6 Eylül 2011 Salı

Türk - İsrail Krizi Dünya Sistemine Yarar

One minute'den sonra dünya eski dünya olmayacak artık. Bu yolda da gidiyor zaten. Şu sıralarda iyice alevlenen Mavi Marmara krizi için Avrupa Birliği'nden, Amerika'dan hatta daha ileri gidiyorum İsrail'den dahi çok ateşli itirazlar mı geldiğini sanıyorsunuz? Hayır...

Arap Baharı sonrasında bu ülkelerdeki isyan hareketleri, muhalefet ve değişimciler

sizce gözünü nereye çevirecektir? Hami olarak bu ülke vatandaşları Amerika'ya mı, Avrupa Birliği ülkelerine mi yoksa Türkiye'ye mi tercih etmek isterler? Bakmayın İsrail ile Türkiye arasındaki kriz meselesine. Arap Baharı sonucunda ortaya çıkan müslüman coğrafyasındaki haklı direniş hareketlerinin nihayete ermesi, ortalığın durulması sonucunda Türk - İsrail krizi kime yarar?

Şu bir gerçek ki bu kriz dolayısı ile Türkiye'nin İsrail ile ilişkilerini 2. Katip düzeyine çekmesi ve askeri anlaşmaların askıya alınması İslam coğrafyasında Türk hükümetine ve Tayyip Erdoğan'a ve onun şahsında dışişleri bakanı Ahmet Davudoğlu'na ilgiyi, sevgiyi artırmış görünüyor. Peki bu sevginin karşılığı olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin isyan içerisinde olan ve devrimlerini tamamlamış/tamamlamakta olan halklara yaklaşımı nasıl olmuştur ve olacaktır?

Dünya sisteminin aktörleri, yeryüzünde sisteme entegre edilmeyen hiçbir şey ve hiçbir grup, devlet, cemaat vs. istemezler. Kendi insiyatiflerinden çıkmış olsa dahi bu hareketlerin ve yeni oluşumların sisteme entegre edilmesi için ellerinden ne gelirse yaparlar. Peki şimdi bu sisteme entegre edilmesini bir soruyla açacak olursak:

Türkiye hükümeti, Arap baharı dolayısı ile oluşan hareketleri sisteme entegre etmede diğer aktörlerden daha fazla öne çıkıyor mu çıkmıyor mu? Dünya sistemi aktörlerinin ellerindeki alternatifler arasında maliyeti en düşük yol hangisi?

Herhalde maliyet hesabı da yapılacaktır bu entegrasyonun. Amerika'daki mali durgunluk, Avrupa'daki ero bölgesi stresi, altından kalkılmasının çok zor olduğu Yunanistan, İtalya ve yaklaşan diğer ülke krizlerini de hesaba kattığımızda, maliyeti en düşük sistem entegrasyonunun en önemli aktörü kanaatimce Türkiye-İsrail arasındaki krizi lehe çevirme gayretlerindeki Türkiye faktörüdür.

Benimkisi bir savdan öte gidemez tabi. Ama sistem aktörlerinin menfaatlerinin, makyevalist zihniyetlerini hesaba kattığınızda, bu fırsatı değerlendirmek pek zor olmasa gerek.

Karın ağrısı olarak ortada duran İran ve Afganistan'ı da hesaba kattığınızda dalgalı denizde yüzme becerisini Türkiye'den beklemek ne kadar gerçekçi olur onu bilemem. Davudoğlu'nun iyi niyeti, yetenekleri bu hengamede ne kadar etkili olur bunu zaman gösterecek. Bakalım hükümet, timsahların olduğu nehirden karşıya sağ salim geçip alkışlar arasında "kim itti beni bu nehre" mi diyecek, yoksa timsahlara yem mi olacak?

Elhamra'dan Roma'ya: Afrikalı Leo

Kitabın Adı: Afrikalı Leo
Yayınevi: YKY
Yazarı: Amin Maalouf
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 4 Eylül 2011 – İstanbul


Her erkeğin, bu arada babamın da, mutluluğu yakalamak için yanlış yollara da sapmaya hakkı olduğunu ancak saçlarıma aklar düştüğü zaman anladım. Ancak o zaman onun yanlışlarına saygı duymaya başladım. Senin de benim yanlışlarıma benzer saygıyı duymanı dilerim oğlum. Senin de kimi zamanlar böyle yanlışlara düşmeni dilerim. Ve umarım sen de acımasızlık noktasına varana dek seversin ve dilerim sen de yaşamın soylu çekiciliklerini uzun süre algılayabilesin. (sh. 77)



Bir kitap bu kadar mı sürükleyici olabilir? Bu kadar mı tarihsel gerçeklerle uyum içerisinde bir Alaattin'in sihirli lambasındaki cinin bize hediye ettiği uçan halı misali, tarihsel yolculuklara çıkılabilir?Endülüs, Granada, Elhamda sarayı ! Ah ah Elhamra!

Müslümanların Granada'dan sürgün edildikleri tarihe baktığımızda, Osmanlı'nın en ihtişamlı zamanlarıdır bu zamanlar. Hep merak etmişimdir, bu kadar ihtişamlı olan zamanlarda, İstanbul da fethedilmiş ve devlet düzene girmiş, imparatorluk bütün dünyaca tanınmışken, nasıl ama nasıl olur da Endülüs'den müslümanlar, hristiyanlar tarafından gönderilebilirler, nasıl bu cesaret vardır onlarda?Ve nasıl duyarsız kalınmıştır bu müslümanların haline?

Kitapda ağlanacak tarihsel gerçekler ışığında yolculuk yapmaya hazır mısınız? İki günde bu gözyaşı ve kan dolu tarihimize bir baktım. Bazen güldüm, bazen ibretlik sözlerle duygulandım, bazen de yüreğime gözyaşlarını hapsettim. Şimdi kitabın kısa bir özeti ve almış olduğum notlarla sizleri başbaşa bırakayım.


Kitabın Özeti:

"Ben, Hasan tartıcıbaşı Muhammed’in oğlu, ben, Giovanni Leone de Medici; bir berberin sünnet ettiği, bir papanın vaftiz ettiği ben… Benim Arapça, Türkçe, Kastilya dili, Berberi dili, İbranice, Latince, sokak İtalyancası konuştuğumu duyacaksınız; çünkü bütün diller ve dualar benim dillerim ve benim dualarım fakat ben hiçbirine ait değilim. Ben yalnızca Tanrıya ve dünyaya aidim; ve yakında bir gün yine onlara döneceğim” cumlesiyle basliyor Afrikalı Leo.

Roman boyunca ana karakter, Hasan’ın çektiği zorlukları ve yaşadığı ilginç olayları tarihsel olaylarla birlikte gözler önüne seriyor. Kitabın bazı yerlerinden tarihin gerçek ve acı dolu yanları, bazı yerlerinden Hasan’ın mutluluğu, burukluğu ve geçirdiği o zor yolculuklar anlatılıyor. Hasan hayatı boyunca Granada’dan başlayarak sırasıyla Fas, Kahire ve Roma’ya doğru tarihsel ve anlamlı bir yolculuk yapıyor. Bu yolculuklar sırasında Hasan birçok savaşa ve ilginç olaylara tanık oluyor. Kimi zaman şaşırıyor kimi zaman üzülüyor. Fakat sonuçta birçok kişiliğe bürünerek hayatın birçok farklı yanını tanıma şansı buluyor.

Kitap Hasan’ın o sıralar Müslümanların elinde olan Endülüs’te Granada’da doğmasıyla başlıyor. Hasan’ın doğduğu sıralarda Endülüs’ü sultan Ebu’l Hasan Ali yönetmekteydi. Fakat sultan fazla böbürlenen bir kişiydi. Endülüs’ün sorunlarıyla ilgilenmeyip sorumsuz davranıyordu. Kendini eğlenceye adamıştı. Her gün yandaşlarıyla beraber Elhamra sarayında köle kızların danslarıyla eğlenip, şarapla kafa bulup tüm Endülüs’ün sorunlarını boş veriyordu. Dünyaya gücünü göstermek için iki günde bir, iki haftada bir askerlerine gösterişli yürüyüşler yaptırıyordu. Bu ilgisizlik yüzünden sokakları sarhoşlar dolduruyor, hırsızlıklar çoğalıyor, gençler çeteler oluşturuyor ve kanlı çatışmalar yaşanıyordu. Halk ise çaresizdi çareyi muskalarda ve büyülerde arıyordu. Kadınların herhangi bir hakkı yoktu, doğurdukları çocuğa göre muamele yapılıyordu. Erkek çocuk doğurursa kocalarının gözünde değer kazanıyor, kız çocuk doğurursa değer kaybediyordu. Erkekler birçok kadınla evlenebiliyordu.

Hasan’ın ailesi de bu kaderi paylaşıyordu. Hasan’ın annesi Selma’nın olmasına rağmen Hasan’ın babası Muhammed Mursiya yakınlarında yapılan bir baskında örgülü siyah saçlı Hıristiyan bir kızı askerlerden satın alıp eve getirmişti. Adınıda Verda olarak değiştirmişti. Bir süre sonra Verda ve Selma yarışmaya başlamışlardı.İkisi de hamileydi.Acaba ilk önce hangisi erkek çocuk doğurup Muhammed’in gözünde değer kazanacaktı. Eğer ikisi de erkek çocuk doğurursa hangisinin daha önce doğurduğu ön plana çıkıyordu. Bunun sonucunda Verda ilk bebeği doğurdu fakat bebek kızdı.Kızın adını Meryem koydular. Muhammed Meryem’e zor bakıyordu.Gözlerini artık “seni yanıltmayacağım” diyen Selma’ya çevirmişti ve sonunda Selma Hasan adında erkek bir çocuk doğurdu. Artık Selma Muhammed’in gözünde büyük bir değer kazanmıştı. Muhammed doğumun ardından Hasan’ı sünnet ettirdi ve büyük bir şölen düzenletti. Fakat aynı önemi kızı Meryem’e vermemişti çünkü o zamanın Granada’sında kadınlara önem verilmiyordu.

