25 Mart 2014 Salı

Kepaze Olmak

Bir haber:

Malezya Havayolları'na ait Boeing 777 yolcu uçağı, 8 Mart'ta Pekin'e gitmek üzere Kuala Lumpur'dan kalktıktan kısa bir süre sonra radarlardan kayboldu...

Tarih: 8 Mart 2014

Teknolojinin bu kadar geliştiği, uyduların havalarda cirit attığı, NASA'nın bilim kurgu filmlerine taş çıkartan havalanmalarından, böbürlenmelerinden sonra...



Tarih: 25 Mart 2014

Malezya Havayolları'na ait Boeing 777 yolcu uçağı, 8 Mart'ta Pekin'e gitmek üzere Kuala Lumpur'dan kalktıktan kısa bir süre sonra radarlardan kayboldu... ve bulundu...


Burada teknolojinin geldiği aşamaları sayıp dökecek değilim. İnanılmaz boyutlardaki teknik kapasitesine rağmen, radarlara rağmen uçak kayboldu ve günler sonra bulundu. Bulunduğu iddia ediliyor (!)

Koca koca ülkeler bir uçağı bulamadılar. Hem de ellerinin altında kendilerini ilah derecesine varırcasına övüne övüne bitiremedikleri imkanları olduğu halde.

Kepaze oldular.
Rezil oldular.
Rüsvay oldular.

Allah büyüklenenleri işte böyle rezil rüsvay eder. NOKTA.

Ne Garip Günlerden Geçiyoruz: Allah İçin Seven Topluluktan Ne Kadar da Uzağız



Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: 

"Şüphesiz Allah'ın kullarından öyle insanlar vardır ki nebi de şehit de olmadıkları halde kıyamet gününde yüce Allah'ın huzurundaki yerleri dolayısıyla nebiler de şehitler de onlara imrenir. Ashab: Ey Allah'ın Rasulü! Onların kim olduklarını bize bildirir misin dediler. O: Onlar Allah adına aralarındaki bir akrabalık, alıp verdikleri bir mal sözkonusu olmamak üzere birbirlerini seven bir topluluktur. Allah'a yemin olsun şüphesiz onların yüzleri bir nurdur ve muhakkak onlar da bir nur üzeredirler. İnsanlar korktuklarında onlar korkmayacaklar, insanlar üzüldüklerinde onlar üzülmeyecekler. Sonra şu: "Haberiniz olsun ki Allah'ın velileri için hiçbir korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir" (Yunus, 62) buyruğunu okudu." [1]



[1] Ebu Davud rivayet etmiştir.


İrfan'ın yorumu:

Siyasetle o kadar içli dışlı olunduğu şu zamanlarda imrenilecek insanlara ihtiyaç var. Birbirlerini Allah için seven topluluklara, birbirlerini Allah için seven insanlara ne kadar da ihtiyaç var.

Tecessüsün, gizli sırların araştırıldığı, her şeyin ortaya döküldüğü, "komşunuzun kapısı aralıksa sakın bakmayın, kafanızı eğin geçin" denilen bir topluluktan, kişilerin mahrem görüntülerine, konuşmalarına nasıl geldik? 

İlkeler ah ilkeler! Ne de çok ihtiyacımız var İslami ilkelere ya rab! 

5 Mart 2014 Çarşamba

Gerçekten Oscarlık Bir Film: 12 Yıllık Esaret

Filmin Adı: 12 Yıllık Esaret

Solomon Northup’ın 1853 yılında yazdığı ve kendi hikayesini anlattığı romanından uyarlanan filmde Northup, ABD’nin kuzeyinde yaşayan özgür bir insan, tanınmış bir keman virtüözüyken kaçırılarak köle yapılması ve geçirdiği kölelik yılları anlatılmaktadır.
Film, En İyi Film dalında Oscar Ödülü kazanırken, Lupita Nyong'o da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı'nı kazandı.

İrfan'ın Yorumu: Özgür olan bir siyahi adamın katakulleye getirilerek köleliğin normal olduğu yıllarda Amerika'nın güney bölgesine gizlice götürülüp, isminin değiştirilmesi ve kölelik yıllarının tekrar başlaması hadisesi. 

Kahramanın boynuna ilmik geçirilip bir müddet bekletildiği sahne var ki dehşet verici gerçekten. 
Aynı zamanda köleliğin normal görüldüğü yıllarda, köle sahibinin siyahi bir insana insan olarak değil de farklı bakışının yansıtıldığı anlayış çok iyi vurgulanmış...
Çok fazla söze gerek yok, internet üzerinden indirilebilme ve seyredilebilme özelliği var. İzleyin yüreğiniz kaldırırsa...


Film ile ilgili bilgi alabileceğiniz adres:
http://www.sinemalar.com/film/188946/12-years-a-slave

3 Şubat 2014 Pazartesi

Maide 82'yi Yansıtan Bir Film


(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da “Biz hıristiyanlarız” diyenler olduğunu mutlaka görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar.


İrfan'ın Yorumu:

Film Cezayir'de geçer. Bir grup kendini dine adamış hristiyan rahibin İslami bir grup tarafından yaşadıkları trajedi gözler önüne serilir.

Tavsiye edilir... 

