29 Ekim 2016 Cumartesi

Medeniyet Dediğin Tek Dişi Kalmış Şehirler: Medeniyet ve Şehirler

Kitabın Adı: Medeniyetler ve Şehirler
Yayınevi: Küre Yayınları
Yazarı: Ahmet Davutoğlu
Kitabı Bitiriş Tarihi:          28/10/2016                -           23.49 / İstanbul

İrfan'ın Notu:
Kitabı elinize aldığınızda şu anlatacağım duygu ile karşılaştım: Bu yazar bir dönem danışmanlık, sonra dışişleri bakanlığı daha sonra da başbakanlık yapmış bir siyasetçi mi yoksa akademik kariyeri olan ve uluslararası saygınlığı olan bir hoca mı? Siyaset içerisindeki dönemini pek başarılı bulamasam da hocalığı, ilme açlığı ve onu özümsedikten sonra dışavurumu kayda değer diyorum. Ahmet Davutoğlu'nu siyasi çizgisinii ve seçim meydanlarındaki ses tonunu hocalığı dönemindeki ağırbaşlılığını yırtarcasına kapatmış olması onunla ilgili menfi bir kanaat sahibi olunmasını gerçekleştirmiş olabilir. Ama Ahmet Davutoğlu önemli bir değer, önemli bir kafa ve bence (eserleri akademik ve ağır kaçsa da) yazıları, eserleri okunması gereken bir kişidir.

Kitap ile ilgili İrfan'ın notları

"... Empire State Building'in 381 metre yüksekliğindeki 102. katına çıktığımda gökyüzünün müşfik enginliğine yaklaşma heyecanından daha çok, sokaklarda gittikçe hiçleşen insanlardan beni koparan bir kibrin psikolojisini ürpererek hissettim..." (sayfa, 30)

"Kurtuba camiisine ilk girdiğim anda uhrevi bir hayranlıkla derin bir hüznü birlikte hissettim. Son derece ahenkli yerleştirilmiş pencereleri ve sütunlarıyla tarihin en aydınlık mekanlarından biri olarak inşa edilen bu mimari şaheserin, işgal sonrası katedrale çevrilmesi için pencerelerin kapatılarak karanlığa mahkum edilmesi dahi, iki ayrı zihniyet ve medeniyet idrakinin yansıması idi." (sayfa, 45)

"Selanik ... gördüğüm anda bende bir hayalet şehir intibaı bırakmıştı. Asırlarca son derece canlı çok kültürlü yapısı ve dinamik sosyo ekonomik hayatı ile Balkanlar'ın mozaiği niteliği taşıyan bu şehir, şimdi her türlü çeşitliliğini kaybetmiş, tekdüze bir tarih hapishanesine dönüşmüştü." (sayfa, 49-50)

"Şehirlerin ruhunu kaybedenler siyasi hakimiyetlerini sürsürseler bile kalıcı olamazlar; şehirlere ruh verenler ise siyasi hakimiyetlerini kaybetseler bile o mekanlardaki varlıklarını daim kılarlar." (sayfa, 51)

"Antik dönemin bu efsanevi şehirleri, taşıdıkları sembollerle de bu rekabetin izlerini yansıtıyorlardı. Kudüs'ün zirve döneminin eseri olan Hz. Süleyman Mabedi ile Babil'in efsanevi Babil Kulesi ve onun güneyinde yer alan Marduk Tapınağı iki kadim sembol olarak zihni ve mimari bir rekabeti temsil ediyorlardı. Dolayısı ile mesele, zaten askeri açıdan çok güçlü olan Babil İmparatorluğu ile zayıf düşmüş Yehuda Krallığı arasında bir egemenlik mücadelesi değildi; aksine kadim dönemin iki sembol şehri ve bu şehirlerin metafizik özü ve mimari formu arasındaki varoluşsal bir alternatif olma konumlarıydı. Politeist Babil'in olduğu yerde muvahhid/monoteist Kudüs'ün; Babil'in ve Marduk tapınağının olduğu yerde Süleyman Mabedi'nin varlığını sürdürmesi bir meydan okuma olarak algılanıyordu. Sonunda Nebukadnezzar M.Ö. 586 yılında şehri ele geçirdiğinde Kudüs'ün ve Süleyman Mabedi'nin cismani tasfiyesine yöneldi. Ancak, şehrin ruhu o kadar güçlü bir temele dayanıyordu ki, fırsat bulduğu ilk tarihi dönemeçte kendini tekrar ihya edecek insan unsuruyla buluştu." (sayfa, 172)

Bunlar benim önem atfettiğim notlarımdan aldığım derlemeler. Oysa daha farklı notlarım da var...

Bu notların bulunduğu sayfaları zikredeyim: 176, 178, 181, 182, 183, 184, 185, 202, 204, 210, 211, 244. Dileyen okuyucu bu sayfaları da daha bir dikkatle okuyarak ne demek istediğimi anlamış olacaktır kanaatindeyim.

Kitap ile İlgili İnternette Yayınlanan Bazı Değerlendirmeler ve Giriş Bölümü

Şehirlerin kaderi, tarihî akış içinde ait oldukları medeniyetlerin kaderi ile özdeştir. Bu bağlamda medeniyetler ile şehirler arasındaki ilişkiyi ele alan elinizdeki kitabın temel kavramı eksen şehirlerdir. Medeniyetlerin yükseliş ve düşüş tarihlerinin mihenk taşlarını oluşturan bu şehirler, bazen mimari formda veya musikinin ritminde, bazen entelektüel geleneğin sürekliliğinde ya da ticaret yolları üzerindeki bereketli bir pazarda ve bazen de politik düzenin merkezinde durarak medeniyet parametrelerinin tarihî gerçeklik içinde zaman ve mekâna yansımasını sağlarlar. Bu bakımdan eksen şehirler diğer tasniflerin tamamına yol gösterir: “Medeniyete Öncü Kurucu Şehirler”, “Medeniyet Tarafından Kurulan Şehirler”, “Aktarılan Şehirler”, “Hayalet Şehirler”, “Tasfiye Edilen Şehirler”, “Etkileşim Şehirleri”, “Dönüşen/Dönüştüren Şehirler”.
Medeniyetler ve Şehirler’in ilk bölümü, ilerleyen bölümlerindeki teorik tahlillerin arkaplanını oluşturan, daha önce gidip gördüğüm ve bizzat tecrübe ederek hissettiğim şehirlerin bendeki izlerini yansıtmaktadır. İkinci bölümde, Weber’in kavramsallaştırmaları çerçevesinde dünya şehir tarihi yazımının kritik bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Üçüncü bölümde aynı zamanda kitabın da adını taşıyan “medeniyetler ve şehirler” arasındaki ilişki yukarıdaki tasnif çerçevesinde dokuz başlık altında incelenmektedir.
Her kitabın kendine has bir zihnî serüveni vardır. Gözlem ya da tahayyül ile başlayan, sorularla açılan, analizlerle parçalara ayrılarak derinleşen ve açıklayıcı kavramsal/teorik çerçevelerle bütünleşerek ete kemiğe bürünen ya da kelama/yazıya dökülen bir zihnî serüven. Elinizdeki eser, böylesi bütüncül bir zihnî serüvenin parçası olarak görüldüğünde gerçek anlamına kavuşacaktır

Ve Kitabın Giriş Bölümü:

Her makalenin ve kitabın kendine has bir zihnî serüveni vardır. Gözlem ya da tahayyül ile başlayan, sorularla açılan, analizlerle parçalara ayrılarak derinleşen ve açıklayıcı kavramsal/teorik çerçevelerle bütünleşerek ete kemiğe bürünen ya da kelama/yazıya dökülen bir zihnî serüven. Elinizdeki eser, böylesi bütüncül bir zihnî serüvenin parçası olarak görüldüğünde gerçek anlamına kavuşacaktır.
Fikrî olgunlaşma dönemlerini XX. yüzyılın son çeyreğinde ve üç imparatorluk başkenti olmuş bir mekânda geçirmiş olan bizim nesil için her zihnî serüven, kaybedilmiş bir hikmeti ya da düzeni yeniden keşfetme, keşfettikten sonra da mümkünse yeniden ihya ve inşa etme cehdinin izlerini taşıyordu. Hangi fikrî ve ideolojik akıma mensup olursa olsun bu imparatorluklar başkentinin çocukları için, içinde bulunulan geri kalmışlık sendromu, onulmaz bir varoluşsal sorun niteliğine dönüşmüştü. Onulmaz görünen bu zihnî sancı, aynı zamanda, doğurgan bir iç gerilimi de bünyesinde barındırıyordu.

Üniversite ikinci sınıfta Siyaset Bilimi ve Ekonomi bölümlerinde çift anadal yapma kararı verdiğimde, yazmayı düşündüğüm doktora tezinin ilk zihnî temrinlerini “sömürgecilik ve geri kalmışlık” üzerine yapmamın arka planında da, böylesi bir zihnî sancı yatmaktaydı. Üçüncü sınıfta, “İngiliz ve Fransız Sömürge Sistemlerinin Batı-dışı Toplumlar Üzerindeki Etkilerinin Karşılaştırması: Hindistan ve Cezayir Tecrübeleri” başlıklı bir dönem ödevini yazarken üniversite kütüphanesinde, XIX. yüzyıl baskılı olmakla birlikte henüz el değmemiş bazı kitapların sayfalarını ilk kez birbirinden ayırarak okuduğumda nasıl büyük bir merak ve tutkuyla çırpındığımı hâlâ hatırlıyorum. Bugünden geriye doğru baktığımda, başka toplumların aynalarında aslında kendi kaderimizin ipuçlarını yakalamaya çalıştığımı şimdi daha iyi idrak edebiliyorum.

Doktora dönemine yaklaştıkça, meselenin sömürgecilik bağlamında incelenebilecek yapısal bir sorun olmaktan daha çok bir zihniyet sorunu olduğunu, daha yakından ve daha derinden hissettiğimde zihnî yönelişim soyut alanlara doğru kaydı. O günden bugüne üç idrakin ve buna bağlı üç analiz düzleminin sınırlarında ve etkileşim alanlarında zihnen dolaştım durdum: Varoluş idraki, tarihî idrak ve siyasi (ekonomi politik) idrak. Bu üç idrak alanı aslında derin bir kimlik bilinci tartışmasını da beraberinde getiriyordu. Doktora süresince ve sonrasında bir analiz ünitesi olarak medeniyet kavramına yönelmem temelde bu üç idraki, bütünleştirici bir soyut düzlemde buluşturma arayışından kaynaklandı.

