27 Kasım 2012 Salı

Satınalma


Günümüzün popüler mesleklerinden biri de satınalmacılıktır. Geçmişte sadece üretici firmaların hammadde ihtiyaçları için satınalma departmanları bulunurdu. Ama şu anda ticaret ile iştigal eden şirketlerin de satınalma bölümleri adeta olmazsa olmazlar arasına girdi. Ve artık üretimin de, ticaretin de bu haksız rekabet içinde barınabilmesi için ana prensip “Esas kazanç, malı satın alırken olandır.” şeklindedir. Bu ilke aynı zamanda satınalma bölümünün hayatiyetini ve önemini sürdürmesi için en gerekli unsurdur.


Bu prensibin gereği olarak bir ürünü satana hiç kazandırmadan hatta gerekiyorsa zarar ettirerek almak satın almanın başarısıdır. Zira satan, nasıl olsa alırken kazandığı için veya satmakla anca ayakta duracağı bilindiğinden, satınca kazanması gerekmemektedir. Bu acımasız prensiple yaşayan modern insan, artık ürettiğinden de, ticaretini yaptığından da zevk almaz ve kendinden başkasını düşünmez aymaz bir kapitaliste dönüştü.
Mesleğe başladığım yıllarda eğer bir esnaf zor durumda kaldıysa, birine haciz gelip malına el konduysa, birinin malı gümrükte takılıp kaldıysa “Ağlayanın malı insanı güldürmez.” prensibiyle kimse (Ermeni, Yahudi esnaflar dahi) bu mala talip olmaz hatta dönüp bakmazdı… Fakat modern eğitimde rekabetle yetişmiş bu günün insanı (inançlılar bile) parayı gösterip insanların zor durumundan istifade edip elindeki malı yok pahasına satın almayı bir meslek olarak görür oldu. Artık paranız yetişmediyse, nasıl çekinizi kıran factoring’ler (kan içici tefeci) varsa aynı zamanda “Kendini rezil edeceğine malını rezil et.” diyerek malına yok pahasına değer biçen fırsatçılar da piyasalarda(!) yerini aldı.
Kur’an bu konuda müminlere şu tavsiyede bulunur:
“Siz ey imana ermiş olanlar! Birbirinizin mallarını haksız yollarla -karşılıklı rızaya dayanan ticaret yoluyla da olsa- heba etmeyin ve birbirinizi mahvetmeyin; zira Allah, sizin için bir rahmet kaynağıdır.” (Nisa / 29)
            Buna göre fırsatçılık doğru değildir. Muhatabınızın razı olması da sizi sorumluluktan kurtaramayacaktır. Fakat beni en çok üzen böyle bir fırsatçının, bir arkadaşımın malını yok pahasına almaya çalışırken “Pazarlık sünnettir.” demesiydi. Bazı günler camide de gördüğüm bu fırsatçı, nasıl öğlenin farzı öncesi kıldığına sünnet diyorsa, birinin malına yarı fiyatına sahip olmayı sünnet sanıyordu. Resulullah’ın (sav) böyle bir insafsızlığa alet edilmesinin büyük bir iftira olduğundan habersiz bu liberal muhafazakârın yaptığını anlamak zor değildi. Ama Kur’an’ın ruhundan habersiz, Rasulullah’ın (sav) nasıl pazarlık ettiğine dair sahih bir hadis bile okumamış insanımızın başkalarının kazancını hiçe sayarak yaptığı pazarlığa “sünnet” demesi anlaşılır gibi değil.
Sahi siz, Rasulullah’ın (sav) alışverişte nasıl pazarlık ettiğine dair kaynağı ve yeri belli sahih bir hadis okudunuz mu? “Pazarlık sünnettir.” denilerek Peygamber’in (sav), yapılan haksızlıklara alet edilmesi sizi de derinden yaralamıyor mu?
Öncelikle şunu kesinlikle bilmeliyiz ki, Rasulullah’ın (sav) hiçbir sözü, ameli ve takriri insafsızlık üzere yani karşısındakinin zor durumundan istifade etmek üzere değildir. Resulullah (sav)  düşmanına karşı bile insaflı davranırdı. Kurduğu ilişkilerde karşısındakinin hakkına riayet eder ve onun bereketini dilerdi. Kur’an’ın şahitliğinde Nebi (sav), insanlara kardeşçe yaklaşan, onlara çok düşkün ve başlarına bir şey gelmesin diye titizlenen biri olarak bize, karşınızdakinin kazancını hiçe sayacak şekilde pazarlık edin demedi, demezdi.
Rahmetli saatçi dedem dükkânı kapattıktan sonra dolmuşa doğru ilerlerken her akşam arka sokaktaki satıcıdan ayçekirdeği almayı ihmal etmezdi. Ben de buna bir anlam veremeyip “Dede senin ağzında ki takma dişlerle bu çekirdekleri yemen imkânsızken niye bunu alıyorsun?” diye sorardım. O da gülümseyerek “Evlat biz kazandık o da kazansın.” derdi. Saraç olan diğer dedemin dükkânına vefatından sonra borcunu ödemeye gelip onun ölüm haberini alınca hıçkırıklara boğulan müşterilerine şahit olmuşumdur… O günün insanı bugünküler gibi yüksek(!) okullarda okumamış, hatta din hakkında pek çok kitap da bitirmemişti. Lakin ilişkilerine merhamet ve insaf hâkimdi. Yani pazarlığın sünnete uygun yapılması o günkü dünyada karşılığı olan bir şeydi. Ve onlar kötü amellerini Resulullah’la(sav) gizlemeye çalışmazlardı…
O zaman bu yazı vesilesiyle şimdilerde kaybolmuş bir sünnetten bahsedelim…
         “Gerçek şu ki, (ey insanlar,) size kendi içinizden bir Elçi gelmiştir: sizin (öte dünyada) çekmek zorunda kalabileceğiniz sıkıntıdan ötürü kendini (zihnen) büyük bir yük altında hisseden; size çok düşkün (ve) müminlere karşı şefkat ve merhametle dolu bir elçi...”
Yukarıda ki Tevbe suresi 128. ayetine göre “sünnet” olan karşınızdaki kardeşinize ne durumda olursa olsun düşkün olmaktır. Kardeşinizin başına bir şey gelmesi sizi çok üzmelidir. Kardeşiniz size, hangi konuda başvurursa vursun sizi, ona karşı insaflı ve merhametli bulması, Rasulullah’ın (sav) asla terk etmediği “sünnet”idir. Yani onun kazancını yok sayarak pazarlık etmek değil asıl ona sahip çıkmak “sünnet”tir.
Velhasıl ne zaman ki bir kardeşimizin dünyada da, ahirette de zor durumda kalması bizi üzer ve ona insafla, merhametle sahip çıkarsak, işte o zaman Rasulullah’ın (sav) sünnetine göre kardeşçe pazarlık yapmış olur ve bu şekilde bütün dünyaya örnek olabiliriz…

                                                                                           Şevket HÜNER / 25.11.2012

İrfan'ın Yorumu:
Bir arkadaşın alacağına karşılık haciz işlemi uygulanmış ve evindeki buzdolabı, çamaşır makinesi gibi ev halkının en temel ihtiyacı olan makineler de alınmıştı. Kadın gözyaşları içerisinde kalmıştı. Bunu duyduğumuzda ise derhal haciz işlemini durdurmuş, haciz işleminin durdurulması dolayısı ile oluşan masraf karşılanmış ve ev hanımının göz yaşlarına sebeb olan makineler tekrar evine gönderilmişti. Arkadaşla beraber evi ziyaret ettiğimizde, bir bardak çaylarını içip, "artık sizden alacağımız yoktur, alacağımız da annenizin sütü gibi helaldir" diyerek çıkmış, büyük bir hafiflik hissetmiştik. Rabbim de onların bize dualarını nasib etti. Arkadaşım da ben de işlerimizi yoluna koyduk. Onlar da işlerini yoluna koydular. İlişkimiz de en güzel şekilde sürüyor. 
Bu yazıyı okudumda bu yaşadığımız olay aklıma geldi. Merhameti kaybettiğimizde, bir kadının gözyaşlarının sonuçlarını da göremez olabiliyordu insan. 
Merhamet ey merhamet!
Kendini kaybettirme no'lur!
Aklımızdan da, damarlarımızdan da eksik olma!