28 Ocak 2014 Salı

Vergilendirilmiş Kazanç Üzerine

Vergilendirilmiş Kazanç Kutsal mıdır?
            Her mali yılda vergi bilincini yerleştirmek için bu slogan, büyük puntolar halinde verildiğine şahit oluruz. Kutsal, mukaddes, mübarek sözcükleri dini literatüre ait söylemlerdir. Laik devletin kutsalı yoktur ama kutsalı sonuna kadar kullanır. Ankara Müftülüğü’nün bu konuyla ilgili hazırladığı cuma hutbesinde, verginin hepimiz için ödendiğinden kutsal olduğu, eksik vergi ödemenin haram ve kul hakkına el uzatmak anlamına geldiği uzun uzun anlatılmış. Hâlbuki ben ‘Orantısız vergi toplamamalıdır.’ başlıklı bir Cuma hutbesi bekliyordum. Ankara müftülüğüne göre kayıt dışılık ‘Haram’, vergilendirilmiş kazanç ise ‘Helal’ olarak vaaz edilmiş. Yani tefecilik hazinenin izni ile yapılıp kayıt altına alındığında bu ‘Factoring’ adıyla meşrulaşır. Vergilendirildiğinde ise helalliğine müftüler şahit tutulur.
            Seksenli yıllarda altı defa vergi rekortmeni olan Matild Manukyan adlı Türkiye’nin en büyük genelev zincircinin patroniçesi bir ermeniydi. Madam, kötü yola düşürülmüş Türk kızlarını korkutup yüklü senetler imzalatarak sahibi olduğu 14 ayrı genelevde fuhuş yaptırırdı. Sistem gereği Emniyet Müdürlüğü’nün Ahlak masası bu mağdurelere ‘Vesika’ verirdi. (Böylece İslam toprağında bir insanın sermayeye dönüşmesi zulmüne onay verildi.) Buna karşılık feminist dernekler kadınların vergilendirilmiş bir sermaye olarak aşağılanmasına asla ses çıkarmadı. Yani işkadını(!) Matild Manukyan, kadını insan olmaktan çıkarıp vergilendirilmiş bir sermayeye dönüştürme zulmünü, devletin izniyle işledi. Yaptığı işin vergisini ödediği için de maliyece kutsal sayılanlar listesinde 6 kez takdis edilenlerin başında yer aldı. Üstelik İstanbul Emniyet Müdürlüğü Manukyan’ın vergilendirilmiş genelevinde, Türk kızlarını satarken yapılacak her türlü dış tecavüze karşı güvenliği polisleriyle sağladı.       
            Bu durumda şerefsiz ve adi bir kadın satıcısı, yaptırdığı fuhuş işlemini kayıt altına aldırıp vergisini ödediğinden kutsanmış, arınmış pirû pak bir vatandaşa dönüştü. Dikkat ederseniz Emniyetin Ahlak masası ekipleri, fuhuş iddiasıyla bastıkları evler ve oteller için bu işin vergisini ödemeyen “kayıt dışı izinsiz fuhuş yaptırılan” yerler diye açıklama yaparlar.
            Kim bilir hazırlık halindeki yeni anayasa taslağında şu anda kayıt dışı olarak merdiven altında sağlıksız şartlarda üretilen uyuşturucular da vergilendirilme kaydıyla ilaç şirketlerinin hijyenik ve steril laboratuarlarında üretim izni verilir. Uyuşturucunun vergisi ödendiğinde birilerini vergi rekortmeni olarak kutsanmasına da sebep olabilir. (Kayıt altında fuhuş ve uyuşturucu satımı AB üyesi Hollanda’nın belirlenmiş bölgelerinde serbestçe yapılıyor.)
            Peki, bu vermek ve kutsanmak bize neyi çağrıştırıyor ki bu kadar çabuk kandırılıyoruz. Tabi ki zekât vererek kazancı temizlemeyi çağrıştırıyor. Ama İslam’da zekât vermenin öncesinde haramlardan uzak durmanın ve helal kazanmanın önemi vurgulanır. Haram kazanç, zekâtı verilerek asla helal olmaz. İslam devleti zekâtı toplar ve dağıtır. Ama devletin asli görevi helali yaygınlaştırmak ve haram olanı uygulanamaz hale getirmektir.
             Bugün TC.’nin kötü birer kopyası olan cemaatlerin açtığı işadamları derneklerinde, bu prenslerin nereden kazandıklarıyla değil ne kadar verdikleriyle ilgilidirler. Zira Tvler, okullar, kurslar, binalar, öğrenci bursları, şubeler, yurtdışında nüfuz alanını geliştirme çabaları ve her türlü aktivitede diğer cemaatlerle yarışır halde sürmesi için çok para gerekmektedir.     
            Cemaatler, Finans kaynaklarını(!) arttırmak için devlet benzeri üç yol izlerler;
1.    İnfak ayetleri ile çokça vermeyi teşvik edip nereden kazandığını sorgulamamak.         
2.     Faiz, rüşvet, asgari ücretle eleman çalıştırma benzeri yasakları zorlama fetvalar ile helal ilan edip bu prenslerin sermayelerini ve nüfuzlarını artırmaya ön ayak olmak.
3.    Bu iş adamlarını diğer cemaatlere kaptırmamak için onları başköşede ağırlamak ve cemaatin en üst karar alma mekanizmalarına müdahale edecek konuma getirmek.
          TC,  küresel sermayenin ve global sistemin bir parçası olduğundan, bu gayri insani zulmü sürdürmek mecburiyeti nedeniyle yeni finans kaynaklar üretmesi zorunludur. Bunun için TC’yi yöneten hükümetler ister solcu, ister sağcı, ister İslamcı olsun sistemin devamlılığı için gerekli olan bütçeyi sağlamak konusunda kayıt dışı olan her sahayı kayıt altına alıp meşrulaştırmaya mecburdur. Dolayısıyla hiçbir hükümet ‘Nereden Buldun Yasası”nı çıkaramaz, mal varlıklarını araştıramaz, kara paranın aklanmasına engel olamaz, insana yapılan zulmün sebebi olan ve dinimizce de haram sayılan sektörleri ortadan kaldıramaz.


                                                                                                          Şevket Hüner / 26.01.2014         

İrfan'ın Yorumu:
Bir zamanlar vergi rekortmeni Manukyan adlı bir kadın vardı. Zaten Şevket abi de yazısında bu kadının durumunu ve yaptığı işi gayet net bir şekilde belirtmiş.
Bunu benim zikretmemin sebebi bu yazı ile geçmişe dönmüş olmam. İslami düşüncenin inceliklerine sahip olmadan önce, babam vefat etmeden önceki bir gün elinde avucunda ne varsa vergi borcuna yatırıp gelmişti. Ve ben onu o halde gördüğümde "aman oğlum kimseye borcun olmasın hele devlete hiç" demişti. Niye ki baba dediğimi hatırlıyorum? Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır da o yüzden (!) diyerek bıyık altından gülmüş ve gazetede gösterdiği bir resmi benimle paylaşmıştı. 