Stratejik Derinlik kitabının önsözünde de(1) vurguladığım gibi, bu üç idrak üzerine kafa yormam, beni birbiri ile irtibatlı üç eser kaleme alma fikrine yöneltti: Felsefî Derinlik, Tarihî Derinlik ve Stratejik Derinlik.

Doktora tezim olan ve 1994 yılında basılan Alternative Paradigms adlı eserde,(2) varoluş idraki ile siyasi idrak arasında karşılaştırmalı bir zihniyet ilişkisi kurma çabasına giriştim. Bu çerçevede, temel klasikler üzerinden, varlıkbilgi-değer temelli zihniyet parametreleri ile hukuk-ekonomi-siyaset yapılanmaları arasındaki etkileşimi anlamaya ve anlamlandırmaya yöneldim. Bu eserle felsefi derinlik olarak tahayyül ettiğim çalışma alanının ilk köşe taşlarını yerleştirmeye gayret ettim.
Ontolojik bilinç ile siyasal bilinç/kimlik arasındaki görünmez ama güçlü bağın zihnî arka planını tanımlamak üzere geliştirdiğim ve bu teorik çerçevenin merkezine yerleştirdiğim ben-idraki (Selbstverständnis/self-perception) kavramı, beni tarihteki zihinsel dönüşüm ile ekonomi politik dönüşüm arasındaki etkileşimi daha derinden incelemeye sevketti. Daha sonra 1994 yılında kaleme aldığım Civilizational Transformation başlıklı eserde de vurguladığım gibi, ben-idraki kavramını, konjonktürel kimlik tartışmalarının ötesinde, varoluş idrakini tarihî ve siyasi idrak ile bütünleştiren içkin bir kimlik bilincini ifade etmek için geliştirmiştim.(3) “Medeniyetlerin Ben-İdraki” başlıklı makalemde,(4) medeniyetlerin kurucu bir kolektif benidrakine dayandıkları tezime karşılaştırmalı analizlerle teorik bir zemin oluşturmaya çalışmam, bu idrakleri tarihî bir idrakle buluşturma çabasıyla ilgiliydi.

MÖ VI-IV. yüzyıllar arasında Çin (Tao-Konfüçyüs), Hint (Buda-Jain), İran (Zerdüşt), Mezopotamya (Ezra) ve Yunan (Sokrat-Eflâtun-Aristoteles) medeniyet havzalarında gözlenen zihniyet devrimleri ile müteakip yüzyıllarda ortaya çıkan siyasal yapılar (Han, Maurya, Pers ve İskender imparatorlukları) arasındaki zihniyet-düzen ilişkisi son derece zengin ve devasa ölçekli bir tarih alanı olarak beni cezbetti. Yerel medeniyet havzalarının kendi içinde yaşadığı zihniyet dönüşümlerinin, nasıl suya atılan bir taş gibi çevre havzalara doğru açılan ve genişleyen daireler şeklinde yayıldığı ve bu yayılmayla birlikte gelişen yeni siyasal düzen kurma çabalarına yol açtığı, adım adım incelenmesi gereken bir tarihî süreç olarak hâlâ gündemimdedir.

Kadimin ilk büyük sentezlerinin bu etkileşimlerde yattığına inandığım için birçok makale ve tebliğde bu süreci karşılaştırmalı olarak ele almaya çalıştım.(5) Zerdüşt, Sokrat, Buda ve Konfüçyüs’ün İran, Yunan, Hint ve Çin medeniyet havzalarında öncülük ettikleri zihinsel dönüşümlerin, daha sonra bu havzalarda kurulacak ve çevreye yayılacak olan Pers, İskender, Maurya ve Han imparatorluk düzenleri üzerindeki etkileri ve karşılıklı etkileşimleri medeniyet harmanlanmasının en kapsamlı ilk örneklerini oluşturması açısından dikkate şayandır. Hep bu zihnî dönüşümlerin öncüleri ile bu zihnî çığırları siyasi düzenlerinin felsefi altyapısı ya da resmî dini ilan eden siyasi düzen kurucuları arasındaki ilişkinin zaman aşan etkileşimini anlamaya çalışmışımdır. Hayal dünyamda birçok kez Zerdüşt ile Darius’u, Sokrates ya da Eflâtun ile Aristoteles’in talebesi Büyük İskender’i, Buda ile Aşoka’yı, Konfüçyus ile Han Wudi’yi buluşturarak zihniyet-hayat, ideal-reel, teori-pratik, bilinç-eylem diyalektiği üzerine yaptıkları ütopik bir sohbeti kurguladım. Önemli bir kısmını kaleme almış olmakla birlikte üstlendiğim görevler dolayısıyla tamamlayamadığım Tarihî Derinlik çalışmasının önemli bölümlerinden birini, bu kritik eksen asrında gözlediğim zihniyetdüzen ilişkisi oluşturacaktır.
Tevhid akidesine dayalı ben-idrakinin bu zengin insanlık birikimi ile etkileşime geçmesinin ürünü olan İslâm medeniyet birikiminin getirdiği medeniyet canlanmasını “kadimin büyük sentezi” olarak tanımladığım medeniyet tarihi çalışmaları, tarihî derinlik yaklaşımının ilk izlerini taşıyordu.(6) İslâm medeniyetinin insanlık tarihindeki özgün konumu, temelde biri zihniyet, diğeri sosyal düzen ayağına dayanan iki sütun üzerinde yükselmişti: (i) Kuşatıcı bir varlık telakkisi öngören tevhid inancının inşa ettiği yeni bir ben-idrakinin önceki kadim düşünce geleneğinin değişik unsurlarıyla yüzleşmesinin ve etkileşiminin ürünü olan özgün bir zihniyet ve (ii) önceki medeniyet havzalarının hemen hemen tümüne (Mısır, Akdeniz, Yunan, Mezoptamya, İran ve Hint) optimum uzaklıkta (Hicaz) oluşmaya başlayan bu zihniyetin, çok kısa bir sürede bu havzalarla ilişkiye geçerek, yeni bir düzen kurma süreci.

Yaklaşık iki asır içinde Endülüs’ten Çin’e, Avrasya steplerinden Afrika içlerine kadar yayılan geniş bir coğrafyada hâkimiyet kuran İslâm medeniyeti, kadim medeniyet havzalarının en geniş kapsamlı etkileşim alanına zemin hazırlamıştır. İslâm medeniyeti havzasının siyasal düzeninde kaotik bir etki yapan Haçlı seferleri ve Moğol istilaları, aynı zamanda, sonraki yüzyılları etkileyecek daha da kapsamlı bir kültürel etkileşim sürecinin önünü açmıştır. Osmanlı düzeni kadimin bu büyük sentezinin son halkasını oluşturmuştur.

Roma, İskender-sonrası kadim sentezin Akdeniz-merkezli Afroavrasya düzenini, Osmanlı ise İslâm medeniyetiyle oluşan kadim sentezin hemen hemen aynı coğrafyadaki son düzenini yansıtıyordu. Osmanlı düzenindeki Müslüman halkların Osmanlı’yı aşarak İslâm medeniyetinin oluşum dönemiyle irtibat kurması mümkün olmadığı gibi, Osmanlı düzenindeki Hristiyan halkların da yine Osmanlı’yı aşarak Hristiyan-Roma geleneğiyle tarihî bir irtibat kurması mümkün değildir.

XII-XVI. yüzyıllar arasında Batı Avrupa’da yaşanan büyük zihnî dönüşüme dayanan ve XIX. yüzyılda yeni bir zihnîekonomik-politik paradigma oluşturarak yeni bir siyasal düzen kuran modernitenin kadim ile etkileşimi bugünkü felsefi, tarihî ve siyasi yapılanmanın da altyapısını şekillendirmiştir. Reform-Rönesans-Aydınlanma ile zihnî, merkantilizm-Sanayi Devrimi süreçleri ile ekonomik, ulus devlet-sömürge imparatorluk yapıları ile siyasi zemini oluşan bu yeni paradigma, kadim medeniyet havzalarını ve düzenlerini dönüştüren yeni bir etkileşim sürecini tetiklemiştir. Her medeniyet havzasında farklı kavramlar, yöntemler ve süreçler ile yaşanan gelenek-modernite ilişkisi, temelde, bu tarihî diyalektiğin izlerini ve sonuçlarını taşımaktadır.

Kadim medeniyet sentezleri, Afroavrasya kıtasının merkezinde Akdeniz’den Çin’e uzanan kuşak üzerindeki ve etrafındaki havzalardan çevreye doğru yayılırken; modernite, Batı Avrupa’dan, yani çevreden denizler vasıtasıyla bu merkezî kadim etkileşim hattına yayılmak suretiyle etkisini gösterdi. Küreselleşme süreci ise getirdiği yeni araçlarla coğrafi sınırlamaları aşan bir etkileşim atmosferi oluşturdu. Bir taraftan insan hareketliliği olağanüstü artarken, diğer taraftan da kültürel etkileşim, iletişim teknolojisi üzerinden, mekân sınırlamalarını aşan yepyeni boyutlar kazandı. XX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren başta Çin, Hint ve İslâm medeniyet havzaları olmak üzere kadim medeniyet havzalarında gözlenen kültürel, siyasi ve ekonomik hareketlilik, bütün bu etkileşim alanlarını olağanüstü bir ivmeyle dönüştürmekte ve insanlığın geleceğini belirleyecek yeni unsurları devreye sokmaktadır.