O sıralar Endülüs’ün kuzeyinde Aragon kralı Fernando’nun ve Kastilya-Leon kraliçesi İsabel’in evlenmesiyle Hıristiyanlar arasında birlik kurulmuştu. Sarayın en ileri görüşlü danışmanlarının uyarısına karşın Ebu’l Hasan hiç kimseyi dinlemeyip sırf gösteriş olsun diye Hıristiyanlara savaş açtı. Önce halk bunu sevinç gösterileriyle karşıladı fakat daha sonra Ebu’l Hasan Müslümanları kazanma olasılığı düşük bir savaşa sokmakla suçlandı.Ardından Hıristiyanlar ele geçirilmesi en zor kale gibi görünen Ahlama Kalesini aldılar. Bu olaydan tam iki yüz gün sonra Ebu’l Hasan,bundan uzun bir süre önce Komares Kalesine kapattığı oğlu Boabdil tarafından tahttan indirildi.Bunun üzerine yaşlı sultan yenilgiyi kabul etmeyip yandaşlarıyla Malaga’ya kaçtı. Kastilyalıların sevinç gösterisi karşısında Endülüs’te iç savaş başlamış oldu. Bu devrime karşın Boabdil’in de babasında pek farkı yoktu. O da bir tek kendini düşünüyordu ve çok korkaktı. Boabdil başa geçtikten sonra da yenilgiler devam etti. Müslümanlar art arda Cebelitarık,Ronda,Marbela,Malaga ve daha birçok yeri savaşlarda kaybetti. Müslümanların artık elinde sadece Granada kalmıştı.Bütün Granada’da açlık ve sefalet yaşanıyordu. her şeyin fiyatı et hariç artmıştı.Her şeyin pahalanmasının nedeni ise Kastilyalıların ticaret yollarını ele geçirmesiydi. Granada’ya buğday,arpa gibi önemli gereksinimler gelemiyordu. Bir tek et ucuzdu çünkü düşmanın eline geçmesin diye bütün hayvanlar kesilmişti. Bir süre sonra Boabdil Granada’nın en önemli kişileri ve içinde Muhammed’in de bulunduğu bir toplantı yapılmasına karar verildi. Toplantıda Granada’nın durumu ele alındı ve sonuç olarak Granada’nın Kastilyalılara teslim edilmesi çıktı. Bunun temel nedeni ise Boabdil’in vezirinin Fernondo ile yaptığı gizli görüşmeydi.Bu görüşmeye göre Granada’nın teslimi zaten önceden belirlenmişti.Bu toplantıda ise halkın önemli kişilerine Granada’nın durumu açıklanmıştı.Bu teslim karşılığında Fernando Müslümanların göç etmesine ve rahatça yaşamasına izin verecekti. Bir süre sonra Kastilyalılar Granada’ya girdi. Bütün halk korku içindeyi.Halktan bazıları göç etmiş bazıları ise göç etmemesine rağmen utançtan evlerinden çıkamıyordu. Hasan’ın ailesi ise aynı durumdaydı. Birgün Verda ve Selma Muhammed’i dışarı çıkmaya ikna etti fakat dışarı çıktıklarında Verda asker olan abisini gördü. Bunun üzerine abisi onu yanına alıp ger götürmek istedi. Böylelikle Verda Muhammed’den ayrılmak zorunda kalmıştı.Muhammed uzun süre yas tuttu fakat Verda’yı bir daha göremedi. Selma’nında ısrarıyla ve zor şartlar nedeniyle Fas’a göç etmeye karar verdi. Selma, Hasan ve birçok kişiyle beraber küçük bir gemiye binerek Fas’a doğru yol göç etmeye başladı.


Kitapdan ibretlik enstantaneler...

• "Biz Granada kadınları için özgürlük, köleliğin aldatıcı bir biçimidir; kölelikse özgürlüğün kurnazca bir biçimi..." (sh. 16)


Endülüs için söylenen söze dikkat çekelim şimdi:

• "Bu kent, onu yağma etmek isteyenlerce korunmakta, kendisine düşman olanlarca yönetilmekte. Çok yakında, kardeşim, denizin ötesine göçmek zorunda kalacağız." (sh. 28)

• Estağfirullah, Hristiyandan dönme birinin oğluydu. Din alanındaki coşkusunun nedeni bu olmalı. Emu Hamr'ın ise babası da dedesi de kadıydı, yani inaklara ve geleneklere bağlılığını kanıtlamak durumunda değildi. Şeyh ince yapılı ve sarışın bir adamdı; doktorsa olgun bir hurma kadar koyu renkli, kurban bayramı arifesindeki bir koyundan daha şişman ve çok şakacıydı. Dudaklarından gülümseme hiç eksik olmazdı. (sh. 40)

Bu kişiler ile romanda öyle bir ünsiyet gelişti ki, onlarsız bir mahalle, bir şehir düşünülemez hale gelir okuyan için bu romanı. Estağfirullah hoca sözünün eri, sözünü sakınmadan söyleyen yiğit bir din adamı, Ebu Hamr ise tonton bir adam...

• Babam, "Onlar bilimle uğraşan, korkusuz, aldırmaz insanlardı" diye anlatıyordu. "İçki içmedikleri zaman çok akla uygun şeyler anlatırlardı. İnsanların kafalarını bulandıran şeyler tanrı tanımazlıkla ilgili çok açık seçik olmayan sözleriydi. Bir insan ister altın, ister akıl yönünden varsıl (zengin) olsun, bunlardan yoksun olanlarla konuşurken çok dikkatli olmalıdır." (sh. 41)

Romanın en büyük handikaplarından da söz etmek lazım... Daha doğrusu çevirenin handikaplarından... Çeviren, İslam literatürüne hakim olan birisi değil maalesef. Kullandığı kelimeler (örneğin varsıl, yoksul karşılığında zengin anlamı ifade etmektedir) çoktur maalesef. Hz. Peygamber'in garipler ile ilgili hadisinde geçen garip kelimesinin karşılığı olarak bulduğu kelime inanılır gibi değil.

• "Endülüs'te kültürel etkinlikler çoktu; bu etkinliklerin ürünleri olan kitapların sabırla yapılan kopyeleri Çin'den Uzak Batı'ya dek öğrenim görmüş kişilerin ellerinden düşmüyordu. Sonra insanların ruhsuzlaştığı, kalemlerin kuruduğu dönem geldi. İnsanlar kendilerini Frenklerin düşüncelerine ve geleneklerine karşı korumak için Gelenek'i bir kale yapıp kendilerini bu kaleye kapattılar. Granada artık yetenekten yoksun, korkak taklitçiler yetiştiriyordu. (sh. 41)

Miladi 1490'lı yıllar. İstanbul 1453 yılında fethedilmiş. Osmanlı ve büyük Türk sözü dünyada yankılandığı yıllar. Batı'daki İslam kültürü biterken Doğu'da farklı bir İslam medeniyeti bangır bangır gelmekte. Ama ne çare Endülüs gitmektedir...

• Boabdil (son Grenede sultanı) varsıl (zengin) fakat mutsuz olarak unutuluşa doğru yol alıyordu. Granada'yı görebileceği en son sırta ulaşınca, uzun bir süre devinimsiz (hareketsiz, bu kelimeyi kullansan günaha mı girersin be tercüman) durarak, üzgün bir yüzle, ruhsal bir uyuşukluk içinde kente bakmış. Kastilyalılar bu sırtlara Arabın son iç çekişi adını vermişler. Çünkü derler ki düşmüş sultan orada utanç ve pişmanlıktan seller gibi gözyaşı dökmüş. Annesi Fatma da: "Bir erkek gibi savunamadığın ülken için şimdi bir kadın gibi ağlıyorsun" demiş. (sh. 57)

Of ki ne of! Sadece o mu? Endülüs müslümanların elinden gittiğinden beri hepimiz ağlamıyor muyuz ve oraları tekrar almak için ne yapıyoruz? Roman'daki Büyük Türk'ün gelmesini mi bekliyoruz? Ağla gözlerim ağla...

• "Akıllı bir eş, kocasının baş kadını olmak ister çünkü nasıl olsa tek kadın olmak olanaksızdır" yanıtını verdi. Sonra anlamlı bir gülümsemeyle ekledi: Kim ne derse desin, tek kadın olmak tek çocuk olmak gibidir. Daha çok çalışırsın, daha çok bunalırsın, kocanın öfkesine tek başına göğüs gerersin, isteklerini tek başına karşılarsın. Kuma varken kıskançlık ve oyunların olduğu kesin. Tartışmalar da olur, fakat hiç değilse bütün bunlar evin içinde kalır. Eğer koca dışarıda eğlenmeye kalkarsa hepten yitirilir." (sh. 66)

İddialı bir şey söyleyeceğim ama sakın kızılmasın. Erkek fıtratına uygun değildir tek eşlilik. Fıtrat dini olan İslam'da bunu bildiğinden dolayı maksimum dört ile sınırlamıştır, cariyeler de cabası... Ama tek eşliliğe mahkum olan bir nizam, batı kültürünün İslam toplumlarına dayattığı ve uygulamada da başarılı olduğu bir hastalıktır maalesef. Bana sakın Kur'an'daki ayetten bahsetmeyin. Ben fıtrattan bahsediyorum. Ve erkek fıtratı tek eşliliği kabul etmiyor. Kur'an'daki ayet tavsiyedir. Yoksa yukarıdaki sözler ne anlama gelir ki? Rasulullah (sav) çok iyi bir örnek değil midir? Onun hanımları arasında da oyunlar oynanmadı mı? Bu da fıtratın getirdiği cilvelerdir kanaatimce. Ama erkeği tek eşliliğe mahkum eden zihniyet iddialı konuşursak eğer fıtrata karşı bir zihniyettir.

• Annem acılı bir sesle anlatmayı sürdürdü: "Eğer insan Ulu Tanrı'nın (yüce Allah'ın ifadesini kullansa daha iyi olmaz mıydı) buyruklarına uymazsa bunu gizlice yapmalı, çünkü işlediği günahı sergilemek iki kat günahdır." (sh. 71)

• Durumu görünce çarçabuk Tetuan'a bir gemi buldum. Birkaç ay Tetuan'da kaldıktan sonra büyük kızım ve damadımla Fas'a geldik. Damadım kuyumcu olan amcasıyla birlikte çalışmaya karar verdi. İkinci kızımla kocası, daha birçok yahudi gibi kurtarıcımız Büyük Türk'ün ülkesine gitti. Allah, büyük Türk'ün ömrünü uzun etsin."