Manukyan'ın genelevlerinden birisinin önünde polis kontrolünde kuyrukta bekleyen insanların fotoğrafıydı bu. Elinde bastonla ayakta durmaya çalışan ama kuyruktan da ayrılmayan bir yaşlı pir-ü faninin de resmini gösterip "kutsal vergilendirmenin kutsal emekçileri" anlamında bir şeyler söylemiş ve kahkayı basmıştı. 
Babam askerden geldikten sonra yanlış yollara sapmamam için ironi üzerine ironi yapmıştı. Dilinden net olarak: "oğlum sakın bu tür yanlış yerlere gitme" demek yerine ironiyi tercih etmişti. Belki onun oğlu olduğum için net ifadeler kullanmak istememiş olabilir. Bilmiyorum. Yaşasaydı sorardım kendisine. 

Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır zihniyetine sahip insanların kazançlarını tekrar kontrol etmesi ümidi ile...


21 Ocak 2014 Salı

Dexter: Bir Seri Katil


Mahallenizde hoşlanmadığınız birisi mi var?

Üstelik bu hem tecavüzcü hem de katil mi?

Başa çıkamıyor musunuz bu tür kötü adamlardan ?

İlacı: Dexter

Harika bir seri katil dizi filmi. Her serisi inanılmaz. Biraz hardlığı da var tabi. Başlarsanız bırakamazsınız...

26 Aralık 2013 Perşembe

Zaman Dua Zamanı








Kargaşa yıkım düzeyine ulaştı
Göz gözü görmüyor.
İthamların, suçlamaların, şantajların, göz korkutmaların haddi hesabı yor neredeyse

Şu içinde bulunduğumuz zamanları " iki müslüman taife " nin birbirine zarar verdiği fitne dönemlerinden bir dönem olarak mı görmeliyiz...

Yoksa başka bir açıdan mı bakmalıyız ? Benim kendime ait kanaatlerim var, ailemin de ha keza. Enteresan olan fikirlerin yeknesak bulmaması. Ve,  her tarafını seçmiş olanın karşı tarafı yıkıcı bir üslupla eleştirmesi.

Bu kavganın başlamasından önce Zaman gazetesinin televizyonlarda dönen güzel bir reklam filmi vardı. Ana tema paylaşmak ve kardeşlik üzerineydi. Öyle ki reklam "zaman kardeşlik zamanı" diyerek de mesajını gayet güzel veriyordu...

Ama ne olduysa oldu ve şimdi artık ne o reklam televizyonlarda dönüyor ne de "paylaşım" ve "kardeşlik"den eser var...

O halde yanlışa inat doğru bildiğimizi haykırmanın vaktidir.

Zaman dua zamanıdır diye...

O yüce önderin, efendimizin (s.a.v)'in bize öğrettiği gibi :

"Allah'ım! Bana hakkı hak olarak göster ve ondan ayrılmamayı nasib et.

Allah'ım! Bana bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan uzaklaşmayı nasib et."


Beddua yerine dua edecek o kadar örneğimiz var ki ? 

Zaman dua zamanı...

13 Aralık 2013 Cuma

Missisipi Yanıyor ey Mandela

Filmin adı: Mississipi Yanıyor

İrfan'ın yorumu:

Güney Afrika Cumhuriyeti ülkesinde Mandela büyük mücadeleler vererek azınlık beyaz ırkçılığına karşı verdiği direnişi kazandı. Bir kaç gün önce de hayata gözlerini yumdu.

Kendisi ırkçılığa karşı mücadelede tarihin not düşdüğü önemli şahsiyetlerden biri idi.

Aşağıdaki film de ırkçılık karşıtı filmlerin önde gelenlerinden birisi. Tek kelime ile mükemmel.

Filmden bir enstante:
Irkçı beyaz adamın küçük bir siyahi çocuğu gördüğü ve onun ile ilgili değerlendirmesi "aaa, bunların çocukları da tatlı oluyor"


Şehid tahtında Rabbe gülümser: Abdulkadir Molla



Bangladeş'in delikanlısı şehit Abdulkadir Molla'nın idamından önceki son konuşması;

"Suçum Allah'tan başkasına kulluk etmemekti. Bize kulluk et, dediler. Ben de "asın" dedim.

Ben kesinlikle masumum. İslami harekete mensup olduğum için öldürülüyorum. Şehitlik herkese ihsan edilmiş bir kader değildir. Yüce Allah bana şehitlik nasip ederse, kendimi en şanslı olarak düşünürüm. Şehitlik hayatımın en büyük başarısı olacaktır. Benim kanım İslami hareketi ayağa kaldıracak ve otokratların sonunu getirecektir.

Kendim için endişeli değilim. Ben bu milletin ve İslami hareketin akıbeti hakkında endişe duyuyorum. Bildiğim kadarıyla herhangi bir hata veya suç işlemedim. İslami hareket için bütün hayatımı feda ettim.

Yüce Allah'ın lütfuyla başımı hiçbir adaletsizliğe asla eğmeyeceğim. Dünyevi bir makam önünde af ve hayat hakkı aramak asla söz konusu olamaz. Allah, hayat ve ölüm konusunda karar verecek tek güçtür. Kaderimi, Allah belirleyecektir.

Ben herhangi birinin kararı gereği idam edilmiyorum. Benim şehitlik zamanım Yüce Allah'ın kararına göre sonuçlandırılacak. Her durumda Yüce Allah'ın kararını kabul ediyorum."

İrfan'ın Yorumu:
Seyyid Kutuplar nasıl unutulmadı ve eserleri ile ümmetin dirilişine sebeb oldularsa;
Abdulkadir Molla'da unutulmayacak ve eserleri elden ele dolaşacaktır, 

Bugün bir şehid kazandık Allah yolunda.....

8 Aralık 2013 Pazar

Ruhlar Bölgesi - 1

Filmin Adı: Ruhlar Bölgesi - 1

İrfan'ın yorumu:

Azıcık korkiyim dedim de o yüzden izledim....

25 Kasım 2013 Pazartesi

Bir Ayet: Hud Suresi 27

"Bunun üzerine kavminden kafirlerin ileri gelenleri" 

Dediler ki: Biz senin ancak kendimiz gibi bir insan olduğunu görüyoruz ve 

içimizden ancak ayak takımı kimselerin işin başından düşünmeden" 

derinlemesine düşünüp iyice ölçüp biçmeden, sağlam emin olmadan gelişigüzel bir karar ile 

"sana uyduklarını görüyoruz

Sizin bize karşı üstün bir tarafınızı da görmüyoruz. Hatta biz sizi yalancı sanıyoruz."