Bugün moderniteden küreselleşmeye geçiş sürecinde kadim medeniyetlerin yeni bir canlanma dönemine girdiği göz önüne alındığında, Osmanlı döneminin doğru anlaşılması sadece tarihî idrakin doğru inşası bağlamında değil, küreselleşmenin doğurabileceği kültürel etkileşimleri anlayabilmek açısından da özel bir öneme sahiptir. Mesela, merkezî kadim şehirlerin medeniyet harmanlanması dönemlerinde yaşadıkları dönüşümün dinamiklerini anlamak, çok kültürlü küresel şehirlerin geleceğini öngörebilme çabalarında önemli ipuçları verecektir. Persepolis, İskenderiye, Roma, Bağdat ve İstanbul gibi kadim medeniyetin harmanlanma merkezlerinin ve Amsterdam, Londra, Paris, St. Petersburg ve New York gibi modernitenin kültür aktarım merkezlerinin serüvenleri, küreselleşme sürecinin şehirler üzerindeki etkilerini anlayabilmek açısından birer deniz feneri niteliği taşımaktadır.
İyi bir devlet adamı olmanın yanı sıra saygın bir tarihçi de olan değerli dostum Makedonya Cumhurbaşkanı Gjorge İvanov’un davetiyle Aziz Kiril ve Metodiy Üniversitesi’nde “Büyük İskender’den Osmanlı’ya Küreselleşme Tecrübesi”(7) üzerine verdiğim konferansta kadim-modernite-küreselleşme evrelerindeki büyük harmanlanma ve değişim sürecini, ortak tarihî birikimimizi kullanarak, anlamlandırmaya çalışmıştım. Bu konferanstaki temel tezim, İskender ve Osmanlı düzenlerinde yaşanan büyük harmanlanmanın, mekânla sınırlı da olsa, ilk küreselleşme örnekleri olduğu ve bu yapıların anlaşılmasının ve yeniden yorumlanmasının, bugün yaşamakta olduğumuz kapsamlı küreselleşme süreci için ufuk açıcı örnekler oluşturduğuydu.
Aslında tarihî varoluşumuz ile insanlığın genel tarihî akışı arasında anlamlı ve bizi özne kılan bir irtibat kurma çabası, tarihî derinlik çalışmasının temelini dokumuştur. Bu çaba, bütün özne-tarihçilerin ve özne-aydınların da ortak kaygısını oluşturmuştur. Üniversite yıllarında Arnold Toynbee’nin A Study of History adlı eserini ilk okuduğumda beni en çok etkileyen bölüm, insanlık tarihini incelemeyi hedef edinen bu tarih klasiğinin giriş bölümünde ortaya konan temel sorunsalların, İngiliz tarihi etrafında dile getirilmiş olmasıydı.(8) Bu yaklaşım, eserin daha girişinde okuyucunun zihnine, daha sonra incelenecek olan bütün medeniyetlerin, aslında genelde Batı Avrupa, daha özelde de İngiliz tarihi ile şekillenen siyasi düzene akan nehirler olduğu varsayımını yerleştiriyordu.
XIX. yüzyılda geliştirilen Avrupa merkezli tarih anlayışı, insanlık tarihini yeni bir akış şemasına oturtmaya çalışmıştır. Bu tarihî akış varsayımıyla insanlık tarihinin aktığı ana havzaların çok uzağındaki Batı Avrupa, artık tarihî akışın merkezine yerleşirken bütün bu akışın binlerce yıllık yatağını oluşturan kadim merkezlerin tarih dışına doğru itilmelerinin tarih idrakimizde oluşturduğu boşluk duygusu, zihnimi daima meşgul etmiştir. Doktora çalışmasını tamamlamamı müteakip gittiğim Malezya’da Çinli, Hintli, Malay, Afrikalı, Asyalı öğrencilerden oluşan sınıfa siyasi düşünce tarihi dersi okutmak için girdiğimde, egemen paradigmanın ders kitapları ile sınıftaki öğrencilerimin geldiği medeniyet havzalarının tarihleri arasındaki çelişkiyi görmek bende bir kültürel şok etkisi yapmıştı. Avrupa merkezli Yunan-Roma-Hristiyanlık-Rönesans-Modern siyasi düşünce akışlı ders kitaplarında muhatabı olduğum öğrencilerin medeniyet havzalarının siyasi düşünce birikimi ya hiç yoktu ya da Avrupa ile ilişkili oldukları ölçüde vardı. Hâlbuki bu öğrencilerin aidiyet hissettikleri medeniyet havzaları, Avrupa merkezli siyasi düşünce birikiminden çok daha eski ve çok daha köklü idi. Böylece, Avrupa eksenli düşünce tarihi şemasının bu Batı-dışı medeniyet havzalarında nasıl bir zihnî yanılsamaya yol açtığını doğrudan pratik içinde de görme imkânı buldum. Elimdeki ders kitabını bir kenara bırakarak kadim havzalardan başlayan yeni bir siyasi düşünce ders kitabı derledim.

Bu dönemde Çin, Hint, İslâm ve Batı medeniyetleri arasında Güneydoğu Asya’da gözlediğim etkileşim, medeniyet tarihine içselleştirici bir şekilde yaklaşım sorunsalına yönelik ilgimin artmasına yol açtı. 1999 yılında Türk Tarih Kurumu’nun Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yılı münasebetiyle tertip ettiği yıllık kongreye sunduğum “Medeniyetlerarası Etkileşim ve Osmanlı Sentezi” başlıklı tebliğde medeniyetler arası etkileşim çerçevesinde Osmanlı Devleti’ne nasıl yaklaşılması gerektiği konusunu ele aldım. Daha sonra Dîvân dergisinde yayınladığım “Tarih İdraki Oluşumunda Metodolojinin Rolü: Medeniyetlerarası Etkileşim Açısından Dünya Tarihi ve Osmanlı”(9) makalesiyle hem bu tebliği genişletmeyi hem de zihnimdeki Tarihî Derinlik çalışmasına zemin teşkil edecek bir omurga metin oluşturmayı amaçladım. Daha sonra üstlendiğim yeni sorumluluklar dolayısıyla bu çalışmayı tamamlayamadığım için, bu makaleyi genişleterek zihnimde hâlâ ilk fırsatta tamamlamayı ümit ettiğim bir proje olarak bekleyen Tarihî Derinlik’e bir mukaddime şeklinde yayınlamaya karar verdim.

Ancak Tarihi Derinlik’e mukaddime olarak düşündüğüm Medeniyetler Harmanı Osmanlı kitabını yazarken kaleme aldığım “Osmanlı şehirleri” bölümü zihnimi daha kapsamlı bir şehir ve medeniyet çalışmasına yönlendirdi. Osmanlı’yı merkeze alacak bir çalışmadan da önce Osmanlı’yı ortaya çıkaran başta İslâm medeniyeti olmak üzere kadim medeniyetlerin kurucu parametrelerinden (“ben-idrakinin ontolojik olarak yeniden inşası”, “insani bilginin epistemolojik olarak yeniden sınıflandırılması”, “değerlerin aksiyolojik olarak yeniden tanımlanması”, “tarihsel muhayyile ya da zaman şuurunun yeniden kurgulanması”, “şehrin/mekânın yeniden tanzimi” ve “yeni bir dünya düzeni fikrinin bu parametreler etrafında yeniden oluşumu”) birini oluşturan “şehrin/mekânın yeniden tanzimi” etrafında bir kitap yazmak, yıllardır düşündüğüm bir başka projeyi gündeme getirdi ve böylece Medeniyetler ve Şehirler kitabı ortaya çıktı.

Tek bir medeniyetin hegemonyası etrafında bir dünya düzeni anlayışı ya da medeniyetler arası etkileşime dayalı çoğulcu bir dünya düzeni alternatifleri arasında tercih yapmanın eşiğinde olduğumuz bir zamanda, insanlığın bugün karşılaştığı meydan okumalara ortak cevaplar üretmek, tüm bu kurucu parametrelerin anlaşılması ve yeniden değerlendirilmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Kuşatıcı ve içselleştirici olamayan medeniyetler, nasıl tarihte hayatiyetini devam ettirememişse, bugün de bu özelliği haiz olmayan bir dünya düzeni anlayışının insanlığın problemlerine çözüm üretmesi mümkün değildir. Osmanlı’nın mirasını taşıyan Türkiye’nin merkezinde bulunduğu coğrafya, bu “tarihî derinlik”in getirdiği kuşatıcılığa sahiptir. Ulusal çıkarların ötesine geçip tüm insanlık vicdanı adına kendi mensubu oldukları medeniyetlerin kurucu parametrelerini yeniden inşa ederek değer üreten toplumlar ve siyasi yönetimler, bu çoğulcu düzeni de inşa edeceklerdir. Kurucu parametrelerini yeniden inşa eden toplumların ve siyasi yönetimlerin ise her şeyden önce mensubu oldukları medeniyetlerin hafızasını aktaran şehirleri yeniden inşa etmeleri kaçınılmazdır.
Elinizdeki kitabın birinci bölümünü oluşturan “Şehirlerle İlk Tanışmam: Mekânın İzleri”, daha önce gidip gördüğüm, bizzat tecrübe ederek hissettiğim şehirlerin bendeki izlerini yansıtmaktadır. Kitabın ilerleyen bölümlerindeki teorik tahlillerin arka planını oluşturan bu izler, aynı zamanda, zaman içinde oluşan medeniyetsel tarih idrakimin de temelini oluşturmuştur.

Kitabın devamında yer alan ikinci bölümde, Weber’in kavramsallaştırmaları çerçevesinde dünya şehir tarihi yazımının kritik bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Devamında söz konusu metodolojik hataların Osmanlı şehir tarihi yazımı üzerindeki etkileri ele alınmaktadır.
Üçüncü bölümde ise aynı zamanda kitaba adını veren “medeniyetler ve şehirler” arasındaki ilişki şehirler tasnif edilerek sekiz başlık altında incelenmektedir. Medeniyetlerin eksen şehirleri(10) medeniyetlerin yükseliş ve düşüş tarihlerinin mihenk taşlarını oluşturur. Çünkü bu şehirlerin kaderi, tarihî akış içinde ait oldukları medeniyetlerin kaderi ile özdeştir. Bu şehirler bazen mimari formda veya musikinin ritminde, bazen entelektüel geleneğin sürekliliğinde ya da ticaret yolları üzerindeki bereketli bir pazarda ve bazen de politik düzenin merkezinde durarak medeniyet parametrelerinin tarihî gerçeklik içinde zaman ve mekâna yansımasını sağlarlar. Bu bakımdan eksen şehirler diğer tasniflerin tamamına yol gösterir: “Medeniyete Öncü/Kurucu Şehirler”, “Medeniyet Tarafından Kurulan Şehirler”, “Aktarılan Şehirler”, “Hayalet Şehirler”, “Tasfiye Edilen Şehirler”, “Etkileşim Şehirleri”, “Dönüşen/Dönüştüren Şehirler”.