23 Kasım 2012 Cuma

Acınız Acımız, Üzüntünüz Üzüntümüzdür

İrfan'ın Yorumu:
Çok değerli bir abimizin tanıdığı olan bir arkadaşı vefat etti. Mustafa Dumlupınar'ı tanımam, aile efradını da. Ama Şevket abinin acısını paylaşmak, üzüntüsünü bizim de gönüllerimizde hissettiğimizin bilinci ile aşağıda bizlere göndermiş olduğu yazıyı burada paylaşma ihtiyacı duydum. 
Mustafa Dumlupınar'ın ailesine de buradan sabır diliyor, kendisine de Rabbim'den rahmet niyaz ediyorum. 

Mustafa’nın Ardından

Minarede “ölü var” diye bir acı salâ...
Er kişi niyetine saf saf namaz... Ne âlâ!
Böyledir de; ölüme kimse inanmaz hâlâ!
Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan...
                                           Necip Fazıl Kısakürek


Merhum Mustafa Dumlupınar kardeşimin tabutunun başında gözlüklü olan oğlu.Ahmet…
Ahmet Dumlupınar Beykoz Anadolu Lisesi 3. sınıf öğrencisi…
Mustafa Dumlupınar’ın 0532266.... no’lu telefonunu arayınca artık Ahmet çıkıyor…
Hani Resulullah “babanızın arkadaşlarını unutmayın ve saygıyı eksik etmeyin” diyor ya
Bu hadisi tersten okuyarak
“Yetiminizi yakın arkadaşlarınıza bırakırsınız” gibi anlıyorum...
Bu resimde aslında her şey anlaşılıyor…
Mustafa Dumlupınar yetimine sahip çıkacak kardeşlerine gülümsüyor…
Ahmet ise…
            Tahtadan yapılmış bir uzun kutu:
Baş tarafı geniş, ayakucu dar…
           Çakanlar bilir ki bu boş tabutu,
           Yarın kendileri dolduracaklar...

Cılız vücuduma tam görünse de,
            İçim bu dar yere sığılmaz diyor.
Geride kalanlar hep dövünse de,
            İnsan birer birer yine giriyor… Necip Fazıl Kısakürek

20 Kasım 2012 Salı

Serdar'ın Endişesi Endişemizdir


Çocuklarımız ve endişelerimiz...

Geçenlerde sevdiğim bir arkadaşımla sohbet ederken endişeli bir hali olduğunu, nedenini sorduğum da geçtiğimiz günler de yaşanan iki olayın canını çok sıktığını ve endişesinin artığından bahis etti.

Ne idi dostumu endişelendiren olaylardan ilki, Antalyalı Üniversiteli bir kız öğrencinin ilk önce tecavüze uğrayıp, sonra hunharca katledilmesi idi. İkincisi Urfa da küçük bir evladımızı taciz edilip sonra katledilmesi olayları idi. Toplumumuza ne oluyor, neden böyle işler oluyor. Aslın da var idi de gizli mi kalıyordu, Basın yayım kuruluşlarının gelişmesi ile artık her şey gözümüzün önünde cereyan etmeye başladı.

Bu toplumsal güvensizliği de beraberinde getiriyor diye bahisle konuşmaya devam etti dostum. Anne ve baba olarak endişelerini anlattı. Birde üstüne Urfa ya, Suriye den düşen bombalarla evi perişan olan babayı konuşunca gözyaşları ister istemez boşaldı. Bu duygularla Kurban bayramına girdik, yani kurbanlar vererek.
Sonra, arkadaşlarımızdan ve ağabeylerimizden eleştiri aldığım bir yazı yazdım.
Memleketimiz de terör yüzünden, gün geçmesin ki ölüm haberleri ile evlere ateş düşmesin. Böyle bir ortam da evlat yetiştireceğiz, Ülkemize ve insanlığa faydalı olması için.

Yine de umudumuz var, çünkü can çıkmadan umut çıkmaz. Umudumuz daha merhametli, paylaşmasını bilen yöneticiler ile onların düzgün çalışmasını sağlayacak yürekli ve cesur bir halka ihtiyacımız bulunuyor.

O neslin gelmesi dileklerimle....

Serdar Karamanlı
17 Kasım 2012

16 Kasım 2012 Cuma

Zlatan

Bir yetenek varsa ve o yetenekden tarihte çok az görülüyorsa dikkat çekmek isterim. Bugün futbol dünyasında Messi fırtınası esiyor. Dün Pele fırtınası vardı. Problem değil hangi fırtına eserse essin.
Ama kardeşim dün bir gol gördüm...

Futbolu severim, belli bir takıma da gönül bağlamışım. Bilen bilir zaten. Fanatik de değilimdir.
Ama kardeşim dün bir gol gördüm.

Futbolun uyuşturucu etkisinin farkındayım
Ama kardeşim dün bir gol gördüm.

Burada kayda almaz isem çatlarım. Bu gol zaten birçok yerde kayıtlarda. You tube bununla çalkalanıyor. Yetenek böyle bir şey olsa gerek. Ve gol de İngiltere'ye atılıyorsa.

Ama kardeşim dün bir gol gördüm.

Siz görmediniz mi hâlâ. Ben de görmeyeniniz vardır diye buraya alayım dedim.

Hani derler ya bu gole şapka çıkartılır diye. Kardeşim bu gole şapka çıkartılır, içinden tavşan çıkartılır yani!

İsviçre - İngiltere Maçı
4 - 2

Son gol Zlatan İbrahimoviç'den, bir spikerin tabiri ile İbrakadabra !


http://www.youtube.com/watch?v=tPJ7gavftyY


15 Kasım 2012 Perşembe

Yılbaşı Tebriği



Miladi yıla, coşup eğlenilecek 31. gece kutlamasını özendirmek amaçlı süslenen çamlar, sahte kahkahalar atan 30 lira yevmiyeli çakma Noel babalar, pırıl pırıl aydınlatılan avm’ler, zenginlik hayallerini azdıran milli(!) piyangolar, eğlence programlarını tanıtan televizyonlar ve gazinoların işgali altına gireceğiz. Her şey geriye sayım yapılıp havai fişekler altında yeni bir yıla girmenin heyecanı adına tüketim arttırılması adlı bir illüzyon… 
         
Hâlbuki bizim hicri yılbaşımız bir hüznün yıldönümüdür. Çok sevdiği Mekke’den inancı ve istikamet dolayısıyla katledilmekten son anda kurtulup kafa avcılarının takibinde sevenlerin yanına doğru zorlu bir yolculuk yapanın Resulullah’ın (sav) anılmasıdır. Bu bütün durgun sulara gittikçe debisi arttıran bir akarsu olmanın farz olduğu bir başlangıçtır.
         Bu hüzne, sıcacık yatağını terk edip zulme karşı canını ortaya koyan O hicret edenin ciğer paresi Hüseyin’in(rah) şahadetiyle ilan edilen “Aşura” ile bütün zalimlere başkaldırının seneyi devriyesi eklenmiştir.
        
  Hicreti başlangıç alan istikametiniz Mübarek olsun…Şevket HÜNER

                                                                                                      

        “Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de. Kim Allah’a ve Peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükâfatı Allah’a düşer. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Nisa /100)

          Ömer (ra)’den rivayetine göre, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur;
"Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah'a ve Resulü’ne ise, onun hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir."  (Buhârî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesâî )

İrfan'ın Yorumu;
Aynen katılıyorum...

14 Kasım 2012 Çarşamba

Nou Camp’ta Alkışlar


          Geçenlerde tv’de naklen İspanyol liginden (La liga) bir futbol karşılaşması izliyordum. Katalonya Özerk bölgesinin takımı FC Barcelona kendi sahası “Nou Camp” ta üstün bir oyun sergiliyordu. Yüz bin kapasiteli bu stat Barcelona taraftarlarınca ağzına kadar doldurulmuştu. Takımın Arjantinli golcüsü Messi bu maçta hattrick yapıp takımını farklı öne geçirmişti. Yani bir maçta tek başına üç gol kaydetmişti. Maçın 87. dakikasında yardımcı hakem oyuncu değişikliğini işaret etti. Ama çıkan oyucunun maçın yıldızı Messi olduğunu görünce şaştım kaldım. Zira Barcelona açık farkla öndeyken ve üç dakika sonra maç bitecekken yapılan bu değişikliğe bir anlam verememiştim.