Hud Suresi 27. Ayet


İrfan'ın Yorumu:

Bu ayet üzerinde düşündüğüm enteresan ayetlerden birisidir. Bu ayeti okuduğumda aklıma Hz. Ebu Bekir geldi. Mirac hadisesinde "senin arkadaşın çıldırmış (haşa) kafayı yemiş" gibi sözlerine karşılık Hz. Ebu Bekir şu karşılığı vermişti: "Onun iki dudağının arasından çıkmış söz değil mi? Öyleyse tabi ki inanırım, doğru söylemiştir."

Ama işin enteresan kısmı Hz. Ebu Bekir'in o toplum içerisinde ayak takımı bir kimse olarak değil aksine toplumda zanginliği ve kariyeri olan birisi olarak bilinmesidir...

Müşriklerin tabiri ile ölçüp tartmadan, alelacele inanmış, sorgulamamış, kabul etmiş...

Oysa bu ayet ile ilgili kanaatlerini aldığım bir arkadaşım, Kur'an'ın bir çok yerinde akletmeyi, düşünmeyi, sorgulamayı gerektiren ayetlerin de varlığını hatırlattı...

O halde nereye varmak istiyorum...

40 yıl boyunca Mekke'de insanların arasında yaşamış peygamberin hayatında bir yamuk olmamasına...

40 yıl boyunca Mekke'de olduğu dönemde ayak takımı olarak görülen zayıf, fakir, garib insanlar da onu tanıyorlardı ve sözünün eri olduğunu biliyorlar, herhangi bir menfaat gütmeden çok çabuk bir şekilde iman ediyorlardı.

Zengin ve kariyer sahibi Hz. Ebu Bekir de 40 yıl boyunca tanıdığı yakın arkadaşının geçmişini biliyor, menfaat gözetmeksizin ona inanıyor, getirdiklerini kabul ediyordu.

Ama ya o ileri gelenler...

Anahtar kelime menfaat olmasın sakın...


24 Haziran 2013 Pazartesi

Şia İle Vahdet Rüyaları Görenler Buyrun Bir de Buradan Bakın

 716  1057  
NELER OLDU?