Annem onaylayarak

"Hepimiz bunun için dua ediyoruz" dedi. "Eğer Tanrı birgün ülkemizi bize geri verecekse araç olarak büyük Türk'ü kullanacaktır." (sh. 87)

Türklerin durumunu biliyorlardı ki büyük bir ümit bağlamışlardı oradaki müslümanlar. Ah Osmanlı hanedanı, "size ne oluyor ki" ile başlayan ayeti hiç mi okumadınız, hangi zamanda onlara yardıma gidecektiniz ki. En güçlü olduğunuz zamanlarda orda isminiz var ama cisminiz yok, ümit var ama varlığınız yok!

• "Sık sık cenaze törenlerinde, kadın olsun, erkek olsun, insanların ölümü lanetlediğine tanık oluyorum. Fakat ölüm Ulu Tanrı'nın bizlere bir armağanıdır. Ve O'ndan gelen bir şeyi kul lanetleyemez. Armağan sözcüğü size aykırı mı geliyor? Fakat bu bir gerçek. Fakat ölüm eğer kaçınılmaz olmasaydı insan bütün yaşamını ondan uzak durmaya adayacaktı. Hiçbir tehlikeyi göze almayacak, hiçbir girişimde bulunmayacak, hiçbir işe el atmayacak, hiçbir girişimde bulunmayacak, yeni bir şey yapmayacaktı. Yaşam sürekli bir uyuşukluk olacaktı. Evet kardeşlerim, Tanrı'ya bize ölümü armağan ettiği için şükredelim; çünkü yaşam ölümle anlam kazanıyor. Günün anlamı olması için gece, konuşmanın anlamı olması için sessizlik, barışın anlamı olması için savaş gereklidir. O'na dinlenmenin ve neşenin anlamlı olması için bize kaygı ve tedirginlik gösterdiği için de şükredelim. O'na şükredelim, çünkü O'nun bilgeliği sonsuzdur." (sh. 94)

Ölüm ile ilgili bu kısa manifesto ne büyük gerçekleri özetliyor değil mi?

• Hasan oğlum, oniki yaşına geldin. Seninle bir erkek gibi konuşabilirim. -Biraz duraksadı- Beni iyi dinle. Doğu'da gördüklerim şunlar: İran şahı Türklerle savaşmaya hazırlanıyor, Türkler ise Venedikliler ile uğraşmakta. Mısır'a gelince, o da dostluk ve barış belirtisi olarak Kastilyalılardan buğday almış. Gerçekler bunlar. Belki yıllar sonra durum değişir, fakat karşılaştığım hükümdarların hiç biri Granada'nın, ya da bizim, ya da acınası gurebanın durumları ile ilgilenmiyor. (sh. 111-112)

Acı ama gerçekle yüzleşme bu olsa gerek. Büyük ümitler bağladığın, Büyük Türk gelecek, bizleri kurtaracak dediğin Türkler ve Mısır'ın hali ortada. Peki tarih boyunca varlıkları problem olan İran'lılar. Belki İran tehlikesi olmasa. Ah Endülüs! Göz göre göre gittin elimizden.

• Zarvali, Fas'taki bütün Granadalıları küçük düşürdü. Rumiyya'nın kızı için bile olsa savaşmalıyız. Bir toplum en güçsüz bireyini yalnız bıraktığı anda dağılmaya başlar. (sh 132)

Bir kere daha okuyun, bir kere daha. En güçsüzümüzü satarsak en güçlümüz de dağılır. Bu cümle bile uzun uzun bir makale konusu.

• Talih sana güldü genç dostum. Sanki oğlummuşsun gibi senin adına mutlu oldum. Fakat kendi kendine gözkulak ol. Çünkü zenginlik ve güç sağduyunun düşmanıdır. Bir buğday tarlasında kimi başakların dik durduğunu, kimilerininde boyun büktüğünü görmüyor musun? Dik duranların içi boştur. Öyleyse, seni bana getiren ve böylece Tanrı'nın yardımıyla sana zenginlik yollarını açan alçak gönüllülüğü elden bırakma." (sh. 170)

Evlatlarımıza, yakınlarımıza edeceğimiz nasihatlerden birisi daha değil mi?

• Aşk, bir kuyunun kıyısında susuzluktur / Aşk çiçektir, meyve değil (sh. 173)

Kitap bizi 1488 (miladi) yılından aldı, 1527 yılında öksüz bıraktı. Yazarın diğer kitapları da eğer bu kitabı gibi kaliteli ise, ne mutlu onu okuyanlara. Le Point'de yazıldığı gibi, "tarihten olağanüstü bir halı dokumuş, uçan bir halı." Yazar bizi Granada'dan Fas'a, Kahire'ye, Cidde-Mekke-Medine'ye, İstanbul'a, Roma'ya ve tekrar Fas'da bu uçan halı ile seyahat ettirmeyi başardı. Kitabı okumayanlar için, şiddetle tavsiye ederim.

3 Eylül 2011 Cumartesi

İran'dan Mektup Var: İran Mektupları

Kitabın Adı: İran Mektupları
Yayınevi: Anka Yayınları
Yazarı: Montesquieu
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 31 Ağustos 2011 – İstanbul


İnsanlar, adaletsizlik yapabilirler; çünkü, bunları yapmakta menfaatleri vardır; o da kendi kendini tatmin edişi, başkalarına tercih etmelerinden ileri gelir. Nefse olan bu daimi tutkunluk, onların hareket esasını teşkil eder ve bu da hiçbir zaman karşılıksız değildir. Daima bir asıl amacı vardır ki, o da hep menfaattir. Lakin, Ulu Tanrı'nın bir adaletsizlik yapmasına asla imkan yoktur.... (sh. 241)



Edebiyat tarihinde önemli kitaplardan birisi olan İran Mektupları ile alakalı burada elimden geldiğince geniş bilgiler vermeye çalışacağım ama kitapta öyle enteresan ve kayda değer bilgiler var ki, bunları ayrı ayrı da sizlerle paylaşmayı uygun görüyorum. Şimdi kitap ile ilgili derlediğim önemli alıntıları sizlerle paylaşayım...

İlk önce Montesquieu kimdir ona bir bakalım:

Charles-Louis de Secondat, Baron de La Brède et de Montesquieu (18 Ocak 1689 – 10 Şubat 1755), daha çok bilinen adıyla Montesquieu, bir Fransız politik düşünürdür.

Kuvvetler ayrımı esasını ortaya atmıştır. 20 yıl üzerinde çalıştığı De l'esprit des lois adlı kitabında yasama, yürütme ve yargı'yı birbirlerinden ayırmanın önemini vurgulamıştır.

Charles-Louis de Secondat Montesquieu. 1689-1755 yılları arasında yaşamış Fransız filozofu. Bir siyaset sosyolojisi geliştiren Montesquieu, esas ününü toplum, hukuk ve yönetim tarzı konusunda gerçekleştirdiği karşılaştırmalı araştırmadan almıştır. Siyaset ve hukuk konusunda tümevarımsal ve deneysel bir yaklaşımı benimseyen filozof, olguları kaydetmek yerine anlamayı, görüngüleri konu alan karşılaştırmalı bir soruşturmayı, tarihsel gelişmenin ilkelerine ilişkin sistematik bir araştırmanın temeli yapmayı itmiştir. Siyaset konusuna, şu halde bir tarih filozofu olarak yaklaşan Montesquieu, farklı politik toplumlardaki farklı pozitif hukuk sistemlerinin çok çeşitli faktörlere, örneğin, halkın karakterine, ekonomik koşullarla iklime, vs., göreli olduğunu söylemiştir. O, işte bütün bu temel koşullara, "yasaların ruhu" adını vermiştir. Montesquieu bu bağlamda, üç tür yönetim tarzını birbirinden ayırmış ve bu devletlere uygun düşen yönetici ilke, iklim ve topraktan söz etmiştir. Buna göre, despotizm büyük devletlere, sıcak iklimlere uygun düşer ve korkuya dayanır. Britanya örneğinde olduğu gibi, ne soğuk ve ne de sıcak olan bir iklimin hüküm sürdüğü, orta büyüklükteki devletlere uygun düşen yönetim biçimi, monarşidir; söz konusu yönetim biçimi, şan ve şerefe dayanır. Buna karşın, soğuk iklimlere ve küçük devletlere uygun düşen rejim, demokrasidir;demokrasinin yönetici ilkesinin erdem olduğunu öne süren Montesquieu, tüm insanlar için geçerli olan tek bir doğa yasası ve evrensel bir insan doğası olduğunu kabul eden akılcılığa şiddetle karşı çıkmış ve kuvvetler ayrılığı prensibini ortaya atmıştır.Geometri alanında çok olmasada çalışmalar yapmıştır.Üçgende Alan ve benzerlik konularında birçok defa önerilerde bulunmuştur.


Kitabın arka kapak yazısı:

Fransa'nın en büyük mütefekkirlerinden olan Baron de Montesquieu, "İran Mektupları" nı ilk defa 1721' de Hollanda'da yayınlandı. Builk baskıda müellifin ismi gizli tutulmuştu. Eserin başarısı çok büyük oldu; çıkan baskılar hızla kapışılıyor, bitiyordu. Bu iki ciltlik eseri, fikir ve siyaset aleminde derin bir sarsıntı yapmıştı. Voltaire: "Acaba", diyordu, "Dünyada İran Mektupları'ndan daha kuvvetli şey var mıdır? Acaba, hükümeti ve dini daha çok önemle ele alan daha mükemmel bir eser yazılmış mıdır?"; beri tarafta J.J Rousseau ise:"Size muhteşem bir eser tavsiye edeceğim: İran Mektupları !" diyordu.

Büyük müellif, eserin ikinci baskısını ise ölümünden bir yıl önce, yani 1754 yılında bazı ilavelerle yaptı.Ölümden sonra, 1758, 1897, 1929 ve 1954 yıllarında eksiksiz baskılar yapıldı. Bütün eser 161 mektuptan ibarettir.