Bu şehir tasnifleri, medeniyet/şehir tarihi yazımını kritik etmek üzere pek çok argüman sunmaktadır. Şehir tarihi çalışmalarının kurucu babası Weber’in “Occidental” ve “Oriental” şehirler şeklinde yaptığı kutuplaştırıcı/kategorik ayrıma da bir cevap niteliği taşımaktadır.
Kitabın bölümlerinin yazılması aşamasında verdikleri kaynak desteği dolayısıyla F. Samime İnceoğlu, Ebubekir Ceylan ve Nedim Emin’e ve yayın aşamasındaki eleştiri ve katkıları dolayısıyla Yunus Uğur, Faruk Deniz, Alim Arlı ve Semih Atiş’e teşekkürlerimi ifade etmek isterim.
Akademik ve siyasi hayatım boyunca desteğini bir an bile eksik etmemiş olan eşim Sare Hanım ile çocuklarım ve torunlarımın bunca yoğunluk içerisinde gösterdiği sabır, feragat ve vakar karşısında her türlü minnet ve muhabbet ifadesinin yetersiz kalacağını ifade etmek isterim. Müteşekkirim.
Son dört sene içerisindeki uzun seyahatlerim sırasında bu ve paralelinde yaptığım akademik çalışmalar için yanıma aldığım kitaplar, seyahatlerimin ayrılmaz bir parçası hâline gelmekle kalmadı, aynı zamanda yoğun diplomatik tempom için de ayrı bir motivasyon kaynağı oldu. Seyahatlerim sırasında bana eşlik eden ve destek olan uçuş ekibi ve Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık ekiplerime de bu vesileyle teşekkür etmek isterim.


Çalışmanın her aşamasında benimle aynı heyecanı paylaşarak, hemen her gün yazdığım yeni bölümleri okumak için büyük bir merakla bekleyen ve kitabı yayına hazırlayan öğrencim Sevinç Alkan Özcan’ın adını da burada zikretmem gerekiyor. Yaptığı araştırmalar ve getirdiği eleştiri ve katkılar dolayısıyla kendisine teşekkür ediyorum.

17 Mart 2016
Çankaya/Ankara



27 Ekim 2016 Perşembe

Yerim Ben Böyle Siyaseti: Borgen

Dizi Film Adı: Borgen

Film ile ilgili bilgi siteleri:
- https://tr.wikipedia.org/wiki/Borgen
- http://journo.com.tr/borgen-danimarkadan-siyasal-iletisime-ve-siyasete-bakmak


Dizi ile ilgili kısmi bir paylaşım:

Genç bir siyasi danışman, başarılı bir gazeteci kadın ve özgürlükçü bir kadın Başbakan. Yanılmadınız olay İskandinavya’da geçiyor. Ya da kurgu bu şekilde ilerliyor. Danimarka televizyonu DR1 tarafından yayınlanan, daha sonra BBC’ye kadar şöhreti ulaşmış olan Borgen dizisi, şu ana dek yayınlanmış üç sezonu ile House Of Cards ve Madame Secretary gibi dizileri hem siyasal gerçekçilik bakımından hem de içindeki demokrasi dengelerine hayran etmesi bakımından geride bırakmış durumda. IMDB notu 8.5 olan bir yapımdan bahsediyoruz.
Dizide temel olarak spin doctor’ların (siyasi danışmanlar) haberin oluşum sürecindeki etkileri, siyasetçiler ve gazeteciler arasındaki perde arkasında süren ilişkiler; siyasetçilik ve gazetecilik statüleri arasındaki geçişlilik ve bu geçişliliğin problemleri ele alınıyor. Tabii ki dizinin baş kahramanı olan kadın Başbakan’ın siyasal ve özel hayat serüveni ise bizimki gibi ülkelerde demokrasi bağlamında da, insan hak ve özgürlükleri bağlamında da bir nevi ütopya izlenimi yaratıyor.
İrfan'ın Yorumu:
House of Cards sonrası aynı tadı alır mıyım diye izlediğim politik bir Danimarka dizisi. Her ne kadar House of Cards'a yaklaşamasa dahi bize uzak olan Danimarka (İskandinav ülkelerinden bir ülke) siyaseti açısından bilgilendirici, Avrupalı'nın hayata, siyasete, cinselliğe, insan haklarına, hayvanlara, ekonomiye, vs. bilimum değerlere (hayat biçimi unsurlarına) bakış tarzı açısından bilgilendirici öğeler içeriyer. Diziyi izlediğinizde tam bir demokrasi hayranı olup çıkacaksınız neredeyse. Hatta Müslümanların kendi aralarındaki çatışmaları, kan dökmelerini de gördüğünüzde: "İşte bu! Benim aradığım sistem bu" diyecek kadar sizi yanılgıya sürükleyen bir dizi. İskandinav tarafından siyasete bakalım ve çözümleri ile ilgili bilgilenelim diyorsanız... Buyrun derim. 

17 Ekim 2016 Pazartesi

Bana ne bana ne ben ronin olmıycam: 47 Ronin

Filmin Adı: 47 Ronin

Film ile ilgili bakılacak siteler

http://www.imdb.com/title/tt1335975/

http://www.turkcealtyazi.org/mov/1335975/47-ronin.html

Filmin konusuna dair:

47 Ronin gerçek bir hikayenin kurgusal anlatımı. Gerçek hikayede 18. Yüzyılda Japonya’da yaşayan gerçek samuraylar ustalarının ölümünün intikamını alıyor. Hikayenin Hollywood versiyonunda ise Keanu Reeves çok ırklı olmasından ötürü Japon toplumunun dışına sürüklenmiş Kai isimli bir karakteri canlandırıyor. Kai daha sonra ustalarını öldürmüş ve onları sürgün etmiş bir efendiyi yenmelerine yardımcı olmak üzere 47 kaçak samuraya katılıyor. Hiroyuki Sanada (The Wolverine) 47 Ronin’in lideri Oishi’yi canlandırıyor. Oyuncu kadrosunda Tadanobu Asano (Thor: The Dark World) ve Rinko Kikuchi (Pacific Rim) de yer alıyor.

İrfan'ın Notu:

Keyif alarak izlediğim, duygu yüklü, biraz fantastik aynı zamanda estetik de olan bir film. Gerçek bir efsaneden esinlenmiş. 

Ailece izlenebilir notunu da ekledikten sonra beklentileri de çok yüksek tutmadan izlenebilir diyorum.

23 Eylül 2016 Cuma

Kadın Kadın Dedin Başımın Etini Yedin: Kadın Söylemine Dair Korku Çemberleri

Kitabın Adı: Kadın Söylemine Dair Korku Çemberleri
Yayınevi: Mana Yayınları
Yazarı: Nasr Hamid Ebu Zeyd
Kitabı Bitiriş Tarihi:          23/09/2016                -           23.50 / İstanbul
 
İrfan'ın Notu:
Yazarla ilgili herhangi bir önyargım ve kanaatim olmadan kitabın başlığı ilgimi çektiğinden dolayı aldığımda açıkçası Mısır'da kendisini müslüman olarak görüp de dinden bu kadar uzak bir kadın yorumu beklemiyordum. Bazı düşünmeye sevk eden yaklaşımları ve tartışılması gereken haklı kanaatleri olduğunu söylemekle birlikte selefi düşünceye bu kadar düşmanca yaklaşım, onları anlamak yerine onların tezlerini hakirce reddediş, çözüm olarak çok açık naslar olduğu halde bu naslara tutunmanın tuzak olduğunu söyleyecek kadar müsteşrik bir kafadan böyle bir eser beklemiyordum. Belki bu beklemeyişimin sebebi Mana Yayınları ismini görmek olsa gerek ...
Her neyse, kitabı okumaya başlayıp da internetten yazar ile ilgili malumat aldıkça adamın karın ağrısının ne olduğu da anlaşılır hale geliyor. Kadın üzerinden İslam'ın temel değerlerini sarsmak için yazar elinden gelen bütün çabayı sarf ediyor. Kitabı okuduğunuzda yazarın müslümanlar arasında tartışılması gereken konular, çözüm odaklı olmak temeli üzerinden gideceği yerde bu konular çözümün İslam'ın temel ilkelerinden uzak bir şekilde batılı laik düşüncenin uygulanabilir düşünce sisteminde aranması gibi bir yola başvuruyor.
Yazar ile ilgili bir bilgi sitesi:
Buradan yazar ile ilgili belli bir kanaate sahip olabiliyorsunuz zaten. Bu bilgiler adaleti elden bırakmadan yazdığı eserler ile doğru orantılı mı diye kitabı okuduğunuzda belli bir kanaate siz de varmış oluyorsunuz...

Kitap ile ilgili notlar
"Kadın şehveti kışkırtan, içgüdüleri harekete geçiren, fitneye ve şeytanın tuzaklarına sevk eden bir varlık haline geldi. Tek çare onu tıpkı cahiliye dönemi bedevi Araplarının yaptığı gibi diri diri gömmek oldu. Ama bu sefer toprağa değil -iki göz için bırakılan delikten hariç- hiçbir açık yeri olmayan simsiyah bir kıyafetin içine gömüldü. Bu, toprağa gömmenin muadili bir eylemdi." (s. 32)
Yazarın muadili kelimesinin ne anlama geldiğini varsayarsak kendisini toprağa gömüp üzerini de kapattığımızda her halde örneklendirmesinin doğruluğunu yanlışlığını daha iyi anlar...
"Dini söylem, herhangi bir konunun tartışmasına, daima tartışma kabul etmeyen sabit fikirlerden yola çıkarak başlar. Yani 'hakimiyet' diye bilinen, dini nasların mercii olduğu, tabii ve  sosyal bütün alanlara şamil olduğu ilkesinden hareket eder. Onunla bu ilke üzerinden polemiğe girmek direk bu ilkeye teslim olmak demektir." (s. 71)
Yazarın bu cümlesi ile sorunların çözüm merciinin dini söylemlerin içerisinde değil dışında aramak olduğu anlaşılıyor ve kendisine yazık ediyor. Müslümanların arasında çıkan tartışmalarda çözüm mercii Kur'an ve sünnet olmaz ise o kişinin durumu nice olur?
Bu ve bunun gibi müslümanların asla kabul etmeyeceği görüşleri olduğu gibi, makul tartışma sorularını da açıkçası görebiliyoruz. Ama yazarın niyetinin hiç de hâlis olmadığı maalesef belirgin halde gözümüzün önünde duruyor.
Kadın özelinde problemlerin çözümü ile ilgili farklı bir bakış açısı geliştirme çabası içine giren fakat bu çabayı gül bahçesinde değil de bataklıkta arayan biri gibi duruyor yazar. Bataklıkta çözüm arayan birisinin kadın özelinde çözüm önerilerini merak ediyorsanız ...


