak hale gelebilsek. Ve en önemlisi, konuşabilsek. Konuşabilsek, ah neleri çözmezdik? 1000 yılın mirasını görmezden mi geleceğiz? Tarihten bunu mu anlayacağız? (sh. 93)
Bejan Matur kürt bir kadın. Zor zamanlarda zor bir iş gerçekleştirerek devletin 'terörist' dediği, PKK'nın da 'gerilla' olarak isimlendirdiği insanları bulup konuşmak, konuşturmak, anlamak için yollara düşmüş. Bu günler zor zamanlar. Zor zamanlarda zor kitaplar okumak da bir o kadar zor benim için. Türkiye Cumhuriyeti devletinin askerlerinden 24 kişi yakın bir zamanda hayatlarını kaybediyorlar. Aynı şekilde PKK'dan da birçok kişi hayatını kaybediyor. Arkasından da Van'da 7,2'lik büyük bir deprem ve bunun travmasını atlatmaya çalışıyor ülke halkı.
Ama o da ne?
Yurdum insanı hiçbir gocunma olmadan, vicdanının sesini dinleyerek ve bu zor zamanlarda büyük bir gayretkeşlikle tek yürek olarak yardım seferberliğine girişmiş. Kağıt toplayıcılarından, zengin semtlerin 'kokana'ları, roman dediğimiz 'çingene'ler, sanatçı bozuntusu diye çöpe attığımız 'sanatçı'lar, sadece göğsünde sütü olan bir 'kadın'.
Zor zamanlar bugünler, gerçekten zor zamanlar. Fıtrat kendini gösterir gibi. Bizim sanki bu fıtratı ortaya çıkartmak için biraz daha çalışmamız gerek miyor mu?
Zor zamanların zor kitaplarını okumayı deneyelim, bir şey kaybetmeyiz...
Devlet PKK ile masaya oturup her şeyi konuşurken, insanlar artık savaştan bıkmışken, kurşunların sesinin kesilmesi ve Bejan'ın dediği gibi, konuşulabilse, ... Kitabı okuduğunuzda "ben bir şeyleri eksik mi biliyorum" sorusunun cevaplarını kısmen bulabileceksiniz.

Yazarın Zaman Gazetesi'ndeki Yazısı / 25 Şubat 2011

'Dağın Ardına Bakmak' yazı dizisi yayımlanalı tam dört yıl oldu. 2007'nin Şubatı'nda, yazı dizisini yapmaya karar verdiğimde yakınlarım beni durdurmak istediler.
Amaçları beni korumaktı. Üzeri açılmamış "kanlı" bir meselede söz almanın risklerini hesaplıyorlardı. Onlara göre 'gerçeği anlama arayışının' kimseye faydası yoktu. Dostça yapılan bütün uyarıları görmezden gelerek bir inat ve merakla yola koyuldum.
Önce doğduğum topraklara, binlerce evladını kaybeden komşu köylere, kasabalara, şehirlere gittim. Tanıdığım kayıplardan başladım. Yakınım olan insanların acısına kulak kesilmekti niyetim. Yola çıkarken duyacağım hiçbir şeyin şaşırtıcı olmayacağını düşünüyordum. Hepsi kendi hikâyem saydığım, tanıklık ettiğim, kayıplarının yasını tuttuğum yaşantılardı neticede. Zaten bildiğim o hikâyelerde farklı ne olabilirdi ki?
Öyle olmadığını anlatılanların içine girdikçe gördüm. Acının öznesi olan insanların dünyasını, o dünyada kurulan cümlelerin gücünü görmek büyük bir keşif oldu benim için. Belki de o sebeple acıyı yaşayan, sorunun merkezinde yer alanların tanıklığını her şeyden önemli gördüm. Acıyı, yaşayan anlatmalıydı. Onlar konuşmalıydı... Başkası değil.
Aynı amaçla Kürt sorununun uzandığı başka coğrafyalara gittim. Avrupa'nın 4 ayrı ülkesinde ve Irak Kürdistanı'nda dağa giden, hapis yatan, işkence gören insanlar ve onların yakınlarıyla konuştum. Dağın ardında olanı, gidenlerin neden gittiğini, kalanların neden hâlâ orada kaldığını anlamaya çalıştım. Hepimizin hayatını ilgilendiren dağın bilmediğimiz yüzünü, orada yaşayanların kim olduğunu anlatmaktı derdim.
Yazı dizisiyle yetinmeyip, kitap düşüncesine beni yönlendiren ise okurdan aldığım tepki oldu. Hemen her kesimden insan anlatılanlarla duygudaşlık kurmuştu. Hikâyelerin Zaman'da yayımlandığı 2007 Nisanı'ndan bu güne şu soruyla çok karşılaştım: 'Dağın ardına bakmak ne zaman kitap olacak?'
Gittiğim toplantılarda elinde fotokopiyle çoğaltılmış Ferhat hikâyesini imzalamamı isteyenler bile oldu. 'Annenizle yasaklı bir dil konuşuyorsunuz' başlığıyla yayımlanan Ferhat'ın hikâyesinden etkilenip Kürt sorununa bakışını değiştirenler vardı. Naif bir biçimde o annenin dilsizliğiyle dertleniyorlardı. Çamurlu ayakkabılarını ilkokulun kapısında bırakışına ağlıyorlardı. Sonra Rewan'ın bir mağarada kar altında kaybettiği parmaklarını anlatıyorlardı bana. Bazılarının rüyasına giriyordu. Ona nasıl ulaşabileceklerini soruyorlardı.
Yazı dizisi sonrasında yaşananlar kaydedilse belki de müstakil bir kitap olacak 'Dağın Ardına Bakmak' kitabı nihayet yayımlandı. Daha önce hiçbir yerde yayımlanmayan ek portreler ve Kürt sorunu hakkında kaleme alınan yazılarla, Irak Kürdistanı'na yapılan yolculuk ve izlenimleri içeren kitap Timaş Yayınları'ndan bugün çıkacak.
Peki, ben tam dört yıldır direndiğim 'gazete yazılarından kitap yapma' kararına nasıl ikna oldum? Sanıyorum gazete yazısından başka bir şey olduklarına samimiyetle kanaat getirdiğim için. Bu ikna oluşta kitabın bölümlerini oluşturan daha önce hiçbir yerde yayımlanmayan portreler ve yeniden ele alınan yazılar olduğu gibi, asıl etken geçtiğimiz kasım ayında Kandil'e gidişim oldu. Bir bayram günü gittiğim Kandil'de yaşadığım sürpriz ve sonrasında gördüklerim kitap fikrini kaçınılmaz kıldı. Kandil'de, tam 19 yıldır görmediğim çocukluk arkadaşımla karşılaştım. O karşılaşmada yaşadığım duygusal karmaşa ve sonrasında olanlar bana çok şey öğretti.
Umarım 'Dağın Ardına Bakmak' kitabı da, toplum olarak kaybettiklerimize yeniden bakmanın, farklı bir gözle görmenin vesilesi olur. b.matur@zaman.com.tr