2000 yılında başlayan Milli Gazete yazarlığı serüvenimizin 2013 Nisan'ında sona ermesi üzerine kamuoyunda belli bir hassasiyet oluştu. Benim irademle ve bakışımla/duruşumla örtüşen-örtüşmeyen birçok yorum yapıldı, yapılıyor. Meselenin hakikatini a
çık ve net bir şekilde ifade etmek kaçınılmaz oldu bu durumda.
Adına "Arap Baharı" denen süreç, Büyük Ortadoğu Projesi'nin metot değiştirerek, daha "soft", "rıza üretimi"ne dayalı, geniş kitleler üzerinden yürütülmeye başladığı döneme damgasını vurdu. Ancak bu gerçeğin bir başka gerçeğin üstünü örtmesine izin vermemek durumundayız: "Arap Baharı" denen süreç hakkında üretilecek yorumların, her ülkenin kendi özel şartları dikkate alınarak üretilmemesi durumunda vahim genellemeler yapmak, dolayısıyla gerçeği yansıtmayan neticelere ulaşmak kaçınılmaz olacaktır.
Söz gelimi Libya ve Tunus'ta yönetimler, Batılı güçlerin açık, doğrudan ve "iştahlı" destekleriyle alaşağı edildi. Bu ülkelerin, başta petrol olmak üzere Batılı güçlerin ilgisini cezbeden potansiyelleri, sürecin bildiğimiz şekilde neticelenmesinde elbette birinci derecede belirleyici oldu.
Ancak mesela Mısır söz konusu olduğunda Batı'nın, Libya ve Tunus'taki gibi açık, doğrudan ve iştahlı desteğinden söz etmek mümkün değil. Mısır'da iktidara gelen İhvan, devrim öncesinden gelen ve devrim sürecinde katlanarak büyüyen ekonomik, sosyal, siyasî… pek çok problemle boğuşuyor ve uzun bir süre bu problemlerle tek başına boğuşmak zorunda…
Batılı güçlerin Libya ve Tunus'a verdiği yakın desteği Mısır'dan esirgemesi elbette son derece anlamlıdır. İktidara gelir gelmez İsrail'i ve Batılıları rahatsız eden politikaları uygulamaya koymakta tereddüt etmeyen İhvan'a bunun faturasını ödetmekte kararlı olduklarını her fırsatta gösteren Batılı güçlerin İhvan'ı "dönüştürdüğünü" söylemenin elbette inandırıcı bir yanı olamaz!
Öte yandan "Arap Baharı" sürecinde Yemen ve Bahreyn'de de halk ayaklanmaları oldu. Başta Mısır olmak üzere süreç içinde iç savaş yaşayan ülkelerin hiç biriyle ilgilenmeyen İran'ın bu iki ülkede yönetim karşıtı bir pozisyon belirlemesi ve isyan hareketlerini desteklemesi konusunda neler söylemeliyiz? Eğer "Arap Baharı" başta sona Batılı güçlerin planlayıp uygulamaya koyduğu bir süreçse İran'ın Yemen ve Bahreyn'de Batılılarla iş tuttuğunu mu söylemeliyiz?
Ve Suriye… Sözün bittiği yer!
Suriye'de halk, yıllardır tepesinden inmeyen demir yumrukla hesaplaşmak için sokaklara döküldü. Süreç bütün dünyanın gözleri önünde cereyan ediyor. Geldiğimiz noktada Rus yapımı silahlarla Şii katiller karadan, Nusayrî Esed'in İsrail'e karşı kullanmadığı uçakları havadan Suriye halkını katliama tabi tutuyor. Bizse oturduğumuz yerden "Suriye'de kardeş kanı akmasına karşıyız" temcidini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyoruz! Haklı olsak bile bu söylemin son tahlilde kimin işine yaradığını düşünmeyi dahi akledemiyoruz!
Suriye meselesine böyle baktığım için Milli Gazete'de bu doğrultuda yazılar yazdım. Nihayet nisan ayında üstüste yazdığım 3 yazıdan sonra Milli Görüş camiasının tabanından ve tavanından gelen tepkiler arttı. Bu konuda yazmamam istendi.
Önümde iki seçenek vardı: Ya Suriye meselesinde yazmamayı kabul ederek Milli Gazete'de yazmaya devam edecektim veya yazmayı tamamen bırakacaktım. Tereddüt etmeden ikincisini tercih ettim ve 12-13 yıldan sonra Milli Gazete ile yollarımı ayırmış oldum.
Bütün detayların ötesine geçerek şu yalın soruların cevabını dürüst bir şekilde vermek bu ülkede İslamî hassasiyete, tarih şuuruna ve itikat bilincine sahip olduğunu söyleyen herkesin vicdan ve iman borcudur:
1. İslam'a ve Müslümanlara düşmanlık bakımından ABD-Batı-İsrail troykası ile Rusya ve Çin arasında nasıl bir fark var? Çeçenistan'da bir halkı soykırıma tabi tutan Rusya değil mi? Doğu Türkistan'da bir halkı soykırıma tabi tutan Çin değil mi? Bu iki emperyalist ülkenin elinde de Müslüman kanı yok mu?
2. Nusayrî Esed katilini kayıtsız-şartsız-limitsiz destekleyen İran'ın bunu, Ümmet'i ABD ve İsrail'in zulmünden korumak için yaptığını düşünmek doğruysa, 1979 devrimi esnasında ve sonrasında İran'da katledilen Sünnîler için ne söylemeliyiz?
3. Hizbullah'la birlikte uyduruk bir "mukavemet hattı" söylemi üzerinden, mevhum ve muhayyel ABD ve İsrail karşıtlığı üzerinden İslam coğrafyasındaki etki alanını hızla genişletmekte olan İran'ın asla samimi olmadığını ABD'nin Irak işgali esnasında izlediği tutum yeterince açık biçimde göstermedi mi? İran'ın yanıbaşında ABD 1 milyon insanı katlederken, bir coğrafyayı yağmalayıp kimliğini değiştirirken bu "mukavemet hattı" neredeydi? Bu ne menem bir "mukavemet"tir ki, ABD burnunun dibine kadar sokulduğu halde kılını kıpırdatmamıştır?
4. Bir önceki maddenin son cümlesi yanlış oldu; düzeltiyorum. Bu "mukavemet" kılını kıpırdatmıştır: Irak topraklarında ABD ile birlik olup Sünnî katliamı yapmıştır!! İşin en can yakıcı yanı nedir biliyor musunuz: Şia bütün bu icraatları öyle ustaca kamufle etmiştir ki, ben ve benim gibi tekil birkaç ses bu katliamlara dikkat çekerken "mezhepçi/bölücü" oluyoruz; Şia ise birleştirici oluyor, ümmetçi oluyor! Bunun insafala, iz'anla, firaset ve basiretle bağdaşır yanı var mıdır?
5. Ali Şeriati gibi, Muhammed Hüseyin Fadlullah gibi zatların dikkat çektiği bir gerçek var: "Ali taraftarlığı" anlamındaki Şiilik ile Safevi Şiiliği birbirinden farklıdır. Bugünkü İran'da yaşatılan ve yayılan Şia, "Ali Şiası" değil, "Safevi Şiası"dır. Safevi Şiası'nın diğerinden farkı itikadî, siyasî ve kültürel anlamda ayrıştırıcı, kin ve nefret üzerine kurulu kurgusal bir millî din anlayışına sahip olması ve en az bunun kadar önemlisi, bu tutumu bir "ideoloji" olarak yaşatıp propaganda etmesidir. Bugün Suriye coğrafyasını ateşe veren ideoloji budur ve Ali Şiası nezdinde "heretik" olan Nusayrîlik, Safevi Şiası'nın "kankası"dır. Bütün bu gerçekler gün gibi ortadayken, bugünkü İran'ı bu ümmetin "hamisi" olarak görmek en hafif tabiriyle "gaflet" değil midir?
6. Küresel ve bölgesel problemlerin İran Şiiliğiyle karşılıklı güven ve "kardeşlik" anlayışı içinde çözülmesi ancak bir şekilde mümkündür: Ya Sefevi Şiası tarihî, kültürel ve ideolojik saplantılarından vaz geçtiğine Ümmeti ikna edecek veya Ümmet Safevi Şiası'nın takiyyesine aldanarak onun dümen suyunda yürüme basiretsizliğine düçar olacak! Safevi Şiası itikadından ve ideolojisinden vaz geçmediğine göre Suriye meselesinde İran'ın yanında durmak, ABD ve İsrail'in bölgeyle ilgili projelerinin karşısında durmaktan çok, Safevi Şiası'nın Ümmet'le savaşında Ümmet'in karşısında durmak anlamına gelmeyecek midir?
7. Suriye'de Nusayrî Esed yönetimine karşı savaşan gruplar içinde ideolojisini, siyasetini, ilişkilerini doğru bulmadıklarım var. Selefi çizgiyi benimseyenlerden Batı yanlısı sekülerlere kadar birçok grup Esed'le mücadelede yan yana gelmiş durumda. Esed'in zulmüne karşı çıkmak, Esed'in zulmüne karşı çıkanları desteklemek, otomatik olarak bunları da desteklemek olarak algılanıyor. Bunlar içinde Batı'nın bilhassa destekledikleri de var, kara listeye aldıkları da. Zaten Esed sonrası "İslamcılar"ın iktidarı ele geçirmesinden endişe ettiği için ABD ve Batı Suriye meselesinde ayak sürüyor. Bu durum bütün çıplaklığıyla ortadayken Esed'in karşısında yer almak niçin ABD ve Batı yanında yer almak olsun?
8. Suriye meselesinde tutum belirlerken Suriye'de canını dişine takarak topyekün bir direnç ortaya koyan Müslümanları dinlemek, onların meseleye bakışını esas almak yerine Batı medyasının veya İran'ın dezenformasyonunu esas almanın inandırıcılığı olabilir mi?
9. Suriye'de kardeş kardeşi öldürmüyor; seyrettiğimiz, Müslümanlara karşı içinde yüzyıllardır biriktirdiği kini mazlum bir millet üzerine boşaltan Safevi torunlarının katliamıdır. Kadın-çocuk demeden, cami-hastane demeden, sivil-asker demeden her yeri, her şeyi, herkesi bombalayan, eline geçirdiği insanları en vahşi muamelelerle inleten canavar ruhlu sadistler söz konusu. Hani biz mazlumdan yanaydık, zalim "kardeşimiz" bile olsa?
10. En kötü senaryo, Esed'in gitmesi halinde bunun Batı'nın ve İsrail'in işine yaraması. O zaman safların belirginleşmesini sağlayacak en önemli soruyu soralım: Bizim hariçten gazel okurken gördüğümüzü orada fiilen savaşan Müslümanlar göremiyor mu?
Ve son söz: Ben İran'ın ve Hizbullah'ın ve Rusya'nın ve Çin'in yanında yer almaktansa, Suriye'de canını dişine takmış bir kurtuluş savaşı yürüten Sünnî Müslümanların yanında yer alıyor ve fiilen olamasa da dualarımda onların yanında yer almayı adalete, hakkaniyete, tarihe ve vicdana saygının gereği olarak görüyor, bütün benliğimle Suriye'deki kardeşlerimin muvaffakiyeti için dua ediyorum.
Ebu Bekir Sifil