19 Eylül 2016 Pazartesi

Bu Teröristler Silahları Nereden Buluyor mu Dediniz?: The Night Manager




John le Carré'nin aynı adlı kitabından uyarlanan dizi, lüks bir otelde çalışmaya başlayan Jonathan Pine isimli bir İngiliz askerini odağına alıyor. Otelde Jonathan’ın yolu Sophie adında Arap asıllı bir Fransız ile kesişir ve kız ona karaborsa silah tüccarı Richard Onslow Roper hakkında bazı bilgiler verir. Jonathan bu bilgileri İngiliz istihbaratına paylaştıktan kısa bir süre sonra Sophie ölü bulunur. Genç adam gizli servise katılmaya ve intikam almaya karar verecektir.

İrfan'ın Yorumu: Dünyada hükümetler ile silah satıcılarının ve aynı zamanda terör örgütlerinin bağları ile ilgili aksiyonel bir dizi. Farkını izledikten sonra anlayacaksınız. Dizi filmin bir kısmı Türkiye topraklarında da geçiyor. Bu yüzden izlemekte fayda var diyorum...

Bir Günde Kaossuz Kalkalım Şu Ülkede: Kaos Ülkesi

Kitabın Adı: Kaos Ülkesi
Yayınevi: Parafiks Yayınevi
Yazarı: Çetin Agaşe
Kitabı Bitiriş Tarihi: 18/09/2016 PAZAR - 14.09

İrfan'ın Notu:
Çetin Agaşe'nin okuduğum ilk kitabı. Rota Haber Sitesi'nde yayınlanmış yazıları belki de birkaç not eklenmiş halleri ile karşıma çıktı. Açıkçası Paralel Okuma adını verdiğim bir seri üzerine aldığım kitaplardan birisi idi. Ve Hükümet-Hizmet hareketi adı verilen FETÖ yapılanması ile ilgili bilgiler içereceğini sanmıştım. Ama daha çok derin devlet, Yeşil, Ergenekon gibi konulara kendi milliyetçi bir bakış tarzı ile bakarak bir şeyler söylemeye çalışmış. Kendi açımdan doyurucu ve etkileyici bulmadım. Her halde Çetin Agaşe'nin ilk ve son okuyacağım kitabı olma özelliği bakımından tarihe not olarak geçeceğim bir eser oldu diyebilirim. Bilgi dağarcığıma bir şey kattı mı diye geriye doğru bakıyorum, maalesef bildiklerimin dışında yeni bir şeyler göremiyorum ve bu da beni derinden yaralıyor maalesef. Hayırlısı olsun diyorum... Okumazsanız fazla bir şey kaybetmiş sayılmazsınız.
Yazarın hamasi bir milliyetçi çizgide düşünce mantalitesine sahip olduğunu not ettikten sonra, çelişkili kanaatlerini de kitabı okurken fark ettim maalesef. Bir yerde Gezi Olayları adı verilen o olaylarda Recep Tayyib Erdoğan'ı eleştirirken, birkaç sayfa sonra 180 derece dönüş yapıp bu sefer de savunuyor. Yani görüş değişikliği olur olmasına da iki üç günde olur mu?


Kitap ile ilgili arka kapaktan ...

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül: Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde ayrı bir devlet olamaz. Devlet içerisinde ayrı yapılanmalarda asla olamaz. Devletin kurumlarında herkes, o ülkenin vatandaşı olan herkes eğer şartları yerine getiriyorsa çalışabilir. Bu TSK olabilir, bu yargı olabilir, bu devletin diğer organları olabilir. Ama onlar anayasa, kanunlar o kurumun kendi kurallarına kesinlikle riayet edecek. Herhangi bir gruplaşma olmayacak. Kurumun dışında başka bir yerden talimat, başka bir yere kurumun bilgileri taşıma asla olamaz. Bunlar olursa tabii ki ortaya çıkarılır ve müsaade edilmez. Bunun dışında sivil toplumda nasıl şeffaflık önemliyse bu tür konularda da şeffaflık önemlidir. Hele de yargı içerisinde böyle bir şey varsa asla tahammül edilemez. Peşinen de kimseyi suçlayamazsınız. Ama bu tür iddialar ciddiyse araştırılır ve gereği mutlaka yapılır."

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Kirli ittifakların bu ülkenin üzerine karabasan gibi çökmesine izin vermeyeceğiz. Kiralık örgütlerin çöreklenmesine izin vermeyeceğiz. İstedikleri kadar şantaj, tehdit, provokasyonlara başvursunlar bunlara boyun eğmeyeceğiz. Devlet içinde paralel devlete izin vermeyeceğiz. Türkiye'de tek devlet vardır. Tek devlet, tek bayrak, tek vatan ve tek millet. Kimse devletin içinde paralel devlet kuramaz. İdareyi vesayet altına alamaz.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: Efendim diyor 17 Aralık'ta bize bir darbe yapıldı. Kim yaptı darbeyi? Paralel devlet yaptı. Peki, kardeşim sen kaç yıldır iktidardasın? 11 yıl, 11 yıldır iktidardasın. Rüşvet yiyince mi aklın başına geldi senin? Biz bilmiyor muyuz bunları?

Fethullah Gülen: Örgütle müzakere yapılabilir, bir beis görmüyoruz onda. Fakat devletin itibarı, onuru korunarak yapılmalı. Öyle yaparsanız yarın tarih ona, "Paralel yapı budur" der. Yani onlarla görüşürseniz "Paralel yapı budur" der. Bir şey diyemem ben ona, yani işte çocuk katili falan dediler, terörist dediler. Devlet de bir terörist olarak yakaladı Türkiye'ye getirtti. Hatta idamı söz konusu oldu zannediyorum. Hatta MHP'nin tavrı da oydu, AKP'nin tavrı da belki de oydu geldikten sonra. Fakat sonra hangi mülahazaya binaen bilemiyorum onlara şirin görünmek suretiyle bölgede, öyle de dersem suizan olabilir seçime matuf bir tavır olabilir yani. Ne Oslo görüşmesi, ne PKK'nın adadaki insanıyla görüşme mevzuu, ne dağdakilerle görüşme mevzuu, onun karşısında olmadık.

6 Eylül 2016 Salı

Oğlum ! Neden Kendine Dikkat Etmedin?: The Nigt Of

Dizi Film Adı: The Night Of

İMDB Adresi : http://www.imdb.com/title/tt2401256/

Konusu: "The Night Of" New York'ta yaşanan, karmaşık bir hikayeye sahip hayali bir cinayet davasının derinlemesine araştırıldığı sekiz bölümden oluşacak bir mini dizidir. Bir kızı öldürmekle suçlanan Nasir Khan (Riz Ahmed) isimli Pakistanlı bir vatandaşın soruşturma ve dava süreci işlenecektir

Bir internet sitesinden az bir bilgi:
** Babasının taksisini alıp bir partiye gidecekken güzel bir kıza takılan ve kendini kızın cinayet zanlısı olarak bulan Pakistan kökenli bir üniversite öğrencisinin başına gelenler diye açıklayalım kısaca. Aslında dizinin esas meselesi adalet sistemini masaya yatırmak.‘The Night Of’ta zanlının, sonra mahkûmun yaşadığı bütün süreçler, hapishanenin nasıl bir yer olduğu ve sistemin nasıl işlediği en ince ayrıntısına kadar işlenmiş. Dizinin yazarı ‘The Wire’ın da senaristlerinden olan romancı Richard Price, yönetmeni ise ‘Schindler’in Listesi’nin Oscar’lı senaristi ve bir çok kez Oscar adayı olan Steven Zaillian.
** John Turturro’nun, Riz Ahmed’in, genç avukat kızı oynayan Amara Karan’ın oyunları öne çıkıyor. ‘Bir Ayrılık’tan tanıdığımız Peyman Moaadi’nin ve ‘The Wire’ınOmar’ı Michael K. Williams’ın da. Dizinin hepsi ayrı başarılı başrolleri arasında, alışık olmadığımız iki oyuncu daha var: Avukatın her bölüm gözümüze sokulan egzaması ve ölen kızın akıbeti belirsiz kedisi. Her ikisi de en son sahneye kadar işlevini sürdürüyor.
** Toplam sekiz bölümü Digiturk’un ‘Dilediğin Yerde’ uygulamasında mevcut. Ayrıca kaynak dizi ‘Criminal Justice’ da altyazısız olarak YouTube’da var.

Daha da bilgi istiyorum diyenler için bakınız: 

İrfan'ın Yorumu: Dizi filmi izlediğinizde eğer bir baba iseniz ve oğlunuz her ne kadar sizin terbiyenizden geçse dahi en nihayetinde o bir genç, ergen ve hata yapma ihtimalleri o dönemlerde hepimizde olduğu gibi fazla birisi. İşte diziyi izlediğinizde hele ilk bölümünde kahramanın karakoldaki stresini yaşadığınızda sanki kendi evladınızın işlemediği bir cinayet sonucunda çaresizliğini hisseder gibisiniz.
Dizi 8 bölümden oluşuyor. Bir ergen Pakistan asıllının genç ve güzel bir kızı gördüğünde dayanamadığı duygularının sonuçları Amerikan adalet sisteminin şemsiyesi altında işleniyor. Amerikan adalet sistemi deyince bu konuda yazılabilecek çok şey olmasına rağmen aklıma gelen bir sözü paylaşmadan edemeyeceğim. Sanırım bizim alimlerimizden birisinin olsa gerek: Bir devlet İslam şeriatı ile yönetilmiyor ama adalet sistemi kendi vatandaşlarına kendi kanunları çerçevesi içerisinde adil olmanın gayreti içerisinde ise o devletin ömrü uzundur, bir devlet İslam şeriatı ile yönetiliyor fakat adalet değil zulüm üzerine bina edilmiş ise -bakınız dünyada iki tane adı İslam devledi, diğerinin İslam cumhuriyeti olan devletlere- onların ömrü uzun süreli olmaz...
Ailece izlenmesini engelleyen birkaç rahatsız edici sahne olmasına rağmen ibret alınması bakımından izlense fayda sağlar diyebileceğim bir dizi...