İran Mektupları ile ilgili M. J. Chenier ne demiş

"İran mektupları, insanlığa hayali bir örtüye bürünerek sunulan muhteşem bir eser, fevkalade önemi haiz bir kitaptır. Bu örtü bir roman hicviyesi şeklindedir ve bu hicviye de görünmez müthiş bir silah halinde bütün bir felsefeye yön veriyor!"


Harpe ne demiş

"Bu mektupların bir çoğu nüfusun artıp insanların refah ve saadete kavuşmaları, ticaret, ceza mevzuatı ve kamu hukukuna dair olup küçücük birer hukuk mecmuası değerini taşıyor."


İrfan'ın Yorumu:

Kitapda gerçekten çok güzel tesbitler, hukuki kaideler, o dönemde açlığı çekilen adalet vurgusu, dinin insan toplumundaki önemi... gibi hususlar var. Birçok bölümde ve dipnotlarda insanın birkaç kez okuyup durum tesbiti yapacağı, düşüneceği, not alacağı, faydalanacağı ve faydalandırmak isteyeceği bir eser. Eserin yazıldığı tarih gözönüne alındığında bunun önemi daha da artacaktır sanırım. Şimdi kitaptan enstantanelerle sizi başbaşa bırakayım.


Mektup 8'den

Suçları önlemek istiyor musunuz? Öyleyse, hürriyeti ilmin meş'alesinde yürütün. Şayet ilmin bazı fenalıklar olduğu iddia olunmakta ise, buna sebeb sahasının dar tutulmasındandır. (sh. 52-53)

bu konu ile ilgili detaylı bilgiye aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz.

http://irfankavak.blogspot.com/2011/09/iran-mektuplarndan-esintiler-ilim.html


---

Mektup 9'dan

Esir insanlar hür insanlara göre çok daha sefih, şehvete düşkün, zalim ve korkunçturlar...

...

Suçları önlemek istiyor musunuz? O halde kanunları sadeleştirip manalarını aydınlatın. Kanunları millete sevdirmeye çalışın... (sh. 60)

http://irfankavak.blogspot.com/2011/09/iran-mektuplarndan-esintiler-2-adalet.html

---

Mektup 29'dan

Senin bildiğin hakimler, önlerine gelen bir zanlının evvela masum olduğunu kabul ederler, değil mi? Ah, bunlarda aksinedir! Bu papazlar mahkemesinde hakikatın yüzü bambaşkadır... (sh. 115)

---

Mektup 29'dan

Zulmün nüfuz edilmez kalkanı olan gizlilikle silahlı bir iftiradan kendini koruyabilecek kim vardır? Her tebasını bir düşman gibi gören ve güya genelin selameti için her vatandaşın huzurunu kaçıran bir hükümdar ve onun hükümeti ne acınacak durumdadır!... (sh. 117)

---

Mektup 33'den

Paris'te içilen şaraba öyle ağır bir vergi tarhedilmiş ki, ilahi Kur'an'ın şarabı yasaklayan emirleri yerine getirilmek istenmiştir, sanırsın!...

Hakikatte, bu içkinin kötü neticelerini düşündüğüm zaman, bunu tabiatın insanoğluna sunduğu en korkunç bir armağanı gibi görürüm. Ve şayet, bizim hükümdarlarımızın hayatlarında zulmetler olmuş, şeref ve şöhretlerinde gölgeler meydana gelmişse, emin ol, bunun de sebebi, bu imparatorlarımızın bu içkiyi aşırı derecede içmiş olmaları, itidali tamamen elden kaçırmış bulunmalarından dolayıdır. Hatta adaletsizliklerinin ve gaddarlıklarının en amansız zehirli kaynağı da işte bu şarap olmuştur. (sh. 122-123)

-------------

Mektup 75'den

Felsefe zekasının en parlaklarından ve beşer türünü, peygamberlerden sonra, ulu Tanrı'ya yaklaştıran en hayırhah simalardan biri de Baruch Spinoza'dır. Aslen Portekiz yahudilerinden olup Hollanda'da 1632'de doğmuş ve 1677'de La Haye'de ölmüştür. (sh. 218)

...

Bu bölümdeki tasavvuf ve vahdedi vücut bahsi irdelenmeye değer...

---

Mektup 76'dan

İntihar edenlere karşı Avrupa'da kanunlar pek amansız oluyor. Kendi tatlı canlarına kendi eliyle kıyanları ikinci defa ölüme mahkum ediyorlar. Nasıl mı? Cesetlerini sokaklarda sürüklemek, namus ve şereflerini çamurlara bulamak, mal ve mülkleri müsadere edilmek suretiyle! (sh. 220-221)

--------------

Mektup 81'den

Beşer duygusunun tabii eğilimlerine aykırı olan her kanun, kanun vasfına haiz olamaz. (sh. 234)

-------------------

Mektup 96'dan

Hakimler adaleti vatandaşlar arasında dağıtmalıdırlar, her millet de, bu adaleti bizzat başka bir millete teslim etmekten bahtiyarlık duymalıdır. Adaletin bu ikinci tarz dağıtımında riayet edilecek ana kural, birincisinden aynı olacaktır. (sh. 260)


---

Mektup 126'dan

Şimdi bütün bu açıklamalardan sonra İran Mektupları kitabı, kayda değer bir kitap olma özelliğini muhafaza ediyor. Çünkü o dönemin karanlık Avrupası'nda İslam'ın aydınlık yüzünü gören düşünürlerin etkilendiğini, çözüm arayışları içerisinde olduklarını müşahade ediyoruz.


29 Ağustos 2011 Pazartesi

Obezim, Obezsin, Obeziz DİKKAT

Yüzde 70’imiz şişman - NEŞE DÜZEL -
Istanbul - 29.08.2011 TARAF GAZETESİ

Yüzde 70’imiz şişman NEŞE Düzel, Doç. Dr. Yunus Yavuz’la giderek bir salgın halini alan obeziteyi konuştu


“Yeni bir araştırma yapıldı. Türkiye halkının yüzde 30-32’sinin obez olduğu çıktı. 20 milyon obezimiz var. Her üç kişiden biri obez demek bu! Amerika’daki obezite oranı da böyle işte.”

“‘Gürbüz çocuk sağlıklı çocuktur’ demeye artık son verilmeli. Gürbüz çocuklar, aslında geleceğin obezleri olarak yetiştiriliyorlar. Özellikle çocuklarda, gençlerde obezlik artıyor.”

“Dünyada bir numaralı önlenebilir ölüm nedeni sigaraysa, ikincisi de obezite. Kanserden daha tehlikeli bir hastalık bu. Kanser türlerine varıncaya dek yol açtığı hastalıkların listesi öyle korkunç ki.”

***

NEDEN YUNUS YAVUZ

Bugüne dek biz aşırı şişmanlığı, Amerikan toplumuna ait bir sorunmuş gibi düşündük hep. Obezitenin Türkiye’nin de çok ciddi ve genel bir sorunu haline geldiğinin farkına varmadık. Ta ki devlet harekete geçinceye dek... Milli Eğitim Bakanlığı, obeziteyle mücadele için okulların kantinlerinde fast-food satılmasını yasaklama kararı aldı bu yıl. Ayrıca Sağlık Bakanlığı da bilim adamlarıyla toplantılar yaptı ve ülke çapında obezite merkezleri açmak için girişimler başlattı. Peki, obezite nedir? Neden olur? Kimlerde olur? Yol açtığı hastalıklar neler? Obezite aileden mi geçiyor? Türkiye toplumunda obezlik yayılıyor mu? Ne tür bir beslenme aşırı kiloya yol açıyor? Tedavisi var mı? Diyet yaparak iyileşebilirler mi? Nasıl bir diyet gerekiyor? Diyet işe yaramazsa cerrahi müdahale yapılıyor mu? Tam olarak ne yapılıyor? Cerrahi müdahale sonuç alıyor mu? Türkiye’de obezite ameliyatları çok yapılıyor mu? Kadınlar mı yoksa erkekler mi daha çok yakalanıyor obezliğe? Çocukları, bu hastalıktan korumak için nasıl beslemek gerekiyor? Bütün bu başlıkları Türkiye Obezite Cerrahisi Derneği Genel Sekreteri Doç. Dr. Yunus Yavuz’la konuştuk. Obezite cerrahisinin önde gelen isimlerinden olan Doç. Dr. Yunus Yavuz, Türkiye toplumuna hızla yayılan obezite salgınıyla ilgili çok uyarıcı ve çarpıcı bilgiler verdi.

***

NEŞE DÜZEL: Obezite nedir?


YUNUS YAVUZ: Obezite, vücuttaki yağın fazla olmasıdır. Bugünün bilimi, insanları vücut kitle endekslerine göre sınıflandırıyor. Vücut kitle endeksi, insanın kilosuyla boyunun oranıdır. Eğer bu oran, 19 ila 25 arasındaysa kilo normaldir. Vücut kitle endeksi 25-30 arasında olan kişi ise fazla kiloludur. Türkiye’de büyük çoğunluk bu kategoride yer alıyor.


Türkiye’de nüfusun yüzde kaçı fazla kilolu?


Türkiye’de nüfusun yüzde 70’i fazla kilolu... Yani bu insanların vücut kitle endeksi 25-30 arasında. Eğer vücut kitle endeksi 30’dan fazlaysa, bunlara da bilim “obez” diyor. Endeks 40’ın üstüne çıktığında ise bu, “morbid obezite”, “ölümcül derecede obezite” olarak tanımlanıyor. Vücut kitle endeksi 19’un altına olan da düşük kilolu oluyor.


Vücut kitle endeksi nasıl hesap ediliyor?


Kişinin kilosu bölü boyunun karesi, vücut kitle endeksidir. İngilizcesi, “body mass index”tir. Diyelim ki bir kadının boyu 1.60, kilosu da 50. Boyunun karesini alıyorsunuz, 1,60’ın karesi 2,56’dır. Kilosunu yani 50 kiloyu bu rakama bölüyorsunuz. 50 kilo bölü 2,56 eşittir 19 çıkıyor. 19-25 arası bir rakam normal bir kilodur.