23 Haziran 2013 Pazar

Sessiz Değil Üretken ve Aktif Çoğunluk Makbuldür


Hakkı müdafaa nedir ve nasıl ifa edilir? Hakkı müdafaa denilen durum her hâlükârda yapılan saldırıları yutkunmak, atılan iftiralara karşı işi kendini temize çıkarma çabasıyla sınırlanabilir mi? Pasif olmak daha da ileri gidip edilgen bir tavır benimsemeyi İslami ve ahlaki-siyasi bir ilke saymaya kalkışmak ciddi bir yanılsamadır.


Esasında zamanın-kaderin bütün işlerin aslını açığa çıkaracağına duyulan güveni değişmez bir kural, bir itikad umdesi veya toplumsal mücadelenin esası gibi mütalaa etmek yaygın bir düşünsel hastalıktır. Bu bekleyelim görelim perspektifinden, “Görelim Mevlam neyler/Neylerse güzel eyler” veciz ifadelerinden beslenmek, buradan sağlıklı bir yol haritası çıkacağını sanmak doğru bir tercih midir?
Taksim Gezi Parkı süreciyle beraber bir kez daha bireysel ve toplumsal değişim açısından, siyasal ve kültürel mücadele açısından olduğu kadar zulmü ve ifsadı engelleme sorumluluğu bağlamında da bu meselenin tartışılması gerektiği ortaya çıkmıştır.

Hegemonya “Sessiz Çoğunluk” Sever!


Her şeyden önce ne sessiz olmak ne de çoğunluk olmak tek başına bir değerdir. Sessizlik ve çoğunluk bütün zaman ve mekânlar için makul ve mantıklı sayılmaz. Sessiz ve çoğunluk yan yana gelse dahi olması gereken toplumsal duruşu işaretlemez. Nedeni çok basit: Çünkü her durumda hakkı söylemek, gerektiğinde hakkı haykırmak ve hakkı müdafaa için fiili bir mücadelenin tarafı olmakla mükellef kılındık da ondan.


Taksim Gezi Parkı’na ilişkin düzenlemeye itiraz olarak sunulan fakat hemen akabinde dizginsiz ve mantıksız bir şiddet sarmalına dönüşen sürecin ciddi bir muhasebeye tabi tutulması şart. Alenen yeni bir darbe sürecine dönüşen ve açıkça çevrecilik ortak paydasında bileşen Kemalist, sol-sosyalist ve liberal çevrelerin hedefi neydi?


Cevabı belli bir soruyu sormanın peşinde değiliz. Lakin gayet açık bir cevabı kimi ters yüz ediyor kimi de müphem kılmaya çalışıyor. Bu sebeple şu iki soruyla durumu bir kez daha netleştirmeye çalışalım:

1- Yaşam tarzını koruma adına sergilenen buyurgan söylem ve tekebbürden (siz buna hegemonya da diyebilirsiniz) kaynaklanan öfkenin kaynağı neydi?
2- Her darbe döneminin baskın karakteri olan buyurgan söylem ve düşmanlıktan kaynaklanan öfkenin yöneldiği siyasal ve toplumsal kimlik hangisidir?



Hiç şüphesiz buyurgan söylem ve halka yönelen öfkenin kaynağında kendisini bu ülke ve toplumun tartışılmaz sahibi olarak gören resmi ideoloji ve iktidar sınıfları vardır. İktidar sınıfları ve çeperindeki muhtelif kimlik ve statü sahipleri yaşam tarzını muhafaza ve müdafaa adına darbeye girişmeyi bir hak daha ötesi bir sorumluluk olarak beyan etmektedirler. Ülke ve toplum için en iyisini bilme ve bunları en güzel şekliyle terbiye etme hakkını kendinde gören mütekebbir sınıfın küçük büyük demeden bütün itirazlara yönelen öfkesinin kaynağı budur.
Dünün “Ya Sev ya Terk Et!” dayatması bugün “Ya Statükoyu Sürdür Ya da İktidarı Bırak!” dayatmasına dönüşmüştür. Laik-Batıcı hayat tarzını topluma dayatan kural ve kaidelerin genişletilmişini esas alıp hiç birisine yönelik toplumsal itirazların kale alınmaması talimatı veriliyor Hükümete.


İşin tastamam tarifi şudur: AK Parti Hükümetine toplumu ve toplumun taleplerini değil de devlet sınıflarının laik-seküler teamüllerini esas alması için bir abluka ve saldırı düzenleniyor. Sadece Kemalist değil güya Kemalizm’in dışında varlık gösteren liberal ve sosyalist çevreler de bu abluka ve saldırıda bizzat rol almış, şöyle ya da böyle İslam’la ilgili tüm talepleri ezmek üzere sokak savaşına girişmiştir.


Abluka ve sokak savaşının ezmek istediği geniş Müslüman kitleler ne yaptı peki bu süreçte? İşte asıl sorun ve sıkıntının kaynağı da buradadır.


Teşkilatlar ve Toplum Dik Durdu mu?