Messi, değişiklik üzerine sahanın dışına doğru hareketlenince tribünlerde kıyametler kopmaya başladı. Yüz bin kişi Messi’yi ayakta alkışlıyordu. Bu çılgın tezahürata sahadaki ve yedek kulübesindeki takım arkadaşları da iştirak etti. Maçı anlatan spiker bunun bir teknik direktör jesti olduğunu aktardı. Buna göre teknik direktör, üç değişiklik hakkı doldurmamışsa, memnun kaldığı futbolcusunu bütün taraftara alkışlattırmak için daha teri soğumadan oyunun dışına alırmış… Rekabetin en hararetli anının bir zarafet gösterisine dönüştürülmesinden oldukça etkilenmiştim. Zira kıyasıya mücadelenin yaşandığı bir ortamdan daha teri soğumadan takdire şayan bir şekilde ayrılmak herkese sunulmuş bir nimet değildi.

Bunları düşünen aklım Nou Camp stadından uçmuş Halid b. Velid’in(ra) ölüm döşeğinin başucuna konmuştu. Halid b. Velid (ra) 642 yılında Humus’ta hastalanmış. Bu sırada yanındaki silah arkadaşlarından kılıcını istemiş. Kabzasını tutup kılıcını şefkatle okşarken demiş ki; “Nice kılıçlar elimde parçalandı. İşte bu, benim ölümümü görecek son kılıcımdır. Beni en çok üzen, hayatı hep Cihad meydanlarında geçip yatak yüzü görmemiş olan bu Halid’in kocakarılar gibi yatakta ölmesidir. Rasulullah’ın (sav) hiçbir ashabı, rahat yatağında ölmedi. Ya cihat meydanlarında ya da din-i İslam’ı yayarken garipler olarak şehit oldular. Ömrü din-i İslam’ı yaymak için, cihat meydanlarında at koşturan Halid’in sonu böyle kocakarılar gibi yatak üzerinde olmamalıydı. Ölümün beni bulmasını her zaman, harp meydanında, atımın üzerinde, düşmana Allah için kılıç sallarken şehitlik olarak bekledim…”

Zamanından önce, ömrünün baharında, bu dünyaya doyamadan ayrılmak…
Hocam Ahmet Sarıoğlu da bizi yetiştirmek için gecesini gündüzüne katarken kalbi bu tempoya dayanamamış daha 43 yaşında aramızdan ayırılmıştı. Sahabenin izinden gidip din-i İslam’ı yaymak için çabalayan bu âlim kişinin ömrünün baharındaki ölüm sebebi raporun ilgili sütununa “aşırı yorgunluk” diye yazılmıştı. Şöhretin afet olduğunu bilerek gariplerden bir garip gibi yaşadığı bu hayatta daha dilindeki sözcükler bitmeden, doğru yolu göstermek için koştururken daha teri soğumadan bu dünyadan, izzet ve şerefle alındı...

           Çevremde aynı yolu izleyen, din-i İslam’ın zaferi için mücadele ederken daha ömrünün baharında aramızdan alınanları düşününce kendi adıma hüzünlendim. Zira Hayati Üstün, Fahrettin Kültür, Akif Babalı, Numan Arıman, Bahattin Yıldız, Faruk Aktaş, Cevdet Kılıçlar şerefli bir mücadelenin tam içindeyken ve daha terleri soğumadan aramızdan vakur bir şekilde çekilip alındılar.
Halid bin Velid’e nasip olmayan bu makam onlara nasip ve müyesser oldu.


          Sonra aklıma Yusuf’un (as) kardeşlerine ve anne babasına kavuştuğu anda yaptığı dua geldi. Büyük bir ümitle, bu izzete talip olarak, Yusuf suresi 101. ayeti tekrarladım...

رَبِّ قَدْ اتَيْتَنى مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنى مِنْ تَاْويلِ الْاَحَاديثِ فَاطِرَ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ فِى الدُّنْيَا وَالْاخِرَةِ تَوَفَّنى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنى بِالصَّالِحينَ

“Ey Rabbim! Bana nüfuz ve iktidar bahşettin; olayların altında yatan gerçekleri kavrayıp açıklama bilgisi verdin. (Ey) göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada ve ahirette benim yanımda yakınımda olan / beni koruyup destekleyen sensin: canımı, bütün varlığıyla kendini sana adamış bir Müslüman olarak al ve beni sâlih kullarının arasına kat!”

Âmin… Ecmain…

                                                                                   Şevket HÜNER / 12.11.2012

13 Kasım 2012 Salı

En son ne zaman görmüştük Senayı?

VERA

Hiç söylenmemiş sözler söylemeli
El değmemiş duru sözler sevdiğim için
Sevdiğim!
Şehir giysileri kıskanır ve bu yüzden bürünür geceye
Güneş gözlerinden beslenir ve saçlarını kollar görmek için
Sensizken; şehrin boş meydanlarında yürüdüm
Kalın puntolarla iri laflar ettim
Öfkemi saldım iri dişli postallar üzerine


Sevdiğim! VERA!
Hangi çocuğu okşadın
Ellerinde gülden kokular, dilinde aşk nameleri
Söylesene VERA! Hangi çocuğun adını andın
Sahi VERA!
En son ne zaman görmüştük Senayı?
Hatırlasana; deli kız sana emanet etmişti o bombaları


Sevdiğim! Bak umut kan pıhtısı rengine döndü
Sen VERA! Filistin'den geçerken sakın eteklerini toplama
Biraz kan bulaşmış şekilde çık karşıma
Ve sakın UNUTMA!!!
O ilk çocuğumuzdur
Asırlardır dillerde olan Leyla'dır
Meryem'in suskunluğunda can bulan gözleri vardır Züleyha'nın
Daha düşmeden kirli kelimeler diyarına


Bilir misin VERA!
Kaçıncı çocuk, bu kaçıncı kertik yüreğe atılan
Artık eskisi gibi değil; daha da sancılı, artık daha da sancılı
Asırlardan uzat ellerini VERA
Ellerini bulur ellerim bir girozni kuşatmasında
Dağları görüyor musun VERA
Her bir dağa bir çocuğumuzun adını koymuşlar
Muratım! Metinim! Beratım!
Hani omuz omuza vermiştik ya bir namaz kıyamında
Hani beraber açmıştık orucumuzu
Kimi Marmara'da kimi yıldızda
Koş VERA koş! Ülkemin sürgün yerlerine koş
Ağlama deli kız ben ağlarım
Seni böyle görmemeli her okul kapısında türkümüzü söyleyen kızlarımız
Ve Annelerde söyle; sakın ağlamasınlar ve onlara sakın ölüler demesinler


Söylesene VERA!
Çocuklara sıkılan hangi kurşun kahpece değildir?
Öfkemiz taş doğrusun VERA
Taş doğrusun, yüreklerimizi söksün yerinden
Bak her tarafta ellerinde sapanlı Ebabiller
Ebrehe'nin tanklarına kan kusturur
Şimdi kızıl denizi boğan, şimdi Firavunu boğan kızıl denizi
Ağlama duvarının önünde görürüm
Ki Asa değil Musa'nın elindeki çağın sökülmüş kalbidir
Bir şubat gecesi kaybettik esrarımızı VERA
Kendimizi odalarımızda bulduk
Postallı korkularımızla


Söylesene SEVDİĞİM!
Hangi rengini çaldılar gökyüzünden
Bak zulüm Çin seddini aştı
Ahh SEVDİĞİM
İçimizdeki Musalardan ne haber vardır?
İbrahimlerden Yusuflardan
Yoksa Musa'yı kızıl denizde yalnız mı bıraktık?
Kendi ellerimizle mi verdik İbrahim'i Nemrutlara?
Şimdi hangi kuyudan gelmede Yusuf'un sesi
Unutma VERA!
Filistin de her doğan yeni çocuk ilkin annelerinin göğsüne
Sonrada yerdeki taşlara uzanırlar


Neredesin?
Ey İsmail in boğazındaki merhamet
Üzerimizde ki bu acıyı kaldır
Ya ebabilleri gönder ya bizi de oraya aldır
Her taraftan bana yönelir seni arayan sesim
VERA BENİM! VERA BENİM

İrfan'ın Yorumu
Bu güzel şiiri, aynı güzellikte okuyan şehid Numan Arıman'a rabbimden af ve mağfiret diliyorum. Gözlerimi yaşartan bu şiiri gönderen Şevket Abi'mi de, kendimi de Numan kardeşim ile ele ele cennetlerde buluşmak için Rabbimden niyaz ediyorum. 
Tanımadım Numan kardeşimi
Görmedim...
Ama bu şiiri okurkenki ses tınısı aldı götürdü beni
Alsın götürsün sizleri de diye hem şiiri hem de kendi okuyuşunu sizlerle paylaşıyorum...