Türkiye’de insanların yüzde 70’inin fazla kilolu olduğunu söylediniz. Peki, nüfusun yüzde kaçı obez, bunu biliyor muyuz?


Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Müdürlüğü, obeziteyle mücadele için yeni kararlar aldı. Bu kararları alan kurullardan birinde ben de görevliydim. Geçen mayıs ayında, obeziteyle ilgili bize taze veriler geldi. Çeşitli nedenlerle polikliniklere gelen bir milyon 400 bin hastanın boylarını, kilolarını, karın ve göbek çevrelerini ölçmüşler. Türkiye halkının yüzde 30-32’sinin obez olduğunu görmüşler. Anlayacağınız Türkiye’de 20 milyon obezimiz var. Buna bir de vücut kitle endeksi 40’ın üzerinde olanları eklerseniz... Ki Türkiye’de nüfusun yüzde 3’ü de böyle “morbid obez”... Yani bu ülkede iki milyon insan hayati tehlike taşıyan bir biçimde hastalık derecesinde obez.


Çok yüksek değil mi bu oranlar?


Evet. Üç kişiden biri obez demek bu! Amerika’daki obezite oranı da buna yakın işte! Bizim nüfusumuzun yarısından çoğu fazla kilolu, obez ve morbid obez! Zaten fazla kiloluktan obezliğe geçiş bir devamlılıktır.


Anlamadım...


Mesela çocukluk çağında fazla kilolu olmak, ileride obeziteye temel sağlar. Bunun için, “gürbüz çocuk sağlıklı çocuktur” demeye artık bir son vermek lazım. Gürbüz çocuklar, aslında geleceğin obezleri olarak yetiştiriliyorlar. Ciddi bir çalışma yapılsa, Türkiye’de çocuklarda obezitenin Amerika’dakinden hiç farklı olmadığı görülür. Bu ülkede çocuklarda obezite çok arttı ve ciddi bir sorun haline geldi. Bütün bu obez çocuklar ilerinin morbid obezleri olarak yetişiyorlar. Anne babaları eğitmek de şart. “Tabağındaki yemek bitmezse arkandan ağlar, bak Afrika’dakiler aç kalıyor” demeyi bırakmalılar.


Anne ve babalar ne yapmalılar?


Çocuk doyduğu zaman, onun doyma duygusunu dikkate almak lazım. Doyma sinyalini dinleyecek hale getirilmeli çocuk! Çünkü toplumun genelinde yaşananın aynısı çocuklarda da yaşanıyor. Türkiye’de çocuk ve yetişkin, toplumun genelinde, obezite ve fazla kiloluluk artıyor. Çocukların hayat tarzlarını gözleyin...


Ne görüyoruz?


Evlerinden servislerle alınıp okullara götürülüyorlar, apartmanlarda yaşıyorlar. Hepsi evlerde ekran başındalar. Sokakta aktiviteleri kalmadı. Okullarda da spor faaliyetleri çok az. Çocukluk çağı obezitesi de bu ülkede her geçen gün ciddi olarak artıyor. Bugün çocuklarda obez oranı yüzde 6’lara tırmanmış durumda. İstanbul Üniversitesi’nin Sağlık Bakanlığı’yla birlikte yürüttüğü iki çalışma var. İlki sekiz yıl önce yapılmış. Bunu, yeni yapılan çalışmayla karşılaştırdığınızda, insanlarımızın son sekiz yılda ne kadar kilo aldıkları da ortaya çıkıyor. Sekiz yıl önce bu ülkede obezite oranı yüzde 20 iken, şimdi yüzde 30’un üzerine çıkmış bulunuyor.


Kadınlar mı yoksa erkekler mi daha çok yakalanıyor obezliğe?


İstatistiksel olarak obezite kadınlarda daha fazla. Kadınların yüzde 34’ü, erkeklerin ise yaklaşık yüzde 26’sı obez.


Niye kadınlarda obezite daha yaygın?


Genel olarak dünyada da durum böyle. Kadınlardaki obezite oranı erkeklere göre biraz daha fazla. Genetik yatkınlık ve kadın vücudunun yapısıyla da ilgisi olabilir bunun. Bir de tabii bizim kültürümüz, kadının kilolu olmasını benimsiyor. Hamilelik sonrası alınan kilolar önemsenmiyor. Şişmanlık kanıksanıyor. Bizde kadınlar pek sokağa çıkmadıkları için aşırı kilolu, obez kadınlar pek gözükmüyorlar ama evlere gidilip yapılan çalışmalar, İç Anadolu ve Trabzon bölgelerinde vücut kitle endeksi 30’un üzerinde olan insanların oranının yani obezitenin yüzde 60-70’lere çıktığını gösteriyor


Hangi bölgeler zayıf?


Genelde İç Anadolu ve Karadeniz bölgesinde daha fazla obezite var. Batıda biraz daha az. Obezite oranı özellikle kadınlarda taşrada ve kırsalda bayağı yukarılara çıkıyor.


Obezite, neden olur?


Obezitenin üç ana nedeni var. Birincisi genetik neden... Obezitenin bir bölümü genetik. Fareler üzerine yapılan çalışmalarda, obez farelerin bulunduğu görüldü ve vücutta bazı genetik bölgelerin obeziteye neden olduğu keşfedildi. Mesela obezite ve diyabet genlerinin yerleşim bölgeleri birbirleriyle çok alakalı. Anlayacağınız vücuttaki genetik haritamız, ileride başımıza obeziteyle ilgili sorunlar çıkarabiliyor. Obez çiftler görürsünüz. Bunların çocukları da obezdir. Çocuğun obezliği, onun psikolojisiyle ya da yaşam tarzıyla ilgili değildir. Çocuk obez olarak doğmuştur.


Obezitenin ikinci nedeni nedir?


İkinci neden, çevresel faktörler. Genetiğiyle oynanmış yiyeceklerden tutun da McDonald’s’ın porsiyonlarına varıncaya kadar yaşadığımız hayatın koşullarıdır bunlar. 1950’lerde McDonald’s’ın porsiyonları çocuk porsiyonu gibiyken, şimdi boyutları neredeyse bin kaloriye varan porsiyonlara dönüştü. Yiyeceklerde porsiyonlar iyice büyüdü... Ayrıca insanlar işlerinde daha çok makine kullanır oldular. Bütün bu çevresel faktörler obeziteye kaynaklık ediyor işte! Obezitenin üçüncü nedeni de davranışsal faktörler.


Davranışsal faktörler ne demek?


Bu da kişinin hayat tarzı oluyor. Kişinin spor yapıp yapmaması, vaktini televizyonun başında geçirip geçirmemesi, kişinin psikolojisi, ruh hali, onun hayat tarzını belirliyor. Bu arada tabii bazı hastalıklar var ki onlar da obeziteye zemin yaratıyor.


Hangi hastalıklar bunlar?


Bazı hormonal hastalıklar obeziteye neden olabilir. Örneğin polikistik oval hastalığı, yani kadının yumurtalarında kistik değişimlerin olması hastalığı... Kuşing hastalığı denen böbrek üstü hastalığı... Bu hastalıklar tedavi edilince obezite sorunu halledilir. Bizim ilgilendiğimiz obezite ise yüksek kalorili yemek tüketimiyle alakalı olan obezitedir.


Obezitenin nedenini bulmak kolay mıdır?


Nedenini birçok teknikle anlayabiliyoruz. Hasta öncelikle kan tetkiklerinden ve daha sonra da psikolojik incelemelerden geçiyor. Obezitenin nedeni bir psikiyatrik rahatsızlık da olabiliyor. Hastada yeme bozukluğu bulunabiliyor. Böyle bir hasta cerrahi yoldan tedavi edilmez. Çünkü yeme bozukluğu ameliyatla düzeltilemez.


Obezite kimlerde olur?


Herkeste olabilir. Anne ve babasında baskın obez genleri olanlarda obeziteyi çoğunlukla görüyoruz. Bu durumda çocuğa obezite, ailesinden geçiyor. Ama ailesinde hiç kimsede obezite yoksa, o zaman kişi çevresel ve davranışsal olarak obezdir. Aslında her gün obeziteyle ilgili yeni bulgular yapılıyor ve vücudun salgıladığı yeni hormonlar keşfediliyor. Mesela vücuttaki yağ dokusu hiçbir aktivitesi olmayan boş bir doku gibi gelirdi önceleri bize... Ama şimdi yağ dokusu aslında onlarca hormon salgıladığı anlaşıldı. Yani yağ dokusu da aslında aktif hormonal bir doku. Ensülin direnci yağ dokusundan kaynaklanıyor. Metabolizma yağ dokusundan ötürü yavaşlıyor. Biz bunları anladıkça şu ortaya çıkıyor. Belki ileride tıp, obeziteyi, cerrahi olmayan yollardan ilaçla tedavi edecek bir noktaya gelecek.


Yağ dokusu nelere yol açıyor?


Yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, karaciğerin yağlanması, diyabet gibi yandaş hastalıkların çoğuna yağ dokusundan salgılanan maddeler neden oluyor.


Obezitenin beslenme biçimiyle nasıl bir ilgisi var?


Doğaya bakın. Doğada obez canlı yok. Vahşi köpekler, kediler obez değil. Neden? Çünkü doğa ortamında katkı maddeleri, modifiye gıdalar yok. Buğdayın hikâyesine bakın... Otuz yıl önce buğday kepekle karışık olarak yenirdi. Kara kara ekmekler pişirilirdi. Şimdi buğday, içinde ne kadar gerekli ve yararlı lifler varsa ayrıştırılıyor ve nişasta halinde tüketiliyor. Aslında beyaz ekmek, bir şeker küpüdür. Bir modifiye gıda bu. Buğdayı sadece beyaz ekmek halinde tüketmek, kişinin kan şekerini ciddi yükseltiyor. Vücutta şeker yükselince, ensülin salgılanıyor. Bu sefer şekeriniz düşüyor ve acıkıyorsunuz. Acıktığınız için tekrar yiyorsunuz. Tekrar şeker yükseliyor ve bu böyle sürüyor. Yani doymalarınız ve acıkmalarınız artmaya başlıyor...


Sadece beyaz ekmek yemekle mi oluyor bu?