28 Şubat sürecinde hükümeti düşürülen ve partisi kapatılan merhum Erbakan için yapılan en yaygın yakıştırma “Savunan Adam”dı. Hatta gazetelerde yayınlanan ve daha sonra poster de yapılan “Seni Seviyoruz Savunan Adam” tarzı şeyler de olmuştu. Ama merhum Erbakan’a ait bu süreçteki siyaset tarzı ve bu sahiplenme biçiminin ciddi sorunlar içerdiği muhakkaktır.
Çünkü askeri cuntacılıktan yolsuzluğa, psikolojik harekâttan siyasi şantaja, işbirlikçilikten halk düşmanlığına değin her türlü gayrı meşruluğu içinde barındıran bir kalkışmaya karşı savunma modunda olmak pek de isabetli değildi. Belki bu süreçte Başbakan Erdoğan’ın buyurgan, meydan okuyan, sert, otoriter vs. olarak nitelenmesindeki en önemli faktör beklenen bir “Savunan Adam” tipinde olmamasıdır.
“Savunan Adam” değil de iktidar sınıflarının zorbalıklarına meydan okuyan; siyasi, iktisadi ve kültürel hegemonyaya karşı çıkan adam olmak yerleşik iktidar sınıfları aleyhine krizi derinleştirmiştir. Çünkü resmi ideoloji ve iktidar sınıfları tarafından siyaset ve topluma çizilen bildik sınır fazlasıyla aşılmış hatta statükoyu tehdit eder bir hal almıştır.


Ama bu süreçte asıl can sıkıcı mesele gerek AK Parti teşkilatları ve seçmeninin gerekse Hükümet dışındaki İslami çevre ve kurumların sergilediği pasifist, ertelemeci ve bekle görcü tutumdur. Diğer pek çok meselede olduğu gibi bu yeni darbe sürecinde de her şey “Dik Duracak Başbakan”a havale edilmiştir.


Sessiz kalmak, onca hakaret ve tehdidi yutmak, İslami değerleri bastırmaya yönelmiş azgın bir güruhun sui-emellerini teşhis dahi edememek, Özgür-Der’i istisna tutarak söylemek gerekirse adam akıllı karşı bir bildiri dahi yazamamak gibi zaaflar orta yerde duruyor.


Sorumuz şudur: Ya Başbakan Erdoğan dik dur(a)masaydı, korkudan veya başka bir sebeple geri adım atsaydı, sessiz çoğunluk ne yapacaktı?


Başbakan Erdoğan’a endekslenmiş ve her türlü mücadeleyi onun karizmatik kişiliğine yükleyerek sorumluluklarını yerine getirmekten kaçan bir toplumun akıbeti hayır olur mu?



Kulluk şuurunu, İslami davet bilincini, kötülük ve ifsadla mücadele sorumluluğunu değil Başbakan’a Peygambere dahi devretmenin mümkün olmadığını herkes bilir oysa.


Kurumsal siyasetin zaten ideolojik ve kültürel sahaya ilişkin ne ilgisi ne de ciddi bir endişesi oldu. Siyasetin bu yönü ya sınıfsal açıdan semirmenin ya da bunun yolunu açan tayin-terfide ahbap-çavuş ilişkisine kilitlenmenin bataklığında debelenmekteydi. Kurumsal siyaset kelimenin tam anlamıyla “selden kütük kapma yarışı” halinden kurtulamayan tepeden tırnağa bir fırsatçılığı sergiliyordu. Bu fırsatçılık o kadar gözü görmez, kulağı işitmez hale gelmiştir ki kim olduğunu da kimlerin kimlerle neden savaş halinde olduğunu dahi anlayamaz bir duyarsızlık olarak tescil edilmiştir.


Sessiz çoğunluk gerek toplum gerekse kurumlar açısından hem olumlu bir niteliğe hem de nitelikli bir niceliğe işaret etmez. Azınlık veya elit deyip, bir avuç veya kökü dışarıda deyip, dış destek veya provokasyon deyip, mazlum çoğunluğuz ezberiyle hiçbir kazanım elde edilemez.


Sessiz çoğunluk yani geniş Müslüman toplum zihinsel açıdan son derece tembel, ruh hali olarak özgüvenden yoksun, mücadelenin gerektirdiği cesaret ve ferasetten yoksun, kitleleri örgütleyip mücadeleye sevk etme becerisi zaaflı bir görüntü arz etmiştir.


Bu zaaflı görüntü en çok da Kemalist ve liberal iktidar sınıflarını daha çok azdırmakta, sol-sosyalist çevreleri iyice küstahlaştırmakta ama daha önemlisi tabandaki biraz okumuş yazmış kesimlerde kompleks tutumları beslemektedir.


Saldırının mahiyetini, yeni bir darbe süreci adına seferber edilen türlü aktörlerin misyonlarını kavramaktan aciz profesyonel İslamcı aydın tipi ise bu süreçte daha bir sefalete mahkum etmiştir kendini. Suriye’de katledilen, işkence edilen, evi barkı başına yıkılan milyonlarca insan için ağzını açmaktan aciz bu profesyonel İslamcıların kalkıp da “şehir ve çevrenin namusunu kurtarma” kod adlı bir operasyona katkı sağlamaları hakikaten ibretliktir.


Bu ne çirkin ve devlet sınıflarının kullanımına hazır bir şehir ve çevre hassasiyetidir ki hemen yanı başında iki yılı aşkın bir zamandır katledilen kardeşleri için alabildiğine yutkunmayı ve susmayı tercih etmektedir.


Halep’ten İdlip’e, Der’a’dan Şam’a kadim İslam beldelerini içindeki Müslüman halkla beraber yakıp yıkan Esed-Baas cuntası karşısında “dilsiz şeytan” olmayı kendilerine yakıştırabilenlerin nasıl oldu da birdenbire dilleri açıldı, kalemleri yazmaya başladı ve onurlu bir muhalefetten söz etmeye koyuldular sizce? Bu yaman çelişkinin sahipleri burnundan kıl aldırmayan kibirleriyle arzı endam ederken kime hayrı tavsiye edebilir, kime adalet ve merhametten bahsedebilir, bu da ayrı bir mevzu.


Kendilerine aydın-öncü payesi biçip bir taraftan liberal-sol çevrelere ispatı vücut yapan diğer taraftan da Hükümete çelme takıp piyasa yapanların hali pür melali işte bu derece yerlerde sürünüyor. Durum böyleyken geniş kitlelerin durumunu görünce insan yine de şükretmeden duramıyor elbet. Fakat pollyannacılık oynamak yerine içine düşülen bu suskun, bu edilgen ve sorumluluklarını erteleyen-devreden durumdan kurtulmanın yollarını aramaktan başka çare yok.