5 Eylül 2016 Pazartesi

Mescitler Müslümanlara Aittir: Mescitlerdeki Bid'atler Hakkında İki Risale

Kitabın Adı: Mescidlerdeki Bid'atler Hakkında İki Risale
Yayınevi: Küresel Kitap
Yazarı: Ebu Muhammed el-Makdisi
Kitabı Bitiriş Tarihi: 04/09/2016 PAZAR - 19.00

İrfan'ın Notu:
Küresel Kitap Yayınevi tarafından çıkarılan bu küçük risalede bir müslüman için her daim içli dışlı olan mescitlerdeki iki uygulamanın yanlışlığını delilleri ile sunmuş yazar. Çocukların mescitlerden uzaklaştırılması -ki bununla da cemaatin namazının huşusunun bozulmasını delil getiriyorlar- yanlışlığı ile mescitlerde insanlara rahatsızlık verici önceden yer tutma meselesi. Mescitler bizim mescitlerimiz ise eğer orada oluşan yanlışlıkların en kısa zamanda düzeltilmesi gerektiği gibi bunun için çaba da sarfedilmesi kanaatindeyim...
Bir çırpıda okuyup var olan yanlışları ilmi bakımdan tashih eden bu risaleyi okumanızda fayda mülahaza ediyorum...

Kitap ile ilgili alınan notlara bir göz atalım:

Mescidlere asılmış ve üzerinde Namazdan yarım saat sonra mescidde beklemek yasaktır yazılı olan nice ilanlarla karşılaştık! Allah (azze ve celle) şöyle buyurmaktadır: Allah'ın mescidlerinde engel olan kimseden daha zalim kim vardır. Allah (azze ve celle) böyle buyurmuşken onlar yasaktır diyebilmekteler. Allahu'l Müstean! Allah (azze ve celle) nin rahmet ettiklerinin dışında mescidlerde bulunan görevlilerin cehaletinden kaynaklanıp insanın kalbini parçalayan şeylerden bir tanesi de rivayet edilen şu olaydır: Müslüman bir aile beldelerden birine yolculuğa çıkmış ve o beldede çocuklarıyla beraber eski bir kiliseyi de ziyaret etmiş. Kilisede görevli papaz onları güler yüz ve selamlayarak karşılamış. Çocuklara kalplerini kazanmak için şeker dağıtmış. Sonra namaz vakti gelince bu adam namazı eda etmek için çocuklarıyla beraber mescide gitmiş. Mescidin kapısında burası oyun salonu değil ve burası oyun bahçesi değil diye bağırıp çağıran görevli onları karşılamış...

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Kıl Olma Kul Ol: Kulluk

Kitabın Adı: Kulluk
Yayınevi: Pınar Yayınları
Yazarı: İbn Teymiyye
Kitabı Bitiriş Tarihi: 30/08/2016 SALI - 23.30

İrfan'ın Notu:
Kitap "okunması gereken temel kitaplar" dizisi eğer oluşturulacak ise mutlaka alınması gereken, başvurulması gereken, tekrar tekrar göz gezdirilmesi gereken bir el kitabıdır. Kendinizi hangi ırktan, hangi sınıftan, hangi kategoride görürseniz görün insan olma bilincine eriştikten sonra eğer özgür olmak istiyorsanız Allah'a kul olmanız gerekir. Allah'tan gayrı da bir düşünce sistemine sahipseniz, ateistseniz, deistseniz, müşrikseniz... Allah'a kul değilsiniz belki ama inanın başka her şeye kul olmuşunuz demektir. Yeri gelir nefsinizin kulu, yeri gelir patronunuzun kulu, yeri gelir firavunların kulu yeri gelir eşinizin, çocuklarınızın, paranızın kulu...
Fark etmiyor...
Allah'a kul olmayıp da "ben tam bağımsızım" demeye başladı iseniz bu tam bağımsızlık değil Allah'tan başka her şeye kul olmakla eş anlamlıdır. Özgürlük istiyorsanız işte kul olma seçeneğini en özlü bir şekilde anlatıyor bu kitap.

Kitabın Arka Kapağından:

"Ey İnsanlar! Rabbinize kulluk ediniz" (Bakara 21) ayeti kerimesinin manası nedir? İbadet nedir, kulluk ne demektir? Teferruata ait bilgiler nelerdir? Dinin tamamı kulluk manasının içinde midir, yoksa değil midir? Kulluğun hakikati nedir? Kulluk dünya ve ahirette en yüksek makam mıdır, yoksa onun üzerinde daha yüksek makamlar da var mıdır?
Şeyhülislam İbni Teymiyye, bu kitabında kendisine sorulan yukarıdaki soruların cevabını vermektedir.

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Ben Böyle Görmedim Der Gibi: Ben Böyle Gördüm

Kitabın Adı: Ben Böyle Gördüm
Yayınevi: Alfa
Yazarı: Fehmi Koru
Kitabı Bitiriş Tarihi: 21/08/2016 PAZAR - 14.17

İrfan'ın Notu:
Kitabı 15 Temmuz Darbe girişiminden sonra okumam farklı avantajlar da sağladı. Bir kere kitap 17/25 Aralık "Yolsuzluk Operasyonu" adı altında farklı amaçlar güden bir yapı ile ilgili kanaatlerine Fehmi Koru gözlüğünden nasıl baktığını irdelemekle birlikte, bu yapıyı hem iyi tanıması hem de 15 Temmuz'dan sonra uyananlardan mıydı yoksa uyumakta ısrar edenlerden mi sorusunun da cevabı niteliğinde...
Fehmi Koru bu kitabı yayınlayarak bana göre -Cem Küçük'ün tabiri ile- "medeni ölü" nitelemesini hak ettiği kanaatindeyim. Enteresandır bu dönemde yazarlardan, sanatçılarından, komedyenlerinden, sporcularından, siyaset adamlarından ve dahi esnaf işadamına kadar her şey ayan beyan ortaya çıktığı bir dönem oldu.
Fehmi Koru kitabında enteresan bilgiler (örneğin Fetullah Gülen ile Abdullah Gül arasındaki mektup) vermekte ise de kitabı okuduğunuzda: Bu adam ne dedi sorusunun cevabı şöyle: Bu adam çok şey söyleyerek hiçbir şey söylemeyenler güruhundan bir güruh oldu derim. Bu kadar deneyimli bir gazetecinin geldiği şu son hal gerçekten ibretlik. Kendisi her ne kadar FETÖ'cüyüm demese de tarafsız kalma çabası adaletsizliğine evrilmiş gibi. Kitapta "bak ben böyle söylemedim mi, hatalarını dile getirmedim mi" diye itiraz edebileceği şeyler olsa da totaline baktığınızda kitap maalesef "BEN BÖYLE GÖRMEDİM" der gibi.

Kitap ile ilgili alınan notlara bir göz atalım:
Hürriyet gazetesinden Çınar Oskay'a konuştuğu bölümden bir kesit aşağıdadır:
"17 Aralık’ın arkasında doğrudan cemaat olmayabilir
Koru, 17 Aralık günü Gül ve Erdoğan’ın ikamet ettikleri dışişleri konutuyla başbakanlık konutu arasındaki ‘gizli geçidi’ kullanarak bir araya geldiğini ve ikilinin ‘devlete yönelik bir kuşatma olduğu, durdurulması gerektiği’ kararına vardığını söyledi.
“Gül bana tapelere inanmadığını söyledi. ‘Sesler sanki gerçekmiş gibi geliyor ama arada boşluklar var. O boşluklar birileri tarafından teknik olarak doldurulmuş olabilir mi?’ dedi” diyen Koru, Gül ve Erdoğan’ın 18 Aralık’ta Pensilvanya’ya gitmesini istemelerini ise “Karşı tarafın bu işlerle gerçekten ilgisi var mı diye bakmam için” diye açıkladı.
Koru’ya göre ilk etapta Gülen olanlardan rahatsızdı, Koru operasyonların arkasında Cemaat’in olduğu kuşkusunun ortadan kalktığını düşündü ancak 25 Aralık’ta işin rengi değişti.
25 Aralık barış süreci bitirmek için gibiydi
Koru’nun verdiği bilgilere göre Gülen’i en çok dershanelerin kapatılmasına yol açacak yasal girişim rahatsız ediyordu, bu konuda geri adım atılması durumunda pazarlığa hazırdı. Bu yüzden Koru, 25 Aralık’ta ikinci girişim patlayınca şaşırdı: “Bunun üç-dört gün önce görüştüğüm kişinin talimatıyla olabileceğinden ciddi kuşku duyuyorum. 25 Aralık, sanki Fethullah Gülen’e rağmen, hatta belki barışa doğru giden bu süreci bitirmek için başlatılmış gibime geldi. İkinci operasyon başladığında Pensilvanya’da değerlendirme yaptıklarını ve sonuna kadar götürme kararı verdiklerini zannediyorum.”
Koru o dönem Erdoğan’ın da rahatsız olmakla birlikte iyimserlik taşıdığını, fakat daha sonra partinin ‘Bu siyasete darbe girişimidir’raporunu benimsediğini söyledi."

Tamamı aşağıdaki linktedir:

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Köpekbalığı ve Casusluk mu Dediniz ?: Jason Bourne ve Karanlık Sular

Filmin Adı: Jasen Bourne

http://www.sinemalar.com/film/220986/jason-bourne

Bu filmlerin bütün hepsi gerçekten harika. Burada da oyuncular yine döktürmüş tam anlamı ile... Bu filmi izlemenizi tavsiye ediyorum. Teknoloji, taktik, mücadele vs. Harika diyorum başka da bir şey demiyorum















Filmin Adı: Karanlık Sular

Jaws filmi her zaman klişe olmuştur. Bu filmden sonra insanlar denize gittiklerinde biraz daha dikkatli olmuşlar, köpek balıklarının olmadığı yerlerde dahi tedirginlikleri uzun süre sürmüştür. Bu filmde bir hanım tek başına bir mücadelenin içinde. Gerilimi ve heyecan dozu iyi tutulmuş. Harika bir film ve heyecan içerisinde kalmak istiyorsanız izleyin diyorum...