Kitabın Arka Kapağı:
“Onlar dağın ardındakiler. Sözlerinden önce çığlıkları ulaşanlar. Kim oldukları, neye inandıkları bilinmiyor. Görünmez bir güç olarak oradan buraya etki ediyorlar. Adları telaffuz edilse de kim oldukları bilinmiyor. Hepsi buralı, hepsi bizden, binlerce silahlı kadın ve erkek. Dağı mesken tutmuş, hakikatin bildiğimizden farklı olduğunu iddia ediyorlar. Kendi yayınları, medyaları, sivil güçleri var.

Neden dağa çıktılar, neden dağda yaşadılar, dönenler neden döndü ve kalanlar neden hâlâ orada? Bu soruların cevabını almak için önce doğduğum topraklara, yüzlerce evladını kaybetmiş komşu köylere, şehirlere, sonra çoğunluğu için daha büyük bir acı, bir sürgün olan Avrupa’ya gittim. Dağa çıkmış, çatışmalara katılmış, yakalanmış ya da teslim olmuş, cezaevinde yıllarını geçirmiş kişilerle konuştum.

Ve dağın ardına duyduğum büyük merakla bir bayram günü Kandil’e gittim.

Bir masal dağı olmayan, istersek ulaşmamız mümkün olan o dağın ardına bakmaya çalıştım. Anlatılanların içine girmeden sorunun anlaşılmasının ve dahi çözülmesinin mümkün olmadığını gördüm. Yaşananlar her ne idiyse, bu geçen yıllar boyunca Kürt, Türk her kim incindiyse ancak birbirimizi anlamakla iyileştirebiliriz yaralarımızı.” 


Kitaptan Alıntılar
Ve köy yakmaların, nasıl bir ruh halinde gerçekleştiğini gösteren şu hikayeyi anlatıyor gözleri dolarak: Dayımın oğlunun elinde Kur'an vardı. Elinde bohçayla kaçmak isterken, askerler bohçayı alıp ateşe attılar. Dayımın oğlu Kur'an'ı aldı. Onlar Kur'an'ı da alıp ateşe attılar. Parayı kurtarmak istedi, parayı alıp ateşe attılar. Kendileri de almıyordu o parayı...
Köy yanarken siz ne yapıyordunuz, diye soruyorum: Kadınlar ağıt yakıyordu, askerler bağırınca susuyorlardı. Erkeklere o sırada işkence yapıyorlardı. (sh. 99)
Özetle, yeryüzünün bu parçasında doğmuş ve üstelik tarih boyunca buradan hiç ayrılmamış bir topluluğun, kendisini yıllarca yok sayan, birlikte yaşadığı diğer topluluğa 'ben varım' isyanıyla başlayan, sonrasında şiddete dönüşen ve bugüne gelen bir sorundan söz ediyoruz. (sh. 188)