Savunan adam, savunan toplum, sessiz çoğunluk kompleksinden bir an önce kurtulmazsak başımıza daha çok musibetler musallat olur.


Kenan Alpay
Gazeteci - Yazar

Eksen Kayması mı Merhamet Çabası mı ?

(Şuara suresi ) 3- (Ey Peygamber)
O müşrikler bir türlü imana gelmiyorlar diye nerdeyse kendini helak edeceksin.


Yukarıdaki ayete Resulullah’ın(sav) içinde yaşadığı fırtınalardan kim haber veriyor?
Sinelerin içinde gizlenenlerden yegâne haberdar olan (Habir) Allah haber veriyor.

Yani bizim de Resul gibi neler için üzülüp kahrolduğumuz bütün detayıyla kayıtlı mı?
Evet, herkesin şu üç günlük dünyada nelere kahrolduğunu Allah biliyor ve kayıt ediyor.

Resulullah (sav) niye kendini helâk edercesine üzülüyormuş?
Bütün örnekliğiyle tebliğ ettiği halde Mekkeli müşrikler iman etmeye yanaşmıyorlar diye.

Resulullah (sav) niçin bu putperestleri suçlamak yerine üzülüp kahroluyormuş?
Çünkü o insanları kamplaştırmak için değil Müslüman kardeşi olmaları için çabalıyormuş.

Peki, bu Mekkeli müşrikler değil mi Peygambere ve sahabeye türlü eziyetleri reva gören?
Evet, Mekke’de bu tebliğe direnler aynı zamanda gittikçe artan zulmün sorumluları.

Niçin bu cehennem sonlu zalimleri tehdit etmek yerine onların iman etmesine çabalıyormuş?
Çünkü iman etseler kardeş olacaklar ve zulüm ortadan kalkıp toplum selamet bulacak.

O zaman bugün çapulcu olup Vandallık yapanlar iman etmiyorlar diye üzülen var mı?
Bilmiyorum ama varsa bile %50’nin tepkisinden korkup içinden gizli gizli üzülüyordur.

Kargaşa ve fitne çıkaranlar iman etmiyorlar diye üzülmek aşırı romantizm değil mi?
Eğer bir ümmet peygamberinin kahrolduğuna üzülmeyi romantizm görüyorsa işi bitmiştir.

Peki, nerden başlamalıyız sıratı müstakim üzere yaşamaya?
Tabi ki Resulullah (sav) gibi Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle başlamalıyız.                                                                                                                        
Bu olayın besmeleyle ne ilgisi var? 
Besmeleyle başlamak, bütün ilişkilere merhameti hâkim kılmak bize emanettir demektir.

Peki, bugün merhamet nereden beklenmektedir?
Merhamet sosyal devletten bekleniyor hâlbuki merhamet Müslümanlara emanet edilmiştir.

Yani yine eksen kaymasından mı dem vuracaksın?
Hayır, eksende bir kayma yok zira son günlerde eksen meksen, ne yazık ki yer ile yeksan…


                                                                                                   Şevket Hüner / 21.06.2013


22 Haziran 2013 Cumartesi

Kaiken Nedir Diyorsan

Kitabın Adı : Kaiken
Yayınevi: Doğan Kitap
Yazarı: Jean Christophe Grange
Kitabı Bitiriş Tarihi: 22 Haziran 2013 / Cumartesi


Kitap'dan Bir Alıntı
Passan tanınmayacak bir haldeydi. Saçlarının bir kısmı yanmıştı. Kafası pansumanlarla sarılıydı. Yüzünde, başka pansumanların yanı sıra, yeşilimsi gazlı bezler ve beyaz bantlar vardı. Ona sarılmak içinden gelmedi ve ceketini çıkarmadan yatağın kenarındaki sandalyeye oturdu. Sessizlik onu bunaltıyordu. Çok yakın insanlarla yaşanan sorun, konuşacak bir şey bulamamaktı. (sh. 246)


Kitap Hakkında:
Aklınızı başınızdan alacak bir insan avı

Doğan güneş karardığında, Geçmiş, çıplak bir kılıç gibi keskinleştiğinde, Japonya artık bir anı değil, kâbus olduğunda,
Kaiken’in zamanı gelmiş demektir.
 

Polisiye romanın en popüler isimlerinden Fransız yazar J. C. Grangé, tüm dünyada büyük yankı uyandıran son romanında okurlarını korkunç bir insan avının labirentlerinde dolaştırıyor.

Başkomiser Olivier Passan, Japon karısı Naoko’yla boşanmanın eşiğindedir. Bu arada Fransa’nın Seine-Saint-Denis ilinde vahşi cinayetler işlenmektedir. Katil, hamile kadınların karınlarını yarıp, çıkardığı fetüsleri yakmaktadır.
Passan bu cinayetleri Patrick Guillard adında bir adamın işlediğinden emindir ama Guillard her seferinde onun elinden kurtulur.

Passan, Guillard hakkında derin bir araştırma yapar. Patrick Guillard’ın, anne babasının reddettiği, Çocuk sirgeme Kurumu’nun yurtlarında, koruyucu ailelerin yanında büyümüş, sorunlu bir çocuk ve doğuştan hermafrodit olduğunu keşfeder. Cinsiyetini seçme yaşına gelmeden, ameliyatlarla, testosteron iğneleriyle erkek olmasına karar verildiğini anlar.

Bir kaçıp kovalamaca Passan’ın hayatını değiştirecek ve olaylar hiç de beklenmedik bir yönde gelişecektir.

Kitapları tüm dünyada ve Türkiye’de aylarca çok satanlar listesinden inmeyen Grange, polisiye gerilim alanındaki tüm birikim ve yeteneğini Kaiken’e yansıtmayı başarmış. Olaylar yine soluk kesecek nitelikte, gerilim yine üst düzeyde. Grangé sevenlerine heyecanlı ve zevkli bir okuma vaat ediyor.

İrfan'ın Yorumu:

Abicim ben yorum yapmıyorum artık. Bu ne yav. Kardeşim bir kitap iki günde biter mi? Macera arıyorum, meraktan çıldırmak istiyorum... diyorsan bu kitabı hemen okuman gerekiyor derim. Kafa dinlemek ve biraz da macera yaşamak istiyorsak, azıcık da Japonya havası almak istiyorsanız buyrun KAİKEN'e...