31 Ekim 2012 Çarşamba

Spekülatif Bir Film: Benim Adım Khan


Filmin Adı: Benim Adım Khan
Orjinal Adı: My Name is Khan
Yönetmen: Karan Johar
Yapım Yılı: 2010 / Hindistan
Oyuncular:  Shahrukh Khan, Kajol, Kenton Duty, Zarina Wahab



"Dünyada iki tür insan vardır; iyi insan ve kötü insan.


İrfan'ın Yorumu:
Filmin müziklerini mi soruyorsunuz; harika derim...
Filmin oyuncularını mı soruyorsunuz; güzel oynamışlar derim
Filmin kadın karakterini mi soruyorsunuz; güzel kızmış derim
Filmin kurgusunu mu soruyorsunuz; iyi bir kurguydu derim
Film nasıl olmuş mu diye soruyorsunuz; işte buna cevabım: Manipulatif derim.

11 Eylül sonrası dünyada bütün müslümanların özelde de Amerika’da terörist muamelesi görmesi, değil müslümanların hintli müslüman olmayan sihlerin, ortadoğulu kıptilerin ya da ortadoğu tandanslı her gruba yönelik bakış açısının bu yönde olumsuz olarak değişmesi sonucunu doğurdu. Film inanılmaz derecede manipulatif gerçekten. Doğrularla yanlışları, müslümanların 11 Eylül öncesi ve sonrasına endekslemek, hatta bunu Milattan Önce ve Milattan Sonra’dan sonraki en derin değişim olarak algılattırmak enteresan gerçekten. Bu tür bir algıdan hoşnutluk meselesi değil benim sorduğum...

11 Eylül olayı evet Amerika’da insanlar üzerinde inanılmaz etkiler bıraktı
11 Eylül olayı evet Amerika’da güvenlik algısını olduğu gibi değiştirdi
Ama neden sorusunun cevabı 11 Eylülden önceki İslam topraklarında yaşayan insanların dramatik hayatında gizli, haksızlıklarda gizli, İslam topraklarının talanında, orada yaşayan halkın kininde gizli.
Film ile ilgili en basit söyleyebileceğim, -madem 11 Eylül öncesi ve sonrası algısı olmuş- öncesi ile ilgili de aynı yönetmenin İslam topraklarındaki durumu ile ilgili filmlerini bekliyoruz...
Üstelik filmdeki İslami teknik sorunları söylemedim bile; Müslüman bir erkeğin hristiyan ve yahudi olmayan putperest bir kadınla olan evliliği örneği gibi.
Filmin Amerika’yı yücelten bakış açısından bahsetmedim bile...

Konusu:
Khan adlı bir hintlinin başından geçen olaylar anlatılıyor.

Bilgi alınabilecek internet adresi:

25 Ekim 2012 Perşembe

Bayram Tebriği



“Onların ne etleri ve ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir edesiniz. İyilik edenleri müjdele.” (Hac / 37) 

“Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve imana ermiş olan(lardan hiçbiri)ne karşı kalplerimizde yersiz ve uygunsuz düşünce veya duygulara yer bırakma…” ( Haşr /10)

Birkaç gündür bayram bugün müydü yoksa yarın mıydı tartışmalarında hedef asla halis bir niyetle bugün ya da yarın kurban kesecek insanlar olmamıştır. 

Ben bu vesileyle bilmeden kalplerini kırdığımız tüm kardeşlerimizin de bayramlarını tebrik ediyorum, kesilen kurbanların yukardaki ayet-i kerime gereği kanlarının ve etlerinin ulaşmayacağı Rabbimize niyetlerinin, takvalarının ulaşmasını niyaz ediyorum.

Bu bayramın; gerçek fitne unsurlarının açığa çıktığı ve İslam ümmetinin birliğine vesile olmasını Rabbimden istiyorum.

Ümitsizliklerin umuda...
Kederlerin sevince...
Kırılan kalplerin kaynaşmaya...
Somurtan yüzlerin tebessüme...
Ümmetin birliğine...
Adaletsizlik ve eşitsizliğin hakim olduğu bu dünyada, adalete ve eşitliğe...
Ve hayra, ve hayra, ve hayra yardımlaşmaya koşmaya vesile olmasını Rabbimden diliyorum.

Bayramınız ve bayramımız mübarek olsun...

İRFAN KAVAK / 25/26 EKİM 2012

23 Ekim 2012 Salı

Laikleri Kıçları ile Güldürelim: Kurban Bayramı Sendromuna Devam

Bilindiği gibi müşrik Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan insanlar, Kurban bayramını 25 Ekim 2012 tarihinde idrak edecekler. Ben de halkı müslüman olan diğer ülkelerde kutlanacak olan Kurban bayramının 26 Ekim 2012 tarihinde olduğunu söylemiş, biraz agresif bir dil, biraz da kendime has espri katmıştım.
Bu yazı sonrasında kimi arkadaşlarım kanaatlerime katılmış, kimi arkadaşlarım sert eleştirilerde bulunmuş, kimi akrabalarım belgelerle beni susturmaya çalışmış, kimi çok kıymetli (niyetlerinin sahihliği konusunda zerre kadar şüphe etmediğim) abilerim de ince çakmalarla çakmaya devam etmişlerdir.

O yazıda şu soruyu sormuştum: Sayın diyanet işleri başkanı. Siz bu sene hacca gittiğinizde kurban bayramını ne zaman idrak edeceksiniz?
Yazıya Diyanet İşleri'nden bana cevap gelmedi ama, Diyanetin cevabı bir akrabam tarafından ulaştırıldı. İlk önce bu cevabı yayınlayalım, ondan sonra laikleri kıçları ile güldürmeye devam ederiz... Siyahlaştırmış olduğum yerlere dikkatinizi çekerim...



Diyanetin Kurban Bayramı ile ilgili açıklaması:



Din İşleri Yüksek Kurulu, 17/10/2012 tarihinde Din İşleri Yüksek Kurulu Başkan Vekili Dr. Hüseyin KAYAPINAR’ın başkanlığında toplandı.

Başkanlığımızca daha önce ilan edilen Hicri 1433 yılına ait Zilhicce ayı başlangıcına esas olan içtima ve ru’yet ile ilgili tespitler görüşüldü.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın takviminde hicri ayların başlangıcı, 27-30/11/1978 tarihinde İstanbul’da yapılan Rüyet-i Hilal Konferansı’nda alınan kararlar doğrultusunda tespit edilmektedir.

Bu kararlardan bazıları şunlardır:

1. İster çıplak gözle, isterse modern ilmin rasat metotlarıyla olsun, asıl olan hilalin ru’yeti’dir.

2. Astronomların hesapla tespit ettikleri Kameri Aybaşlarına dinen itibar edilebilmesi için, onların bu tespitlerinin, hilalin güneş battıktan sonra ve görüşe mani engellerin bulunmaması halinde gözle görülebilecek şekilde ufukta fiilen mevcut olması esasına dayandırılması gerekir ki, bu ru’yete “hükmi ru’yet” denir.

3. Hilalin görülebilmesi için iki temel şartın gerçekleşmesi zorunludur:

a) İçtima ( kavuşum)’ dan sonra Ay ile Güneş’in açısal uzaklığı 8 dereceden az olmamalıdır. Bilindiği üzere ru’yet, 7 ile 8 dereceler arasında başlamaktadır. 8 derecenin esas alınmasında, ihtiyat bakımından görüş birliğine varılmıştır.

b) Güneş’in batışı anında Ay’ın ufuktan yüksekliğinin açısal değeri 5 dereceden az olmamalıdır. Sadece bu esasa göre normal durumlarda hilalin çıplak gözle görülebilmesi mümkündür.