Bütün rafine gıdalar böyle. Mesela içine şeker katılmış gıdalar, meyve suları, nektarlar, hepsi vücuttaki ensülin dengesini bozuyor. Ensülin dengesi bozulunca da obezitenin temelleri oluşuyor. McDonald’s’da yemek yiyen çocuklara bakın... Soslar, ekmekler derken şekerli gıdalar çok olduğu için çocuklar kısa bir süre sonra tekrar acıkıyorlar. Çünkü şeker yükseliyor, bunun üzerine vücut ensülin salgılıyor, ensülin şekeri düşürüyor, şeker düşünce çocuk tekrar açlık hissediyor. Bu rafine gıdalarla insanlar bir kısırdöngüye giriyorlar ve normalden fazla yiyecek tüketiyorlar. Bu gıdalar açlık duygusunu kamçılıyor. Eğer biz gıdalarımızı yüz yıl önceki gibi tüketseydik ve yüzyıl önceki insanlar gibi bedenimizle çalışsaydık, obezite sadece genetik bir hastalık olurdu. Ama bugün Anadolu’da ekmek tüketiminin çok olduğu yerlerde obezite çok fazla görülüyor. Ayrıca bugün her evde de kola içiliyor.


Kolanın obeziteyle nasıl bir ilişkisi var?


Doğrudan ilişkisi var çünkü kolalı içecekler şeker yüklü. 330 cc’lik kutuların içinde 20 kadar kesmeşeker var. Kolanın yapay şekerli olanı obeziteye daha az yol açıyor ama o da masum değil. Onun da içinde şeker tadını veren madde var. Anlayacağınız yeme alışkanlıklarımızla oynandı, beslenme tarzımız ve sofralarımız değişti. Fast-food’lar hayatımıza girdi. İnsanlar dışarıda çalıştıkları için çabuk çözümler ürettiler. Ayrıca çalışırken vücudunu kullanan insan sayısı da azaldı. Makineleşmeyle masa başı işler çok yaygınlaştı. Bütün bunlar birleşince, obezite salgın haline geldi. Nasıl grip virüsünden söz ediliyorsa, bugün obezite de pandemi adını aldı artık. Obezite pandemisi deniyor ve dünyanın her yerine obezite bir salgın gibi yayılıyor. Özellikle çocuklarda, genç kuşaklarda obezlik artıyor. Ve, çocukluktaki obezlik, ileride oluşacak bütün hastalıkların temelini oluşturuyor.


Amerika’da obezite çok uzun zamandan beri ciddi bir sorun olarak kabul ediliyor. Obezite Türkiye için de genel bir sorun haline mi geldi bu durumda?


Bu sayılarla evet... Artık obezitede Amerika ile aynı seviyedeyiz. Aynı şiddette bir obezite sorununa sahibiz. Yapılan bütün ölçümler Türkiye’de obezitenin ciddi oranda arttığını gösteriyor. Sağlık Bakanlığı zaten bu yüzden bu sene alarm düğmesine bastı. Obezite, neden olduğu hastalıklarla büyük sağlık harcamalarına yol açıyor. Bir kere bir obez, yüzde 25 ihtimalle diyabetik olur. Şeker ilaçları kullanmaya ve ensülin iğnesi yapmaya başlar. Ayrıca bir obez yüzde 65 ihtimalle tansiyon hastası olur. Büyük bir ihtimalle de dizlerinde, belinde, kadınsa rahminde sorun çıkar. Ameliyat olduğunda da yoğunbakımda daha çok kalır, işi uzar. Safrakesesi ameliyatında bile hastanede kalış süresi artar. Obezite, toplumun ekonomisini sabote eden bir şeydir. Sağlık Bakanlığı, bu konuyu bu sene çok ciddiye alıyor.


Ne yapıyor?


Obeziteyle ilgili onlarca kurul oluşturdular Ben, teşhis ve tedavi aşamasındaki kurullardan birindeyim. Devlet, yeni obezite merkezleri açma hazırlığında. Çünkü obezite, devlete çok büyük sağlık harcamaları yaptıran bir hastalık. Obezitenin neden olduğu hastalıkların listesi öyle uzun ki. Kanser türlerine varıncaya dek korkunç bir liste bu.


Obezitenin tedavisi var mı?


Elbette var. En iyi tedavi, hayat tarzı değişikliği yaratmak... Diyet, egzersiz ve hayat tarzı değişikliği, sadece morbid obezlerde pek başarılı olmuyor. Başarı oranı yüzde 5’te kalıyor. Bu yüzden morbid obezlerde cerrahi çözüm bir adım önde gidiyor. Ama diğer obezlerde öyle değil. Onlar için ideal tedavi, hem hayat tarzını hem de yeme biçimini değiştirmektir. Daha aktif insan olmalarıdır, spor yapmalarıdır ve diyet yaparak zayıflamalarıdır. Obezler ve aşırı kilolular, bu yolla kesinlikle iyileşirler.


Egzersiz yapmadan, sadece az yiyerek zayıflanmaz mı?


Az yiyerek zayıflanmaz. Düzenli ve sık sık az yiyerek ve yanında da mutlaka egzersiz yaparak zayıflanır. Egzersiz şart. Ensülin direncini kırmanız için kaslarınızı çalıştırmanız lazım. Vücut bir dengedir! Vücutta, giren ve çıkan dengesi vardır. Çıkan miktarı arttırabilmenin tek yolu hareket etmektir. Vücuda giren kalori, çıkandan daha fazlaysa, vücut bunu yağa dönüştürüyor. Ayrıca sadece vücuda giren miktarı azalttığınız zaman da, vücut depolama moduna geçiyor. Vücudu aç bıraktığınızda, vücut bunu “kıtlık var, tehlike var” diye algılıyor ve kendi mekanizmalarını soğutup depolama eğilimine geçiyor. Yani az yenildiğinde, vücut zayıflamıyor, aksine metabolik olarak yavaşlıyor ve tükettiğiniz çok az gıda bile size yağ olarak geri dönebiliyor.


Peki, zayıflamak için nasıl bir diyet gerekiyor?


Belirgin aralıklarla ve sık sık öğünlerle az miktarda yenildiği zaman vücut daha etkili zayıflıyor. Çünkü ateş sönmeyecek. Ateşin içine sürekli bir şey atmalısınız ki ateş sürsün. Metabolizmayı hızlandırmanın yolu üç ana, üç ara öğün olmak üzere toplam altı öğünü yakalamaktır. Sabah mutlaka kahvaltı yapılmalı ve öğünlerde rafine gıdalardan uzak durulmalı. Mümkün olduğunca doğala en yakın olan gıdalar tercih edilmeli. Midede uzun süre kalan lifli yiyecekler yenmeli, yağ mümkün olduğu kadar azaltılmalı ve kepekli tam buğday ekmeği tüketilmeli. Günlük beslenme, yüzde 70 protein, yüzde 20 karbonhidrat ve yüzde 10 yağ olarak dağılmalı.


Bazı insanlar sadece salata yiyerek zayıflamaya çalışıyorlar. Bu doğru değil mi?


Değil, çünkü mide çok hızlı boşalır. Salatanın midede kalış süresi kısa olduğu için kişi tekrar acıkır. İçine bir miktar tavuk konsa, bu, daha iyi bir beslenme olur.


Light ürünler sağlıklı mı peki?


Yağı azaltılan ürünlerin kalorisi az olmayabilir. Üründeki şeker miktarına da bakmak lazım... Bir ürünün ambalajının arkasındaki bilgileri iyi okumak lazım... Çünkü karbonhidratı fazla olup da sadece yağı azaltılmış bir ürün light sayılmaz. Bu ürün, vücuttaki ensülini aynı şekilde tetikleyebilir. Sömürüye çok açık bir alan bu... Çoğu düşük kalorili değil bu light ürünlerin. Aksine yüksek kalorililer.


Peki, günde ne kadar egzersiz yapmak gerekiyor?


İdeal bir insan günde ortalama beş bin adım atmalı. Günde yarım saatle bir saat arası bir yürümeye denk gelir bu.


Çocukları bu hastalıktan korumak için nasıl beslemek gerekiyor?


Başta da dediğim gibi önce, “gürbüz çocuk sağlıklıdır” klişesi kırılmalı. Okulların kantinlerdeki o abuk subuk yiyeceklerin satışları engellenmeli. Çocuklara okullarda her sabah zorunlu olarak beden eğitimi yaptırılmalı. Anne ve babalara, sağlıklı beslenme nedir, sağlıklı kilo ne demektir mutlaka öğretilmeli.


Yeniden eski bildiğimiz yemeklere mi dönmeliyiz? Şu tencere yemeği denen yemeklere?


Çok güzel olurdu. Keşke mağara devrine dönebilsek... Doğal gıdalar yiyorlardı ve vücutlarını çalıştırıyorlardı onlar. Bakın... Şu anda dünyada bir numaralı önlenebilir ölüm nedeni sigaraysa, ikinci sıradaki ölüm nedeni de obezite. Yirmi yıl sonra, önlenebilir bir numaralı ölüm nedeni olacak dünyada obezite. Kanserden daha tehlikeli bir hastalık bu... Çünkü kalp krizi gibi sonuçlarından ötürü daha çabuk ölüyorsunuz. Bu yüzden obezite konusunda bilinçlenmek ve çocukları bu hastalıktan korumak şart!

neseduzel@gmail.com

Ramazan Bayramınız Mübarek Olsun: Şiirle Hatırlayalım

Bayramlar Bayram Ola…

Güneş yükselmeden kuşluk yerine
Bir adam camiden döndü evine
Oturdu sessizce yer minderine

Kızı “Bayram” dedi,

Yalın ayaklı
Adam “Bayram” dedi,

Tam ağlamaklı…



Eli öpüldükçe içi burkuldu
Konuşmak istedi, dili tutuldu
Güç belâ ağzından

Bir “off! ” kurtuldu

Oğlu “Bayram” dedi,

Sırtı yamalı
Adam “he ya” dedi,

Gözü kapalı…




Düşündü kış yakın,

Evde odun yok
Tenekede yağ yok,

Çuvalda un yok
Yok yoka karışmış;

Tuz yok, sabun yok

Avrat “Bayram” dedi,

Eğdi başını
Adam “evet” dedi,

Sıktı dişini…




Çalışsa ne iş var, ne cepte para
Dağ oldu içinde büyüyen yara
Dikti gözlerini karşı duvara

Takvim “Bayram” dedi,

Silindi yazı
Adam “öyle” dedi,

Bağrında sızı…




Döndürse yönünü herhangi dosta
Yaralı, gariban, dul, yetim, hasta
Yıllar, aylar, günler erirken yasta

Yer-gök “Bayram” dedi,

Ağzını açtı
Adam “Bayram” dedi,

Evinden kaçtı…

Suları Islatamadım(sh.56)
Abdurrahim Karakoç

28 Ağustos 2011 Pazar

Şili'de Neler Oluyor?