Bu film tam Serdar'lık diyorum. 15 diyorum başka da bir şey demiyorum...



İKİ FİLM AMA NASIL BİR İKİ FİLM: Buz Devri 5 ve Kurtuluş Günü 2

Buz Devri

Çocuklar ve çocuk kalmak isteyen büyükler için Buz Devri çizgi filmi piyasaya çıktığında müthiş bir sevinç içerisinde kaldığımı hatırlıyorum. Kaç defa izledim bilmiyorum. Ben kaç defa izledi isem çocuklar herhalde daha fazla izlemiştir.

Buz Devri çok tuttuğundan dolayı ikinci, üçüncü ve dördüncüsü de hali ile çevrildi ve bunlar da ilkinin hatırına aynı zamanda da yine aynı gülümsemelerimizi muhafaza ederek izlediğimiz filmler arasında yerini aldı.

Hatta yeni serisi çıkacak diye dört gözle beklenildiğine yanımdaki çocuklardan dahi şahit idim...

AMA
Ama o da ney? Bu Buz Devri 5. bölümde (Büyük Çarpışma) bir şeyler oluyor. Filmi izlemeye başlar başlamaz bir terslik var dedim bu filmde. Bu diğer bölümler gibi değil aksine başka şeyler içeriyor. Sabırla filmi sonuna kadar izlediğimde şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Tam bir tuzak ile karşı karşıyayız. Büyük bir tuzak ile...

Bu filme asla çocuklarınızı götürmeyin...
Bu filme asla para verip izlemeyin...
Eğer izleyecekseniz filmi ibret alınması ve notlar tutularak izleyin...

Film büyük bir din karşıtlığı üzerine kurulmuş. Evrenin yaratılışı, gezegenlerin varlığı, cennet, cehennem, melekler, alimler, büyük zatlar, peygamberler ve daha nice kutsal sayılan (sadece İslam dini olarak değil bütün semavi dinlerin kutsal saydığı) tüm değerler yerle bir

ediliyor bu filmde. Çocuklar Buz Devri 1 ve 4 serileri ile büyük bir tuzağa çekilip verilmesi istenen de bu 5. filmle verilmeye çalışılmış. Ateistlik diz boyu...

İnanın abartmıyorum. Filmin birinci dakikasından son dakikasına kadar tüm dini değerler ve inançlar yerle bir edilmiş.
Dikkat diyorum başka da bir şey demiyorum...


Independence Day: Yeni Tehdit

Gelelim daha önce izlediğimiz Kurtuluş Günü Filmi ile bu film arasındaki kıyasa. Yani tam bir rezalet diyeyim de siz anlayın. Büyük bir beklenti içerisinde gittiğim ve izlediğim bu film inanılmaz derecede oyunculuklardan tutun kurgusuna kadar tam anlamıyla rezalet.
Rezalet ki ne rezalet. Daha önceki holywood klişelerin hepsi sanki bu filme konu olmuş.
Yazık ki ne yazık. İbneleri kınıyorum...

10 Ağustos 2016 Çarşamba

15 Temmuz Darbe Girişiminden Sonra: Kirli Hesaplar Çarşısı

Kitabın Adı: Kirli Hesaplar Çarşısı

Yazarı: Hüseyin Gülerce

Yayınevi: Kahverengi

Kitabı Bitiriş Tarihi: 03 Ağustos 2016 Çarşamba


İrfan'ın Yorumu:
Hüseyin Gülerce şu an adı Paralel Yapılanma olarak bilinen ama eskiden Hizmet hareketi içinde yer alan makul olarak görülen isimlerdendi. Hatta gerçekten de onu insan gördüğünde bu yapılanma ile ilgili olarak iyi niyet düşüncesine kapılıyordu.
Fakat bu son süreçte Hüseyin Gülerce'nin tarafını belirginleştirmesi ile bu yapının toplum nazarındaki konumu iyice belirginleşmiş oldu. Bakmayın siz Ahmet Hakan Coşkun'un ve Hürriyet gazetesi taifesinin "itirafçı" diye aşağılayarak göndermelerine... Hüseyin Gülerce olsun diğerleri olsun geçmişte yaşamış olduklarını paylaşmasa idi böyle mi olurdu ve daha iyi mi anlaşılabilirdi bu paralel yapılanma...
Kitap birçok konuyu açığa kavuşturması bakımından ve akıcılığı ile öne çıksa da sanki bir şeyler eksik izlenimini hissediyorsunuz. O bir şeyleri ben şu an ifadelendiremiyorum. Okuyan arkadaşlar belki bunu tesbit edebilirler. Öyle ya her şeyi de ben mi ifadelendireceğim? Biraz da başkası ifadelendirsin değil mi?
Kitabı şiddetle tavsiye ederim. Paralel okumalar serime almıştım. Bunu da aradan çıkartmış oldum...


Kitap ile ilgili bir değerlendirme:

Not: http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/hasan-karakaya/paralelin-kara-kutusu-ya-da-huseyin-gulerce-ne-demek-istedi-11250.html
internet sitesinden alınmıştır.