4. Hilalin ru’yet edilebilmesi için belli bir yer şart değildir. Yeryüzünün herhangi bir bölgesinde hilalin ru’yet’i mümkün olursa, buna istinaden ayın başladığına hükmetmek doğru olur.”

Yukarıdaki kararlar doğrultusunda yeryüzünün herhangi bir yerinde hilalin görülmesine bağlı olarak, ihtilafı-ı metalie itibar edilmeksizin, hicri aybaşlarının tespit edileceği ilkesi benimsenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı da hicri aybaşlarını bu ilkeler doğrultusunda belirlemektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığının Kandilli Rasathanesi ile birlikte yaptığı hesaplamalara göre 1433 yılı Zilhicce ayının hilali 16 Ekim 2012 tarihinde evrensel zaman (U.T.) ile 01.20’de aşağıdaki yerlerde görülmüştür:

1. 69 derece 20 dakika 44.952 saniye Güney enlemi, 86 derece 17 dakika 56.58 saniye Batı boylamına sahip Büyük Okyanus, Antartika’nın Kuzeyi, Güney Amerika kıtasının Güneyinde; Güneş, 15 Ekim 2012 tarihinde bölgenin yerel saati ile 21:20’de, Ay ise 22:44’de batmıştır.

2. 36 derece 51 dakika, 56. 38 saniye Güney enlemi, 105 derece 51 dakika, 48.528 saniye Batı boylamına sahip Büyük Okyanus, Güney Amerika Kıtası açıklarında; Güneş, 15 Ekim 2012 tarihinde bölgenin yerel saati ile 18:20’de, Ay ise 18:58’de batmıştır.

3. 4 derece 23 dakika 7.836 saniye Güney enlemi, 112 derece 11 dakika 12. 372 saniye Batı boylamına sahip Büyük Okyanus, Ekvator-Peru açıklarında; Güneş, 15 Ekim 2012 tarihinde bölgenin yerel saati ile 18:20’de, Ay ise 18:45’de batmıştır.

Yukarıdaki yerlerde hilal ilk defa görülmeye başladığında Türkiye’de ve Mekke-i Mükerreme’de henüz imsak vakti olmamıştır. Buna göre hilalin görüldüğü saatte Türkiye’de de gece devam etmektedir. Dolayısı ile hilalin görüldüğü gece fıkhen Zilhicce ayının başlaması noktasında Türkiye’yi de içine almaktadır. Yukarıda zikredilen bu bilgiler çerçevesinde, Zilhicce ayının ilk günü 16 Ekim 2012 Salı; Kurban bayramının ilk günü ise 25 Ekim 2012 Perşembe günüdür.

Her Müslüman, Ramazan ayının başlangıcı ve dinî bayramların hangi günlerde olacağı konusunda, bulunduğu yerdeki uygulamaya tabi olur. Dolayısı ile hem Türkiye’deki, hem de Suudi Arabistan’daki vatandaşlarımızın, hac ve kurban ibadetleri konusunda her hangi bir tereddüde düşmelerine mahal yoktur.

------------------------------------------

Diyanet'i açıklaması burada bitiyor, şimdi de eleştiri örneklerinden birini de alayım, ki laikler iyice kıçları ile gülerek çıldırsınlar !

Ayrıca dayıcığım yazında sanki biliyormuşsun veya okumuşşun gibi bazı ilmi gerekçeleri kendi kafana göre yorumluyorsun. Bu çok yanlış çünkü sen ne islami ilimler okudun ne de bu konulara vakıfsın. Bir de laikliğe olur olmaz yerde atıf yapıyorsun hergün kıldığımız 5 vakit namaz da diyanetin takvimine göre kılıyoruz o zaman onlar da kabul olmuyor. Bu mantık kusura bakma ama içi boş bir radikalliğin semboludur. Bu mantık yüzünden küçük bir kesim cuma namazını camileri din adına terketti ama sonunda kendileri beynamaz oldu çıktı camilere zarar veremediler. Sapla samanı karıştırıyorsun sanki sen tek tevhidi müslümanmışsın gibi davranıyor bunu da herkese göstermek istiyorsun. Yanlış yapıyorsun bilmediğin sularda yüzüyorsun vesselam. Ha imkanım olsa bir gün sonra kurbanımı keserim ancak bir de işin fitneye giden bir yolu var aslolan bayramların tek vücüt seklinde ifa edilmesi. Öptüm

---------------------------------------------------

İrfan'ın Yorumu:

1. Diyanet işlerinin gönderdiği yazıda Büyük okyanus, Güney Amerika kıtası açıkları, Ekvator, Peru ... Sanırım buralar Türkiye topraklarına sınır bölgeler !

2. Diyanet bu kadar açıklamayı en son hükmüne delil olsun diye söylemiş olsa gerek. Her müslüman kendi ülkesindeki kurallara göre hareket edecektir. Bu  kadar.

3. Daha önceki sorumun cevabını aldığıma göre şimdi yeni bir soru silsilesi ile laikleri kıçları ile güldürmeye devam edeyim o zaman:

- Dünyada müşrik laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti devleti'nin bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın teknik donanımlarına sahip başka bir ülke yok mudur?

- Hayır, birçok ülke artık çocukların dahi anlayabileceği şekilde gökyüzündeki yıldızların, gezegenlerin hareketlerini çözebiliyor ise, bu bilgiçlik neden?

- Kameri ayların tesbiti konusunda Türkiye Cumhuriyeti devleti ile aynı kanaate sahip bir başka ülke var mıdır?

- 2012 tarihinde idrak edeceğimiz Kurban Bayramı'nı Türkiye devleti dışında 25 Ekim 2012'de idrak edecek başka bir devlet, ülke, millet, var mıdır?

- Eğer yoksa, bütün İslam aleminin ortak olarak kutlamak istediği bir günün dışında bir günü laf kalabalıkları ile anlatıp insanların aklını karıştırmaya çalışan diyanet fitne çıkarmıyor da biz mi fitne çıkartıyoruz?

- İlmi konuları geçiyorum, fıkhi konuları geçiyorum, akli olarak şu soruyu sorma hakkım yok mu? Neden? Neden Türkiye'de yaşayan insanlar bir gün önce bunu yaşıyor. Başka hiçbir ülke neden yok? Neden?

- Ve neden televizyonlarda, gazetelerde bu konu ile ilgili aklı başında insanlar bir şeyler söylemezler. Hakkını yemeyelim Ali Bulaç söyledi: Diyanet ne derse odur kabilinden !

Bu Bir Kurban Yazısıdır

Gerçek Üstünlük


Bir süre Kanada’da ikamet etmiş arkadaşımın anlattıkları ilgimi çekmişti. Üniversite mezunu cv'si bayağı kabarık bu arkadaşım Kanada’da her hangi bir müracaatında normal insanlarla beraber sıraya girmeyi ve kendisine diğer insanlar gibi davranılmasını garipsemiş. Zira ilkokuldan itibaren bütün mücadelesi birilerinin önüne geçmekmiş. Ama burada edindiği bütün üstünlükler(!) Kanada’da sıraya girerken önündeki adamı geçmesini sağlayamamış. Aslında inancına uygun olan bu durum yetiştiriliş biçimi nedeniyle içinde gelgitlere sebep olunca gerçek üstünlüğün takvada olduğunu tam olarak idrak edemediğini farkına varmış.

“Ey insanlar! Bakın, Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz. Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı takva (derin bir sorumluluk bilinci) sahibi olanınızdır...” (Hucurât / 13)

Medine’de inen bu ayet, insanlar arasında birbirlerine üstünlük sağlayan bütün farklılıkları bir kaynaşma ve kardeşlik nedeni saymıştır. Resul’ün (sav), amellerin kişinin niyetine göre karşılık bulacağını ilan etmesi de insanların rekabet ederek yalnızlaşmasının önüne geçmiş ve paylaşarak kardeş olmalarını sağlamıştır.

Zilhicce’nin 10 gününe yaklaştığımız şu günlerde zihnimiz tekbirler eşliğinde yeni bir sosyal adalete şahitlik edebilir. Ama kaçan kurbanlıklar, kurbanların fiyatlarının aşırılığı, kurban kesim yerlerinin hijyenik ve steril ortamlar olmasının gerekliliği, deri kavgaları, bankalardaki kurban hesapları, bayramın altı güne çıkarılmış olmasıyla oluşan tatil arayışları bir kez daha ruhundan arındırılmış bir bayram havası estirmekte.