Camila Ne Yapmaya Çalışıyorsun ?

Şili, Güney Amerika kıtasının ince uzun memleketi. Gazetelere baktığınızda, televizyonlarda Şili ile ilgili haberleri izlediğinizde bir isim ve bir görüntü gözünüze hemen çarpacaktır. Camila Vallejos...
Takdim edilen haber Şili'nin güzel aktivisti şunu yaptı, Şili'nin güzel aktivisti, devrimcisi bunu yaptı falan. Kız bugün gazetedeki haber eğer doğruysa bir açıklama yapıyor: "Güzelliğimi boşver fikirlerime bak." Bu Taraf gazetesinin işgüzar manşet başlıklarından bir küçük başlık denemesi de olabilir tabi. Ama burada bu haberin doğruluğunu baz alırsak: Güzelliğimi bırak fikirlerime bak.
Enteresan bir bakış açısı değil mi? İnsanlar asıl konunun ağırlığını, yan unsurlar vasıtası ile öğrenme veya haberleştirme telaşındalar. Ne yani Şili'de olanları Camila değil de güzelliği ile ön plana çıkmayan birisi gerçekleştirse idi, orada oluşan hareketler, orada istenen haklar ve talepler gerçek değerini kaybedecek miydi?
Nasrettin Hoca: Ye kürküm ye, diyor ya. Görünüş çok önemli, bu kız da acaba o görünüşün timsali olmasın.
Kanaatimi söylemeden geçemeyeceğim, makyevalist düşünceye karşıyım. Yani hedefe giden tüm yollar meşrudur. Bu düşünce bir yol buldu mu, önüne geçemezsin.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Merhamet Denemeleri

Merhameti bir göle mi benzetirsin, yoksa bir ırmağa mı? Eğer yedigöllere gittiysen, oranın güzelliği karşısında mest olur ve evet merhamet böyle bir şey dersin. Ama hayır, durağan suyun kokması sonucu ile karşı karşıya kalırsan eğer, ııh dersin, merhamet kokmaz, kendinden nefret ettirmez dersin. Çaresiz göl benzetmen senin için bir handikap olur.

Peki ırmağa benzettiğinde durum ne ola ki? Devamlı akan bir su, tertemiz, pırıl pırıl. Üstelik kokmaz, durağan su olmadığından. Tamam dersin eğer benzetilecekse ırmak olmalı. Gürül gürül ve tertemiz bir su. Merhamet budur dersin. Fakat o da ne, yağmurların yoğun bir şekilde yağması ile bir bakmışsın ki o gürül gürül akan ırmak, yıkıcı ve öldürücü bir sele dönüşmüş. Ve şüpheye düşersin, acaba merhameti ırmakla da izah edemeyeceksen elinde ne kalır? Çünkü sen bu ikisi ile izah etmeye çalışmışsın.

Tamam o zaman bu ikisi ile izaha çalışmaksa eğer ilkemiz, ikisinde de alınacak ders var demektir.
Bir göl ise bizim izah tarzımız, durağanlığı ile değil etrafındaki güzellikleri ile, ağaçları ile, ormanın görüntüsü ile izah edelim. Ama eğer merhameti durağan ve kokan bir göle benzetmek istemez isek onun o yanından kendimizi kurtaralım.

Merhamet bir göl gibidir, o merhameti yerinde kullanmadığında kokar, kimse ondan faydalanamaz...
Merhamet bir ırmak gibidir. Çağlayan bir ırmak gibi, dağıttıkça dağıtasın gelir. Ama sele dönüşen bir ırmak olduğunda artık o merhametten maraz doğar.

Peki bu kızın şaşkınlığını nasıl izah edelim? Nasıl, nasıl? Hangi kelimelerle bunu kendimize, çevremize anlatalım? Hangi merhamet kalıbına sığar onun o şaşkın ve çaresiz bakışları?
Karaçi'de bir saldırı sonrası amcasının durumunu anlamaya çalışan küçücük bir yavru?

Rabbimiz yok etme, imha etme, öldürme temalı bir din değil, aksine merhamet temalı, diriltme temalı, kazanma temalı bir din sunmamış mıdır?

Uzun tartışmalara girmeye gerek yok, bu dinin ana fikri merhamettir derim. Öyle bir peygamber (sav) gelmiş ki, "Allah senin kalbinden merhameti almışsa ben ne yapabilirim" serzenişi ile merhametin önemini izah etmemiş midir?

Rahman suresinde Rabbim "o halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?" ayetini defalarca kafamıza sokmaya çalışmıştır. Hiç de bu tekrar dolayısı ile kimse bir gocunma hissetmemiştir. Rabbimin bir tasarrufu ve o hikmet sahibi değil mi?
O halde bırkmadan, usanmadan, merhameti dile getirmemiz gerekir. Hayır, hayır ayetteki ile kıyas etme babından değil, önemine inanmış olduğumuz kavramları sık sık dile getirmede örnekleme babından aldım.

Siz de önemli gördüğünüz bir kavram var ise eğer, hakkı da çağrıştırıyor ise, sık sık dile getirin, korkmayın, sıkılmayın, utanmayın, çekinmeyin.


23 Ağustos 2011 Salı

Ergenlik Bunalımları: Çavdar Tarlasında Çocuklar

Kitabın Adı: Çavdar Tarlasında Çocuklar
Yayınevi: YKY
Yazarı: J. D. Salinger
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 23 Ağustos 2011 – İstanbul


Bak ne diyor: "Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir." (sh. 176)


Kitap ile ilgili ilk önce Wikipedi'de bulduklarımızı buraya alalım

Gönülçelen ya da Çavdar Tarlasında Çocuklar (Özgün adıyla: The Catcher in the Rye), J. D. Salinger`in romanıdır. Birleşik Devletler`de ilk olarak 1945 ve 1946 yıllarında seri olarak yayımlandı. İngiltere ve ABD`de ise 1951'de kitap olarak basıldı.

"Modern zamanların başyapıtı" olarak değerlendirilen bu eser, "ahlâk dışı" ve "açık saçık" bulunduğundan ABD'nin birçok tutucu bölgesinde uzun süre yasaklı kaldı. Hâlâ bazı Amerikan kütüphanelerinde yasaklı kalmasına rağmen, kitabın yasaklanması günümüzde ilginç bir hal almıştır: ABD'de lise düzeyinde en çok yasaklanan kitap olmasına rağmen aynı zamanda en çok okutulan kitaptır.

1967'deki Adnan Benk'in İngilizce aslından değil de Fransızca versiyonu olan "Attrape-Coeurs" den yaptığı dolaylı çevirisinden ötürü kitap Türkiye'de "Gönülçelen" olarak tanınır. Kitabın Yapı Kredi Yayınları basımı çevirisi Coşkun Yerli'ye aittir ve bu kez Türkçe adı özgün adına daha yakındır: "Çavdar Tarlasında Çocuklar".[1]

Kitap, anti-kahraman Holden Caulfield'ın okuldan atılmasıyla başlayan süreci Holden'ın kendi ağzından anlatır.

Hikayenin içeriği

Hikâye ilk ağızdan anlatılır. Holden Caulfield`ın üç gününü kapsayan kitap, Holden`ın okuduğu Pencey Prep`ten yılbaşından (tahminen 1949) hemen önce kovulmasıyla başlar. Daha önce, iki okuldan daha kovulmuştur ve bu sefer ailesiyle yüzleşmemek için eve gitmek istemez. İlk önce eski tarih hocası Mr.Spencer`ı ziyaret eder. Canını sıkan hocasından kurtulan Caulfield, yurda döner fakat orada da başta yakışıklı ve atletik Stradlater olmak üzere yurt arkadaşlarıyla kapışır ve orayı da küfürler savurarak terk eder.

New York City`de içmiş şekilde gezmeye başlayan Caulfield, tanıdıklarıyla rastlaşır. Sürekli olarak etrafındaki her insanın "samimiyetsiz/yapmacık (phony)" olduğunu söyleyen Caulfield sonunda bir otele çekilir ve bekaretini kaybetmek için bir kadın satıcısıyla kız konusunda anlaşır. Odasına yaşıtı olduğunu tahmin ettiği bir kız gelir, fakat nedense sevişmek istemeyen Holden yüzünden işler yolunda gitmez ve kadın satıcısı fazladan 5 $ daha alır. Holden daha sonra eski kız arkadaşlarından Sally Hayes ile çıkmaya karar verir ve onu arar. Beraber tiyatroya ve buz pateni yapmaya giderler. Sonunda dayanamayan Caulfield kıza hakaret eder. Sally kaçtıktan sonra Caulfield bunalmış bir şekilde, ailesine çaktırmadan kız kardeşi Phoebe`yi görmek için eve gider. Küçük kız kardeşi ona yılbaşı için para verir, ailesi geldiği anda da evden kaçar.

Kitabın sonlarına doğru, Holden güvendiği tek hoca olan Mr. Antolini`nin evine gider. Hocası ona geleceği için mantıklı ve yararlı öğütler verir. Uyumaya başlayan Caulfield gözlerini açtığında hocasının onun alnını okşadığını görür. Neden bunu yaptığı kitapta tam açıklanmasa da, Holden bunu hocasının eşcinsel eğilimlerine yorar. Evden kaçan Holden, bir tren istasyonunda uyuyakalır. Sabah kalktığında da, Batı`ya doğru otostop çekip gitmeyi kafasına koymuştur. Tanıdığı bütün insanlardan kaçıp vardığı yerde sağır taklidi yaparak bambaşka bir hayat sürecektir. Fakat önce bitirilmesi gereken bir iş vardır, kız kardeşinin parasını geri vermek.