27 Ekim 2011 Perşembe

Mememde Süt Var

Dün bir çok televizyon kanalının beraber düzenledikleri Van depremindeki mağdurlar yararına bir yardım kampanyası vardı. Sanatçılar, televizyon yetkilileri, gençler vs. Bu ülkenin sevmediğim, düşüncelerini tasvip etmediğim, televizyon programlarında fesadı yaymaktan başka bir iş yapmayan bu güruh, çok ama çok hayırlı bir işe imza atmıştı. Yiğidi öldürelim ama hakkını yemeyelim.


Ameller niyetlere göredir, insanlar tek yürek olmuş ellerinden geldiğince Van için bir şeyler yapmanın telaşı içerisindeydi. Bu toprakların insanlarının içinde var olan, fıtraten de bunun emarelerini gördüğümüz o güzel şeyler ortaya çıkmıştı. Bugün bardağın dolu tarafından baktığımızda neler gördük neler. Ama beni çok etkileyen bir hanımın söylediği söz bu yazıyı yazmama vesile oldu diyebilirim.


Benim yardım yapabilecek herhangi bir şeyim yok. Yalnızca mememde süt var, onu bir bebeğe verebilirim. Bunun için ne yapılması gerekiyorsa, hazırım.


Düşünebiliyor musunuz; "mememde süt var onu verebilirim. Ancak onu verebilecek gücüm var."
Bu topraklarda doğu bölgesinin insanlarına çok zulmedildi. Devlet, sistem, ergenekon, iktidar sahipleri, adını ne koyarsanız koyun, oranın insanına zulmün en büyüğünü layık gördü. Yok saydı. Dilini yok saydı, dinini yok saydı, kimliğini yok saydı, kültürünü yok saydı. Batıdaki insanların bundan da haberi olmadı maalesef. 


Batıdaki insanların bu olanlardan haberinin olmamasının en büyük sebeblerinin başında medya, basın ve onların tepesinde oturan insan kılıklı, kravatlı, medeniyet elbisesine bürünmüş alçaklar oturuyordu. Batı insanı doğuda ne olduğunu gerçekten bilmiyordu. Ben kendimden biliyorum, 22 yaşına kadar Kürt diye bir ırkın varlığından haberim yoktu. Bir firmada iş başı yaptım, aa bir de ne göreyim, firma sahibi Zaza. Yani bu ülkede Türk var eyvallah ama Kürt de varmış, Zaza da varmış, Gürcü de varmış, Ermeni de varmış, Rum da varmış, varmış ha varmış.


Yok sayma ve yok etme siyasetinin sonucunda hastalıklar da zuhur etti tabi. PKK çıktı, ASALA çıktı, ERGENEKON çıktı, SUSURLUK çıktı, JİTEM çıktı...


Ama bu depreme kadar bu insanların varlığını, sıkıntılarını yeni yeni öğrenmeye başlamıştık ki, yurdum insanı yine yapacağını yaptı, zalimin yanında değil, mazlumun yanında yer almayı tercih etti. Mağdurun yanında memesindeki sütünü vermeyi dahi tercih etti.


Umulur ki bu musibet, hayırlara vesile olur, ortak paydamız olan İslami bilinçlenmenin yolunu ardına kadar açar, merhametin nefretten daha önde giden bir at olduğunu ve bu ata binilmesi gerektiğini anlarız.
İnsanlardan umudumuzu kesmeyelim, bu insanların hamurunda İslam var, fıtratları bunu haykırıyor zaten. Kırmadan, dökmeden hakkı haykırmanın, hakkı hak olarak dile getirmenin yollarını arayalım. Ezilmeden dik duralım. 


Rabbim Tebbet Suresi'nde iki kişinin ismini zikrederek hayatta iken onların cehennemlik olduklarını beyan etti. Ebu Leheb ve karısı. Fakat ondan sonraki insanların potansiyel olarak bu dine girebilecekleri gerçeğini asla unutmayalım. Kim olursa olsun. Bunlar dün çaktığım insan da olabilir, bugün ve yarın da olabilir.