Birkaç gündür “Paralel Yapı’nın adamları” tarafından işlenen “vukuat”ları yazıyoruz ya; “bazı saftirik okurlarımız” hâlâ “Doğru mu bunlar?” diye soruyor...
“Gerçekten, Cemaat’ten toplanan Himmet paralarını, Kıbrıs’taki kumarhanelerde mi harcamışlar” deyip, soruyorlar:
“Hani bunlar yetim hakkı yemezdi?.. 
Hani bunların kursağından haram geçmezdi?.. 
Hani bunların yediği her lokma helâl idi?.. 
Hani bunlar, analarından helâl süt emmişlerdi?..
Peki oynadıkları bu kumar, yaptıkları bu fuhşiyyat ne oluyor?..
Bu kadar mı alçaldı bunlar, bu kadar mı çukurlaştı?..”
Gerçekten;
İnsanın “inanası” gelmiyor!..
“Olamaz” diyoruz;
“Bu kadar alçalamazlar!”
Biz, onlar hakkında “çok iyiniyetli” düşünmeye çalışıyor ve Hocaefendi’nin“Locaefendi”leştikten sonra ipin ucunu kaçırdığını sanıyorduk ama, yeni yeni anlıyoruz ki;
“Bunlar yetmişinde neyse
yedisinde de oymuş!”
GÜLERCE’NİN YIKILDIĞI AN!
5 Temmuz Pazar günü, Beyaz TV’deki “Ortak Akıl” programında “müthiş açıklamalar” yapan Hüseyin Gülerce; gerek “Samanyolu” televizyonu gerek “Abi”ler konusunda, ortaya ilginç iddialar attı!..
“Cemaat’in eski Abi’lerinden” biri olan Gülerce; “Ergenekon Dâvâsı Süreci”ndeki Zaman gazetesinin “taraflı” yayınlarını Fetullah Gülen’e ilettiğini söyleyip, sözlerine şöyle devam etti:
l “Ergenekon davası sürecinde Zaman gazetesinin, camia medyasının yayınları konusunda yapılan eleştirileri bizzat kendisine söyledim. Arkadaşlardan çok şikayet ve eleştiri geliyordu. Ben de o gün sohbet sırasında ‘Bu şekilde yapılması doğru mu?’ diye sordum. O da ‘Bu mesele çok önemli ve peşini bırakmamak lazım. Ama bunu gazetecilik mesleğinin esaslarına göre yapalım, gazeteci gibi davranmak lazım’ dedi. Yani holigan gibi gazetecilik yapılmaz manasında cevap verdi.”
l “Tek Türkiye dizisinde Kürt vatandaşlar rencide ediliyor diye şikayetler aldım... Gittiğimiz her yerde bize şikayet ediyorlar. Bunu Diyarbakır’daki ve Antep’teki birçok noktadan arkadaş söylüyor. Bunlar camianın nabzını tutan arkadaşlar. Ben de Pensilvanya’ya gittiğimde bu dizi ile ilgili eleştirileri anlattım. Bana dedi ki; ‘Ben de kaç defa söyledim ama değiştirmiyorlar. Bunu izleyenlerin takdirine bırakıyorum.’
l “Yani; Gülen, Hidayet Karaca’ya bir şey diyecek de o yapmayacak... Mümkün mü bu?.. Ben Tek Türkiye dizisinde Kürtlerin rencide edildiğini ve bunun camiaya zarar verdiğini Fetullah Gülen’e söyledim. Benim dünyamın yıkıldığı birkaç andan biridir bu. Bana deseydi ki ‘Haklısın Hüseyin Bey, arkadaşlar ile konuşayım’ tamam, ama ‘Söyledim, değiştirmediler’ dedi. Böyle bir şey mümkün mü?”
Paralelci arkadaşlar; “Bir televizyon dizisinden terör örgütü çıkardılar... O dizinin Fetullah Gülen’le ne ilgisi var?” demeye devam ededursun; ama,Hüseyin Gülerce’nin iddialarına da cevap versinler!..
Tabiî, şuna da cevap versinler:
“Düne kadar rencide ettiğiniz Kürtler, tutuklattığınız KCK’lılar ve PKK’nın siyasi kolu dediğiniz HDP ile sarmaş-dolaş olan, arka kapı diplomasisi yürüten siz değil misiniz?.. Bu ne muhabbet?
Bu, ne yüzsüzlük?!?..”
MUSTAFA ÖZCAN VE SUİKAST!
Hüseyin Gülerce, o programda, “Mustafa Özcan”dan da söz etti... Mustafa Özcan’ın; “Cemaat içinde çok önemli bir yeri olduğundan” söz edip, onunla ilgili hayli “imalı” ifadeler kullandı...
“Meselâ” dedi;
“Mustafa Özcan’ın Yargı’da neler yaptığını nereden bilebilirim?”
Sonra, biraz değiştirdi ifadesini;
“Mustafa Özcan, Yargı’da bir şeyler yapmışsa, ben onu nereden bilebilirim?”
Belli ki Hüseyin Gülerce’nin bildiği bazı şeyler var!.. Ağzındaki baklayı çıkarmıyor ama, bir şeyleri biliyor!..
Elbette neyi bildiğini bilmiyorum... 
Ne var ki, Hüseyin Gülerce’nin “Mustafa Özcan’ın vukuatlarını ima eder gibi” konuşması, bana, tam da geçen yıl bugünlerde, yani 16 Temmuz 2014’te yazdığım; “Yine Hablemitoğlu Suikastı... Zaman’ın bu gocunması niye?” başlıklı yazımı hatırlattı!..
Biliyorsunuz; Ankara Cumhuriyet Savcısı Serdar Coşkun’un, Emniyet’e bir“talimat” göndermesi ve bu talimatta, “son 10 yılda işlenen siyasî cinayetlere dikkat çekmesi” ve bu kapsamda; “Rahip Santoro, Hrant Dink, Necip Hablemitoğlu, Üzeyir Garih suikastları ile Danıştay Saldırısı ve Zirve Katliamı’nda Cemaat üyelerinin rolünü araştırın” demesi üzerine, ben de 9 Temmuz Çarşamba günü; “Cemaat’e soruşturma ya da Necip Hablemitoğlu suikastı” başlıklı bir yazı yazmış, Hablemitoğlu’nun “yazı”larından,“kitap”larından ve “iddia”larından bahsetmiş, yazının sonunda da bir“duyum”umu aktarmıştım...
Demiştim ki;
Kulağıma gelen “söylenti”lere göre; Necip Hablemitoğlu, sanıyorum“Köstebek” adlı kitabını yazdıktan sonra, “ziyaretine birileri geldi” ve ona dediler ki; “Sen, bu kitabından kaç para kazanmayı bekliyorsun?”
Necip Hablemitoğlu, “800 bin dolar” deyince, kendisini ziyaret eden kişi veya kişiler, “Bu para çok” dediler ve ona “500 bin dolar” teklif ettiler!..
“Bu parayı sana vereceğiz ama kitabı, kesinlikle piyasaya vermeyeceksin!”
Bu görüşmenin ardından Necip Hablemitoğlu, “kitabını basacak yayınevi aramaya” başladı!..
İşte o zaman ipler koptu!..
Sonra, gazetelerde o haber çıktı:
“Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 günü Çankaya’daki evinin önünde, saat 20.30 sıralarında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti!”
Ona “suikast” düzenleyenler, “kitabı yayınlamaması şartıyla 500 bin dolar teklif eden ziyaretçileri” miydi, yoksa “Alman timi” miydi?..
Bu cinayet, “18 Aralık 2002 tarihinden bu yana karanlıkta”dır ve işte şimdi “aydınlatılması” yönünde bir “soruşturma” başlatılmıştır!..
Evet, aynen bunları demiştim...
Gördüğünüz gibi;
Bir “duyum”dan ve “iddia”lardan söz etmiş ama hiç kimseyi “itham”etmemiş, hiç kimseye “suçlama” yöneltmemiştim!..
Üstelik “isim” de vermemiştim!..
Gelin, görün ki;
Bu yazı “olay” oldu...
Birileri “çiğ” yemiş olmalılar ki, “karınları ağrımaya” ve de “yara”ları olmalı ki, “gocunmaya” başladılar!..
AYDINLIK’IN HABERİ
9 Temmuz’daki bu yazımdan “4 gün sonra” yani, 13 Temmuz Pazar günü,Aydınlık gazetesi “benzeri iddiaları” gündeme getirdi...
Aydınlık, “Cinayetten önce son görüşme o imamla” başlıklı “manşet”haberinde, özetle dedi ki;
“Ankara’daki evinin önünde 18 Aralık 2002 tarihinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu’nun saldırıdan önce üst düzey bir Cemaat mensubuyla görüştüğü ileri sürüldü. Hablemitoğlu’nun ‘suikasttan önce görüştüğü son kişi’ olarak tanımlanan üst düzey cemaat yöneticisi Mustafa Özcan’ın Hablemitoğlu’ndan‘Köstebek’ kitabını çıkarmamasını istediği belirtildi.
İddiaya göre olay şu şekilde gelişti: 
Bilindiği üzere Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu, Emniyet içinde Fethullah Gülen cemaatinin yoğun faaliyetlerini kitaplaştırmak için çalışmaya başladı. Kitaba son şeklini veren Hablemitoğlu’nun bu çalışmasından F tipi örgüt haberdar oldu. 
Bunun üzerine Cemaat’in örgüt yapılanmasında ‘Türkiye İmamı’ olarak geçen Mustafa Özcan, Hablemitoğlu ile görüşmek istedi. Hablemitoğlu bu görüşmeyi kabul etti. İkilinin görüşmesinde Mustafa Özcan, Hablemitoğlu’ndan kitabı çıkarmamasını istedi. Bunun karşılığında da yüklü bir miktarda para teklif etti. Ancak Hablemitoğlu bu teklifi reddetti. Hablemitoğlu’nun, suikasttan önceki son görüşmesi bu oldu.”
Aydınlık’ın haberi böyleydi...
Gördüğünüz gibi, benim yazımda; bir “ziyaretçi”den söz ediliyordu ama“isim” yoktu... Aydınlık ise, bu ziyaretçinin “Mustafa Özcan” olduğunu iddia etmişti...
Doğru mudur, yanlış mıdır bilmem...
Onu “Savcı” çıkaracak ortaya!..
ZAMAN’IN HABERİ
Gerek “benim yazım”, gerek “Aydınlık’ın haberi” üzerine; önce “Zaman gazetesinin internet sitesi”nde, 14 Temmuz 2014 tarihinde de 
“Zaman gazetesinin 1. sayfası”nda bir “saldırı kampanyası” başlatıldı..
“Akit’in iftirasını Aydınlık manşet yaptı” başlıklı haberde dediler ki:
“Yeni Akit gazetesinin Necip Hablemitoğlu ile ilgili gündeme getirdiği iddiayı, Doğu Perinçek’in Aydınlık gazetesi manşet yaptı. 
Yeni Akit yazarı Hasan Karakaya, 9 Temmuz’daki köşe yazısında 2002 yılında evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden yazar Necip Hablemitoğlu cinayetini Hizmet hareketi ile irtibatlandırmaya çalıştı. 
Karakaya’nın; hiçbir delile dayanmaksızın ortaya attığı iddia; aradan 4 gün geçtikten sonra bu defa Aydınlık gazetesi tarafından manşete taşındı... Ergenekon Terör Örgütü hükümlüsü Doğu Perinçek’in gazetesi Aydınlık, Hablemitoğlu’nun öldürülmesinden Hizmet Hareketi’ni sorumlu tutup,‘Cemaat Köstebek kitabını çıkarmaması için Hablemitoğlu’na yüklü miktarda para teklif etti’ ifadelerine yer verdi. Parayı teklif eden ismin ise Mustafa Özcan olduğu iftirasını attı.”
MUSTAFA ÖZCAN, KARAKUTU!
Zaman’ın bu “saldırı”sından sonra kendilerine cevap verip, demiştim ki:
“Akit’in iftirasını Aydınlık manşet yaptı” ya da “Akit hedef gösterdi, Aydınlık manşet yaptı” başlıkları atıp da, kamuoyunda bir “algı” oluşturmaya çalışmak yerine; “Bizim rüşvet teklifleri ile, para-pul işleri ve cinayet işleriyle işimiz olmaz!.. Bizim o taraklarda bezimiz yok” deseydiniz“daha inandırıcı” olurdunuz ve ben de o yazıyı yazmak zorunda kalmazdım!..
Ama şimdi;
“Dürbün”ü elime aldım, “uzaklara” bakmaya, meselâ Özbekistan’ı gözetlemeye başladım!..
Merak ediyorum;
Özbekistan Hükümeti’nin “okul kapatma ve öğretmenleri rehin alma”kararı üzerine, “Özbekistan’a giden kim” veya “kimler”di ve de “rehineleri nasıl kurtardılar?”
Madem açtınız konuyu,
Alın, bir “soru” daha!..
Buyrun, cevap verin!..
“Özbekistan” demem üzerine, seslerini kestiler!.. 
Demek oluyor ki, Mustafa Özcan, Özbekistan’da da “bir işler” çevirmiş!..
Uzun lâfın kısası;
Mustafa Özcan denilen şahıs; Hüseyin Gülerce’ye göre “Cemaat’in çok önemli bir adamı”dır, bana göre ise, “kara kutu!”
Eğer Mustafa Özcan’ın şifreleri çözülürse, öyle inanıyorum ki; “Fetullah Gülen Locaefendi de çözülür!”
Merak ediyorum; Hüseyin Gülerce, bunları mı demek istedi acaba?..
Yoksa, ben mi böyle anladım?..

******************************************************************************
Kim, kimi hedef gösteriyor?.. İşi kimler bitiriyor?
“Cemaat’e yakınlığı” ile bilinen Son Sayfa adlı internet sitesi, 3 Temmuz Cuma günü saat 14.23’te bir haber yayınladı... 
Dediler ki; 
“Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi ve CHP’li eşi Gamze Akkuş İlgezdi hakkındaki bilgileri medyaya kimin servis ettiği ortaya çıktı!.. Bilgileri basına dağıtan kişinin Kadıköy Belediyesi Eski Meclis Üyesi H.S. olduğu iddia ediliyor!”
Resmen hedef gösterme!..
Ne ilginç değil mi;
sonsayfa.com adlı internet sitesi 3 Temmuz Cuma günü bu haberi veriyor... 
Battal İlgezdi’nin koruması ve güvenlik müdürü Aşkın Şit de, 5 Temmuz günü “Bu haberi beğendim” deyip, Facebook’taki hesabından paylaşıyor!..
7 Temmuz günü ise, “Battal İlgezdi’nin adamı” olduğu iddia edilen üç kişi,“sonsayfa.com”da adı geçen H.S.’ye yani Arif Sağ’ın yeğeni Hüseyin Sağ’a saldırıyor, ağzını-burnunu dağıtıyor, çenesini kırıyor!..
İyi de “hedef gösteren” kim, 
“işi bitiren kim?”
Hani diyorum ki: “Bir tek olayın altından Paralel çıkmasın, dişimi kıracağım!”