İbrahim’in kararlılığı, İsmail’in teslimiyeti unutulunca 4300 yıldır devam eden bu kadim salih amel koparılan yaygaralar sonucu kalplere şifa sunmadan, kardeşliği arttırmadan, bütün sahte gündemleri yıkmadan geçip gidecek olması ne yazık…

Rasulullah’ın (sav) doğduğu Mekke’de herkes İbrahim’i ve İsmail’i biliyordu. Hatta Kurban da kesiyordu. Ama ibadetten geleneğe indirgenerek yolunu şaşırmış, tamamen gösterişe dayalı, kibir kaynaklı bu eylemle Allah’a hakaret ediliyordu. Mekke’nin ekâbir takımı Kâbe’nin dibinde büyük ve gösterişli bir şekilde kırmızı develeri kesiyor, en güzel yerlerini aralarında yiyor ve geri kalan etleri kutsal taşlara(!) serip kanlarını putlara sürüyorlardı. Arta kalan kemikli etleri tellallarla ilan ederek fakir fukaraya yediriyorlardı. Şairler ise bu yapılan yardımları(!) ballandıra ballandıra anlatıp duruyorlardı. Ama o günkü Mekke’de yapılan bu din kaynaklı(!) kurban kesme merasimleri hiçbir açlığı bitirmiyor, insan kanının akmasına, kız çocukların kurban edilmesine engel olamıyordu…

“Onların ne etleri ve ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir edesiniz. İyilik edenleri müjdele.” (Hac / 37)

Bu ayet kurban edilecek hayvandan çok insanın kurban etme niyetinin önemine işaret eder. Zira koyun, keçi, inek ve devenin kurban edilecek hayvandan farkı, onu kurbanlık olarak ayıran ve bu şekilde kesen insanın niyetidir. Yani dinimiz kurbanlık hayvanı değil kurban eden insanın takva niyetini kutsal saymıştır. Niyetini sadece Allah bildiği için de insan, kurban etmekteki maksadının hesap gününde önüne çıkarılacak olmasıyla uyarılmıştır. Niyetin en güzel tarifi “Adet ile ibadeti ayırandır.” şeklindedir. Ne yazık ki geleneksel olarak yapılan eylemlerde hesap günü belirleyici konumda olmadığından gün geçtikçe asıl mecrasından sapması kaçınılmazdır.

Biz ancak Allah’ın bize tahsis ettiği hayvanları kurban edebiliriz. Onlar da cüsselerine rağmen bu eylemde teslim olup kurban edilmeye uygun yaratılmışlardır. Yani insan, başka insanların değil bu konuda sadece kendisine verilen kurbanlıkların kanını dökebilir. İşte Resulullah’ın (sav) Mekke’sinin cahiliye döneminden farkı, orada sadece kurbanlıkların kanının akıtılır ve insanların canları, kanları, malları, ırzları birbirlerinden selamette kalırdı.

“(Ey Muhammed!) Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, ‘Andolsun seni mutlaka öldüreceğim.’ demişti. Öteki, ‘Allah, ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder. Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.’ demişti.” (Maide / 27, 28)

Kur’an‘da anlatılan ilk cinayetin nedeni Kurban’ın kabul olup olmamasıdır. Âdem’in (as) oğlu Kabil, Kurban’ın kabul olmamasının suçunu kardeşinin varlığına bağlamış ve onu ölümle tehdit etmiştir. Ve takva niyetiyle kurbanı kabul edilen Habil (as) ise kardeşi tarafından katledilmesine rağmen kardeşine el kaldırmamış onun kanını dökmemiştir. İşte Kur’an’a göre makbul olan ilk kurban ameli Habil’in yaptığıdır. O, sadece belirlenen hayvanı kesmiştir. Kardeşinin kanını dökmemiştir. Ayette Habil ile ilgili olarak kardeşine el kardırmamasından bahsedilir. Hepsi budur. Dolayısıyla onun Kurban’ın makbul kılan bu yaklaşımı olmalıdır. Zaten Kurbanların kanı veya eti Allah’a ulaşmaz. Sadece Takva ulaşır.

Şu anda Irak’ta ve Suriye’de emperyalist güçlerce kışkırtılan Şii Sünni kavgası nedeniyle Müslümanlar birbirlerini kanını dökmekteler. Ülkemizde de İslamcı cemaatler(!) çeşitli mezhepsel, fikirsel ve etnik ayrışmalar konusunda birbirlerini ötekileştirmekteler. Böyle giderse (Allah korusun) bu zihniyetlerden birinin askeri güce kavuşması diğerlerinin katledilmesine yol açacaktır. Ve İslam düşmanlarını da çok sevindirecektir.

Hâlbuki Kurban bayramından bir gün önce olan Arife gününde beş milyon Müslüman’ı tek tip kıyafetle bir ümmet olduklarını Arafat’ta hatırlatan Allah’tır. Üzerlerine giydikleri ihramın bir şartı da kardeşine yan gözle bile bakmayıp en küçük rahatsızlıktan dahi kaçınmaktır. Yine Allah, Müslümanları bu sene de toplayıp kardeş edecek ve hatalarını bağışlayacak. Ama onlar Arafat’taki bu beraberliklerini unutarak, temizlenmiş bir şekilde döndükleri memleketlerinde eski mezhepsel veya etnik kargaşaya geri dönecekler. Ve üstelik bu ayrılıkları destekleyen kinlerinden vazgeçmeden annelerinden doğdukları gibi temizlendiklerini zannederek…

Tekbir ile Kurban kesme günlerinde her farz namazın bitiminde de tekbir getireceğiz. Tekbir getirerek Allah’ın en büyük olduğunu söyleyecek her türlü kibirden ve büyüklenmeden uzaklaşıp eşit ve kardeşçe yaşamaya inandığımızı ifade edeceğiz. Buna göre kimsenin kardeşini ötekileştirmeden tevazu içinde elindekilerini paylaşması gerekir. İşte ancak iyilik böyle bir kardeşliğin ürünü olabilir. Bu bayramda yediğimizden yedirmenin şerefine ereceğiz. Kurban ettiğimiz hayvanı üçe bölmemiz bundan sonra sahip olduklarımızda da akrabamızın veya ihtiyaç sahiplerinin hakkı olduğunu tefekkür etmemizi sağlayacak…

Haydi, o zaman Kurban’ı kesmeden bundan sonra hiçbir Müslüman’ın kanı dökülmemesi için takvanın gereği bütün mezhepsel, etnik ve fikirsel ötekileştirmelerimizden pişman olarak ve içten yalvararak şöyle diyelim: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve imana ermiş olan(lardan hiçbiri)ne karşı kalplerimizde yersiz ve uygunsuz düşünce veya duygulara yer bırakma…” ( Haşr /10)

Böyle yalvarmadan kurban kesersek ne mi olur?

“Biz onların göğüslerinde (Müslümanlara ait) kinden ne varsa çekip almışız. Altlarından ırmaklar akar. Derler ki: ‘Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya ermeyecektik. Andolsun, Rabbimizin elçileri hak ile geldiler.’ Onlara: ‘İşte bu, yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız cennettir.’ diye seslenilecek.” (Araf / 43)

İbadeti âdete, manayı maddeye indirgemiş oluruz.

Dünyadaki fitne ateşini tutuşturanların safında yer alırız.

İçimizdeki kinlerle cennetten mahrum kalırız.

Kurtuluşa eren Salihlerden olmak yerine yanıp kavrulan bedbahtlardan oluruz…



Şevket HÜNER / 20.10.2012

18 Ekim 2012 Perşembe

Kurban Bayramı Karmaşasına Ufak Bir Katkı

2012 KURBAN BAYRAMI SENDROMU YAŞAYANLARA
Olan oldu ve Kurban bayramı da yaklaştı. Yaklaştı yaklaşmasına ama kafalarda da bazı sorular olmadı değil. Bu sorulara kestirmeden cevaplar bulacaksınız.
Benden neden, niçin, ama, fakat, bizim ülke, Türkiyem, diyanetten falan gibi şeylerle sakın kafamı şişirmeyin. Ben bu sene Kurban bayramı karmaşasına kesin çözüm buldum.

1. Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nde 2012 senesine ait kurban bayramı günü: 25 Ekim 2012'dir.

2. Suudi Arabistan krallığında, Mısır'da ve sair diğer halkı müslüman olan ülkelerde kurban bayramı günü 26 Ekim 2012'dir.

3. Ben laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nde belirlenen günde kurban kesmeyeceğim, kurban bayramını da kutlamayacağım.

4. Kurban keseceksem kurbanımı da bir gün sonra yani 26 EKİM 2012 tarihinde keseceğim. Bana kimse arefe günü kurban kestiremez kardeşimmmmm...

5. Çünkü ben eğer hacca gitmiş olsa idim kurbanımı diyanetin de orada uyduğu tarihde kesecektim ama diyanet işleri ikiyüzlülük yaparak Türkiye'de bir gün önce kesmemizi salık veriyor. Neden sorularını sakın bana sormayın, internetten telefonlarına ve mail adreslerine ulaşabilirsiniz.

6. Soruyu şu şekilde sorabilirsiniz: Sayın diyanet işleri başkanı. Siz bu sene hacca gittiğinizde kurban bayramını ne zaman idrak edeceksiniz, kurbanınızı arefe gününde kesseniz olmaz mı?

7. Soru bu kadar. Bırakın cevabı da kendisi versin. Ama yok ben soru sormam, kendi bildiğimi yaparım diyorsanız.. Bana ne kardeşim, senin bileceğin iş, derim geçerim.

8. Biz iki gün öncesinden ya da sonrasında Ramazan bayramlarını da gördük...

9. Kurban bayramı karmaşasına ufak da bir katkım oldu ise ne mutlu bana.

10. Gördüğünüz gibi topu taca atmıyorum, direk oyun sahasında kullanıyorum. Artık gol sayılır mı size bırakıyorum.
Bayramınızı şimdiden tebrik ediyorum.

Uzun Hikaye

Filmin Adı: Uzun Hikaye


Yönetmen: Osman Sınav

Yapım Yılı: 2012 / Türkiye

Oyuncular: Kenan İmirzalıoğlu



"Ben Pehlivan Süleyman’ın torunuyum”


“Daktiloda “l” harfi yok, oh ne ala Lenin yazamaszın, sosyalizm yazamazsın... Ali (filmin kahramanı) de yazamazsın.”





İrfan'ın Yorumu:

Babam ve Oğlum filmini ailece izlediğimde müthiş etkilenmiş, gözyaşlarımıza hakim olamamıştık. Bu film de Mustafa Kutlu’nun harika bir hikayesinden esinlenerek aynı güzellikte filme aktarılmış. Devlet denen yüzü asık ve astığım astık zihniyetinin temsilcilerinin çarpıcı görüntüleri. Bu sisteme karşı en ufak itirazların dahi nasıl bir duvara tosladığına şahit olacaksınız. Bunu moskof gavuru bile yapmaz denilen olaylara şahit olacaksınız. Emeğin eşit bir şekilde paylaşılmasını, temiz bir aşkı, karı kocanın birbirini rencide etmeden birbirlerine olan aşkı... ve daha nicelerini bulacaksınız.

Dün eşimi alıp gittiğimde, bu kadar övgüyü gerçekten hak ediyor muydu demiş olduğum film için el cevap: Evet.

Filmi izlerken gözlerinizden acıma, merhamet ve intikam duyguları eşliğinde akacak gözyaşları olursa, bırakın aksınlar. Tutmayın sakın. Türkiye’de bir uzun hikaye. Ama ne hikaye!



Konusu:

Bulgaristan göçmeni Ali’nin ailesi ile birlikte tren yolculuğuna mahkum olarak yaşadığı uzun mu uzun bir hikaye



Bilgi alınabilecek internet adresi:

http://www.sinemalar.com/film/192696/uzun-hikaye


12 Ekim 2012 Cuma

Kim Ahmak Kim Değil?

Hacı abimizin bir sorusu var. Hocam "biz selefiyiz" diyorlar, selefilik nedir?
Selefilik var selefilikden içeri. Kaç tane selefilik var, hangisini söyleyeyim?
Eline bombayı alıp Afganistan'daki 3000 yıllık heykelleri yıkan: Selefi
Kâbe yerine Arafat dağındaki taşa dönüp namaz kılana engel olan: Selefi
Allah'ın şu dersler veren Mustafa kulu da selefi, öyle imiş, öyle diyor birileri. Hangisi Selefi şimdi bunlar. Ben o 3000 yıllık heykelleri yıkan adamlara: Orada dört tane İslam uygarlığı kuruldu ahmaklar. Bunların hiç mi birinin hatırına gelmedi. Siz hepsinden mi büyük alimsiniz, diye itiraz eden ilk adam benim. Anlatabiliyor muyum?
Suudilere: Ya kabirlerden, mezar taşlarından ne istediniz de sahabenin mezarlarını yerle bir ettiniz diye itiraz eden benim.
Şimdi ben de selefiyim onlar da. Nasıl olacak bu iş? Demek ki selefi vaaaar, selefi vaaaar.
Onun için hiç öyle şey yapmamak lazım. Kimin söylediğine bakmak lazım. Karalamak için mi söylüyor yoksa efendim başka bir niyetle mi söylüyor? Karalamak için söylüyorsa orda dursun, efendim. 
Selef demek; öncekiler demek. Yani sahabeye selef diyorlar. Efendim, eğer selefi selefin yolunda olmaksa biz sahabenin yolundayız, her müslüman selefidir.
Ama selefi olmak taliban olmaksa yok orda kalsın, ben almayayım, ben almayayım, başkaları onun olsun. Allah'a emanet olun!


İrfan'ın yorumu:
Mustafa İslamoğlu hocamız (!) yoruma gerek bırakmayacak şekilde ne demek istediğini gayet iyi anlatmış bulunuyor. Tabi geriye doğru giderek Hz. İbrahim'e sormak lazım. Sen hocamızın bu konuşması karşısında ne diyorsun? Hz. Peygamber'e sormak lazım: Yıllardır içinde barındığın Mekke heykellerini anladık güçsüz iken yıkamadın, Mekke'yi fethettiğinde niye yıktın? Sen ve atan İbrahim heykelleri yıktı diye bu hocamızın tarifine göre ne oluyorsunuz?
Taliban -ki kendilerini asla selefi olarak nitelendirmezler, en kral hanefi biziz derler- o heykelleri yıktınız diye zaten ahmak olmuşsunuz, peki bu zat ne oluyor? 
Hocamız (!) çok açık bir şekilde büyük bir cesaretle o putları, heykelleri yıkma cesaretini gösteren yiğitler için AHMAK diyebiliyor. Çünkü onlar Afganistan'da, ulaşılamazlar. Taş at dokunmaz mesabesinde... Senin için söylenebilecek çok söz var ama Rabbim senin gibilere karşı frene basmamızı salık veriyor. Yahut ben öyle anlıyorum. En iyisi seni yüce Allah'a havale etmek. O Allah ki putları yıkan İbrahim'in Rabbi. O Allah ki Lat'ı, Menat'ı, Hubel'i ve daha nice heykelleri parçalayan Muhammed (s.a)ın rabbi. 