Mazlumun dini sorulmaz kabilinden, Van'daki mazlum halk için eğer kadınsak mememizde süt varsa onu verelim, erkeksek hangi yeteneğimiz varsa onu kullanalım. Çünkü dün erkeğin birisi kağıt toplayarak destek olmaya çalışırken, kadının birisi de memesindeki süt ile destek olmaya çalışıyordu. Unutmayın, öyle bir Rabbe iman ediyoruz ki, kötü bir iş yapan kadının susuzluktan dili çıkmış bir köpeğe kendi içmesi gereken suyu vermesi dahi onun cennete girmesine vesile olabiliyor. Hangi hayrın bizi kurtaracağını bilemeyiz ve Rabbim hangisini kabul edecek onu da. 


O sebebten ötürü Van için Van Minute diyorum. 

26 Ekim 2011 Çarşamba

Van'da Bir Gazeteci Bozuntusu

Lütfetmiş Van'a gitmiş. Sabah gidip akşam dönmüş. Olayları yerinden görüp durum değerlendirmesi yapacakmış. Dün de bir haber kanalındaki yardım organizasyonuna adam yerine koyup çağırmışlar.
Darbe günlerinde darbeciydin, umre günlerinde de namazsız umreci oldun. Umre yapanların halini anlamak için ve durum tesbiti için herhalde.



Şimdi de Van'a gitmiş. Oradaki acılara şahit olmuş. Vah vah demiş, organizasyon eksikliklerinden dem vurmuş. Batının doğuya nasıl yardım seferber ettiğini o kirli diline dolamış.
Onun nasıl bir karaktere sahip olduğunu Ali Bayramoğlu bir güzel tasvir etmişti yakın geçmişte. Dileyen bulur o yazıyı.
Van'a gitmiş, ah vah çekmiş, ah vah çeken insanların dertlerini paylaşmış.
28 Şubat'da, darbenin ezdiği o büyük depremde nerdeydin? Nerde olacaksın, darbecilerle beraberdin. Bugün Van'da depremzedelerin yanındasın öyle mi. Buradan, o depremde yıkılan evleri yapan müteahhitlerin yanında gibi duruyorsun. Çünkü senin karakterin, depremde insanları öldüren binalar ve o binaları yapanlarla aynı. O halde mazoşist misin, sadist misin, sadomazoşist misin nesin?
İş takipçiliği yaptığın günler daha dün, kimse unutmadı merak etme. O halde yine aynı karaktere sahip olmadığını mı sanıyorsun...
İnsanların linç edildiği dönemde manşetlerle onlara hizmet ettin. Şimdi de Van'da binaların altında kalan mazlumların yanında onlarla beraber olduğunu mu göstermek istiyorsun. Sabah gittin, akşam geldin. Kalsaydın ya Cüneyt gibi bir gece, soğuğu görseydin ya, kıçının donduğunu hissetseydin ya. Ama bunun mümkün olmayacağını sen de biliyorsun, bilen de biliyor. Umreye gidip de Kabe'ye bakıp namaz kılmamak nasıl senin karakterini gösteriyorsa, Van'a gidip kıçın donmadan geri gelmek de aynı karakter yansıması zaten. Aman acıyı yaşayanlarla bir görüneyim telaşı değil mi. Bunu anlamayacağımızı mı sandın. Seni görünce insanın midesi kalkıyor, Van'daki mazlumların acısına gölge düşürmeseydin keşke. O haber kanalı da seni yayına çağırarak organizasyonu lekelemeseydi...
Kaosa kalkan eller, manşeti duruyor arşivlerde. Google amcam sağolsun hemen bu utanç manşetini istediğinde karşına getiriyor. Bunları bildiğimiz için, kalkıp Van'a gitmiş olman karakterinin değiştiği anlamına gelmiyor. Bunu biliyoruz.
Darbeler döneminde hedef gösterdiğin insanlar, en tabii haklarını almak için uğraşan mazlumların yanında seni göremedik, şimdi Van'da boy gösterdin diye mazlumların yanında yer aldığın sonucuna mı ulaşmamızı bekliyorsun...
Ali Bayramoğlu ne diyor bak senin için:
"Satırlara sığmazsın...
Ama sıkılmadan hâlâ konuşuyorsun, konuşabiliyorsun...
Kim olduğunu, ne yaptığını dağ taş biliyor.
Neşe Düzel'e konuşan "balıkçı" bak neler diyor:
"1993-1996 arasındaki dönemde bu ülkenin medyası kirliliğe gözlerini kapattı, görmezlikten geldi... Devlet onlara, onlar da devlete gözlerini yumdu... İnanılmaz paralar, hak edilmemiş saygınlıklar oluştu... 17 bin insanın öldürülmesine göz yumuldu..."
Sembolik olarak ve prototip olarak tarif ettiği sensin..."
İnsanların öldürülmesine göz yuman bir zihniyetsin sen. Senin Van'da ne işin var, çıkar çoraplarını, ayakkabılarını, evinin önündeki derede, hangi ferrarimi satsam diye düşünen mistik roller biç kendi kendine.