Ayrıca şu link de önemli
http://www.sutunhaber.com/yazar_5554_636_yanlis-biliyorsunuz-sayin-islamoglu-o-oyle-degil.html

8 Ekim 2012 Pazartesi

Kasaba


Yetmişli yıllarda tek televizyon kanalını seyrederek büyüyen biri olarak geç kalkılan Pazar sabahlarının mutat eğlencesi ailece kovboy filmi izlemekti. Niye bize haftanın en dingin saatlerinde bu at hırsızlarına ait muhtelif hikâyeleri gösterip durular diye hiç düşünmeden “seyredilmemiş film yenidir” diyerek yüzlerce film izledik durduk. Bu Pazar da kovboy filmini kös kös izlerken birden aklıma Mustafa Özel ‘in “İslam kasabası” tarifi geldi. Bu bakışla izlemeye başlayınca bugüne kadar hiç fark etmediğim bir şeyi fark ederek irkildim.
2010 yılının Ocak ayında Merhum Hayati Üstün Abiyi anma toplantısını bir iş adamları gurubu düzenlemiş ve konuk olarak Mustafa Özel’i davet etmişlerdi. Mustafa Abi konuşmasının bir kısmında (umarım yanlış hatırlamıyorum) “İslam kasabası camii, hamam, pazaryeri ve kabristan diye dört kısımdan müteşekkildir. Köyden gelen insan maddi kirlerden temizlenmek için hamamda yıkanır, manevi kirlerden arınmanın yerinin cami olduğunu bilir. Sonra köyden getirdiklerini satıp ihtiyaçlarını temin edeceği pazara gider. Pazaryerinin sonunda da kabristan başladığı için alırken veya satarken bu dünyanın sonlu olduğunu ve bir gün bütün yaptıklarından sorulacağını göz ardı etmez” demişti.
Bugün çoğunlukla helikopterden çekilen sahneleriyle resmedilen gökdelenlerden oluşmuş Amerikan megapollerini, İslam kasabası tarifinin karşısına koyup irdelemek artık olanaksız hâle geldi. Yeni güneydoğu komşumuzun kovboy filmleriyle aklımıza nakşettiği “Western Kasabası”’nın ise bugünkü devasa kaotik dev şehirlerin adeta bir prototipi olduğunu fark ettim. Zira Kızılderilileri katlederek ele geçirdikleri arazilerde kurdukları bu kasabalara dikkat kesilirseniz bugünkü yapının hangi unsurlar üzerinde inşa edildiği siz de görebilirsiniz.
Western Kasabası salon, banka, kilise, market, şerifin ofisi ve cenaze levazımatçısından oluşur. Salon bu işin eğlence ayağı olup çarpılarak girilen kapılarıyla kasabanın en kompleks mekânıdır. Buranın ana görüntüsü bardır. Viski servisi yapan revü kızları başköşedeki piyano başındaki piyanistin birbirine benzer nameleri eşliğinde dans ederler. Salonun diğer kısmı kumarhanedir ve burada poker üzerinden büyük paralar el değiştirir. Salonun üçüncü bölümü oteldir. Bu merdivenlerle çıkılan konaklama mekânında bu sefer dekolte kıyafetli revü kızları fuhşa alet edilerek gelenlerin kalan son kuruşuna da burada (cent) el koyulur.
Banka, kasabanın en ucunda ve sessiz sedasız bir mekândadır. Haydutların soygun girişimleri dışında dikkat çekmeyen bu mekân bütün paranın toplandığı tek yerdir. Kasabanın bütün unsurlarında kazanılanlar, hayvan çiftliklerinin kazanımı, yeraltı kaynakları ve maden ocaklarından elde edilen gelirlerin ana durağı bankadır. Genellikle zırhlı posta arabaları ve daha sonraları da trenler, insan taşımacılığı adı altında aslında güvenli para transferini sağlamakla görevli unsurlardır. Bu filmlerde herkesin kimliği ortadayken bankanın sahibi ve para nakliyle kurulan ilişkiler gözlerden gizlenir.
Kilise genellikle yerleşimin ilk unsuru olarak halkın inşa ettiği manevi moral yeridir.  Amacı kasabanın asıl unsuru olup göz ardı edilerek kullanılan halkı bir arada tutup buraları terk etmesini önlenmektir. Genellikle dindar Hıristiyanların arasından çılgın bir misyoner papaz seçilerek gerçekleşen bu yapı Avrupa’da ki klise yapılanmasından uzaktır. Papaz günah olduğunu bildiği hâlde kasabanın hiçbir unsuruna karışmaz. Asıl görevi küçük bir meblağ bağışlayanın günahını çıkartıp rahatlatarak bu sitemin devamını sağlamaktır. Tanrı kiliseye hapsedilmiş bu papaz aracılığıyla düzenin sürmesini destekler. Ve tek istediği Pazar günleri bazı kutsal sözcüklerin kendisine sunulmasını beklemektir.
Market kelimesinin filmdeki karşılığı her şeyin satıldığı dükkândır. Bir katile silah satan bu dükkân aynı şekilde fasulye veya kızına bir kurdele almak isteyenler için de tek satış noktasıdır. Her şey buraya dışarıdan gelir ve başka hiçbir yerden temin edilemez. Bu dükkânda bulunanlar kasaba halkının nasıl talepleri olduğunu açıklayan en önemli unsurdur. Adeta bugün hiç kimseye bir lokma bırakmak istemeyen grosmarketlerin bir minyatürüdür.
Şerifin ofisi, salona en yakın yerdedir. Zira silahşorlara ait bütün cinayet sonlu vakalar bu civarda cereyan eder. Göğsüne genellikle kasabanın en zenginleri tarafından yıldız takılarak makam sahibi edilen bu zevat genellikle silahşor eskisidir. Ofisinin hemen arkasında bir nezarethane bulunur. Genellikle kervan yolda düzülür adlı hukuk sistemi gereği suçlular herkesin göz önünde darağacında idam edilir. Dış kapısında ve masasın arkasında (wanted) arananların resimleri ve başlarına konulan ödüller vardır. Yani Western Kasabası’nda kanunun işlediğinin en önemli göstergesi kanun kaçaklarının yakalanıp idam edilmesidir. Bundan dolayı bu sistemin kahramanlar çıkarması için teröriste ihtiyacı vardır. (Ne yazık ki bugün şerifin bürosundaki wanted resimlerinin tamamı sarıklı ve uzun sakallılardan oluşmaktadır.) Şerifin bütün eli silah tutan kasaba sakinleriyle seferber olup suçluların izini sürmesi sadece bankanın soyulması veya para naklinin yapıldığı tren soygunları içindir. Öteki suçlular genellikle para için kelle avcılığı yapanlarca diri veya ölü olarak teslim edilir.
Cenaze levazımatçısını görevi ise ölümü ve sonrasını ortadan kaldırıp her şeyin bu kasabadan ibaret olduğunun zannedilmesini sağlamaktır. Silahşorlardan ölenin leşinin tabutu daha düello bitmeden hazırdır. Zira ortalıkta elinde metreyle gezen bu siyah elbiseli akbaba herkesin boyunu ve enini daha yaşarken ölçmesi en kanlı şilahşörler tarafından bile normal karşılanır. Zenginlerin cenazeleri içi satenden yumuşak ve cilalanmış mobilya tabutlar içine ölümün soğuk yüzünü gizleyen makyajlar yapılarak en güzel kıyafetleri eşliğinde konulur. Böylece Western Kasabası’nda ölüm, ancak zengin ve soylu olanlar için güzel ve törenseldir. Diğerleri için bir hayvan leşi gibi bir çukura terk edilmektir.
Bu gözle hayata bakınca globalizm, dünyayı adeta bir Western Kasabası’na çevirme girişimi olarak görünüyor. Ama asıl acı olan bunun bir örümceğin yuvası dayanıksızlığında olduğunu gösterip ileriye doğru ümitlerin artmasına sebep olacak İslam Kasabası’nı cılız bir örneğinin bile olamaması. Zira çocukluklarında seyrettikleri western filmlerinin illüzyonik etkisi Muhammed ümmetinin akil(!) adamlarını büyülemiş durumda.
Arkeolojik kazılar yaptıran bütün hegomonik(!) güçler kendi kültürlerinin geçmişe doğru uzantısını tespit edip ne kadar kadim bir uygarlık(!) olduklarının ispatı peşindedirler. Ama Kur’an’ı sadece ölülerine değil yaşayan idraklerine okuyanlar bunların yıkılmış ve helak olmuş eski Western Kasabaları olduğunu görür. Kur’an’da oruç ayeti üç olmasına karşın böyle eski yıkık dökük hegomonik iddialar sonucunda taş üstünde taş bırakılmayan mekânların ziyaret edilmesini söyleyen ayet sayısının on bir olmasının hikmeti sizce nedir?
“Onlar, hiç yeryüzünü dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olan (hakikati inkâr edenler)in sonlarının ne olduğunu görmediler mi?Onlar ki daha kudretliydiler, yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı ve dünyayı daha iyi imar etmişlerdi; onlara (da) hakikatin bütün kanıtlarıyla peygamberler gelmişti; ama (hakikati reddettikleri ve sonuçta yok olup gittiklerinde) Allah onlara haksızlık yapmış değildi, ama onlar kendi kendilerine haksızlık yapmışlardı.” (Rum / 9)

                                                                                           Şevket HÜNER / 07.10.2012