Holden, Phoebe`nin okuluna gider ve sekretere kız kardeşini öğle tenefüsünde Mumya Müzesi`nde beklediğine dair bir not bırakır. Phoebe, Holden`ın yanına vardığında elbiselerle dolu bir bavul taşımaktadır. Niyeti bellidir ağabeyiyle birlikte gitmek. Holden bu isteğini sertçe reddeder. Kız kardeşine kötü örnek olduğunu düşünmeye başlamıştır artık. Phoebe ona küser ve Holden gitmekten vazgeçtiğini söyler, kız kardeşini bir lunaparka götürür. Atlı karıncaya binen Phoebe, Holden`ı neredeyse ağlatacak kadar mutlu eder.

Holden Caulfield`ın hikâyeyi anlatması burada bitiyor. Günümüze dönerek olaylardan sonra hastalandığını, şu anda bir psikaytrist ile görüştüğünü ve sonbaharda okula gideceğinden bahsederek kitabı sonlandırıyor.

Başlıca Karakterler

J. D. Salinger'ın "The Catcher in the Rye" adlı romanı Türkiye'de ilk kez "Gönülçelen" adıyla Cem Yayınlarından çıkmıştı. Çevirmen Adnan Benk çeviriyi İngilizce aslından değil de Fransızca versiyonu olan "Attrape-Coeurs" den yaptığı için romanın Türkçe adını da bu versiyondan almıştır.

  • Holden Caulfield. Hikâyenin anlatıcısı. Olaylar 17 yaşındaki Holden`ın gözünden anlatılmaktadır.
  • Phoebe Caulfield. Holden`ın ufak kız kardeşi. Zaman zaman Phoebe`ye sinirlenir Holden, fakat kardeşi henüz masumiyetini kaybetmediğinden onu hiçbir zaman "yapmacıklıkla" suçlamaz.
  • Allie Caulfield. Allie, Holden`ın ölen erkek kardeşidir. Lösemiden hayatını kaybetmiştir. Allie'nin ölümü büyük olasılıkla Holden`ın yaşadığı vahşi ergenlik sürecinin önemli tetikleyicilerinden biridir.
  • D. B. Caulfield. D.B., Holden`ın ağabeyidir. Hollywood için senaryo yazmaktadır ve yazdıkları çok satılmaktadır. Holden ağabeyinin Hollywood'a senaryo yazmasını doğru bulmamaktadır. O yüzden o da, Holden'a göre bir 'phony'dir. Çünkü bu öyküler çok satmıştır ve ağabeyi yapmacıktır.
  • Robert Ackley. Caulfield`ın oda arkadaşı. Sivilceli bir yüze sahiptir, daha mahçup olması gerekirken aksine karakter olarak da sinir bir kişiliğe sahiptir.
  • Jane Gallagher. Jane kitapta hiçbir zaman gözükmez, fakat anlaşılan odur ki Holden`ın gerçekten bir şeyler hissettiği az sayıda insandan biridir. Jane`i "yapmacık" olarak değerlendirmez fakat arada geçen zamanda yapmacık olabileceğini içten içe düşündüğünden onunla karşılaşmaktan korkar.
  • Ward Stradlater. Stradlater, Holden`ın yakışıklı ve popüler oda arkadaşıdır. Cinselliği yaşamış okuldaki ender çocuklardan biridir. Holden rastlantı sonucu Stradlater`in Jane ile dışarı çıkacağını duyunca kriz geçirir ve Stradlater`a saldırır.
  • Mr. Spencer. Mr. Spencer, Holden`ın Pencey Prep`teki tarih öğretmeni. Aslında kötü bir insan olmayan Spencer, Holden`a sürekli "oyunu kurallarına göre" oynamaktan bahseder.
  • Mr. Antolini. Caulfield`ın eski İngilizce hocası. Mr. Antolini de, olgunluk ve yaratıcılık üzerine Holden`a yararlı sayılabilecek bir konuşma yapar, fakat geceleyin Holden`ı okşaması Holden`ın bunu homoseksüel bir hareket olarak düşünmesine yol açar.
  • Carl Luce. Carl eski okuldan arkadaşıdır. Holden ile bir barda buluşur. Fakat Holden`ın ergenlik hezeyanlarına dayanamayarak kendinin bunları çoktan aştığı düşüncesiyle onu terk eder.
  • Sally Hayes. Holden`ın çıkma teklifi ettiği kızdır, fakat bu teklif sırasında Holden çok ciddi değildir ve bir anda Sally`e hakaretler yağdırmaya başlar.
  • George Andover. Sally ile Holden tiyatroya gittiklerinde Sally`nin arkadaşı George ile karşılaşırlar. Holden aralarındaki konuşmaya tanık olur ve ikisinden de bir anda nefret eder.
  • Maurice. Edmont Oteli`ndeki asansörcü çocuk. Aynı zamanda kadın pazarlayan Maurice, Holden`ın üstüne giderek ayarladığı kadın karşılığında Holden`dan zorla daha fazla para alır.
  • Sunny. Genç bir fahişedir. Otelde Holden`ın odasına gelir fakat Holden Sunny ile sevişmekten kaçınır.
  • Ossenberger. Holden`ın okulu Pencey Prep`ten eski mezun zengin bir iş adamı.
  • Ernest Morrow. Ernest`in annesiyle trende karşılaşan Holden, annesine oğlunun çok duyarlı bir çocuk olduğunu söyler bu annesinin çok hoşuna gider fakat okuyucuya tam tersine Ernest`in tanıdığı en büyük hödüklerden biri olduğundan bahseder.
  • Anne Louise Sherman. Holden`ın eski kız arkadaşı.
  • Valencia. Valencia, The Wicker Bar`daki kadın. Holden onunla ilgilenir, fakat ciddiye alınmaz.
  • Faith Cavendish. Holden`ın New York City`de canı sıkılıyorken telefonla aradığı kadın. Herkesle kolayca seviştiği söylenen bu kadını Holden ikna edemez ve telefonu kapatır.
  • Eddie Birdsell. Birdsell, Faith`ı tavlamanın kolay olduğunu Holden`a söyleyen kişi.
  • Ernie. Ernie New York`ta bir barda piyano çalan kişi. Ernie`nin oldukça yetenekli olduğunu düşünen Holden bir yandan onu "yapmacık"la suçlar, çünkü Ernie insanların önünde kendi yeteneğini sergiler ve tebrikleri memnuniyetle kabul eder.
  • Horwitz. Holden`ın bindiği taksinin şoförü. Aralarında "ördeklerin kışın nereye gittiği" konusunda bir muhabbet geçer.
  • Lillian Simmons. Lillian Simmons, D.B. Caulfield`ın eski arkadaşı. Holden barda karşılaşmıştır.
  • Hazle Weatherfield. Phoebe Caulfield`ın hikâyelerinde uydurduğu karakter.
  • Rudolf Schmidt. Rudolf Schmidt Pencey Prep`teki kapıcı.
  • Jim Steele. Holden`ın uydurduğu başka bir kimlik.
  • Arthur Childs. Whooton`dayken Holden ile tenis ve spor hakkında konuşmuş çocuk. Muhabbete bir anda Katolik Kilisesi`nin nerede olduğunu sokması Holden`ın çocuktan soğumasına neden olmuştır.
  • James Castle. James Castle, Holden Whooton`dayken intihar eden çocuk. Castle`ın düştüğünü duyduğu sırada Holden duş almaktaydı, ses o kadar güçlüydü ki bunun bir masa veya radyo falan olabileceğini düşünmüştü. Castle`ın cansız bedenini yerden kaldırırken Mr. Antolini onu kucaklamaya cesaret eden tek kişiydi.
  • Phil Stabile. James Castle'ın intiharından sorumlu olan kişi. Phil Stable arkadaşlarıyla birlikte James`in odasına dalmış ve çocuğu daha önce söylediği birkaç sözü geri almak için zorlamıştır. Castle da, geri almayı reddetmiş ve kendini camdan aşağı atmıştır.
  • Ed Banky. Pencey`deki beyzbol hocası, zaman zaman arabasını öğrencilere vermektedir.
  • Fredrick Woodruff. Holden Pencey`den ayrılırken onun 90 dolarlık daktilosunu 20 dolara alan kişi.
  • Mal Brossard. Holden`ın bir tanıdığı. Holden`ın Pencey`deki son gecesinde beraber sinemaya gitmişlerdir.
  • Mr. Haas. Elkton Hills okulunun müdürü. Holden`a göre aşağılık bir sahtekar. Çünkü daha gariban, komik giyinişli velilerle konuşmayı fazla istemez.
  • Dr. Thurmer. Pencey Prep`in müdürü.
  • Selma Thurmer. Pencey Prep`in müdürnün kızı. Pencey`in maçlarını izlemeye gider ve Holden ile de aralarında bir sefer bir diyalog geçmiştir.
  • Pete. Holden'ın apartmanındaki asansör bakıcısı.

Zaman

Olayların 1940`ların sonu 1950`lerin başı gibi geçtiği/yaşandığı açıktır. Kitap da, bu dönemde yazılmıştır. Holden`ın kardeşi Allie`nin ölüm tarihi 18 Temmuz 1946 olarak verilir. O sıralarda Holden on üç yaşındadır. Kitaptaki olaylar ise Aralık 1949 tarihinde geçmektedir.

Kitabın sonunda bahsedilen bugünkü durum 1950 yazıdır. Noelin (Christmas) pazar gününe denk geldiği düşünülürse; kitabın büyük bir bölümünü kapsayan iki günün 18 ve 19 Aralık olduğu tahmin edilir

Kitap’dan alıntılar:

• Ben, "yakalarsa birini biri" sanıyordum, dedim. Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta - yetişkin hiçkimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum, nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey. (sh. 162)

Kitaba ismini veren bir hikayenin anlatılması var burada. İlginçtir, yeni yetme ergenlik dönemi genç bir delikanlının hayatındaki gitgellerini içeren kitap, anlatıcının hayalleriyle de farklı bir anlam içeriyor.

• "Peki, beni bir dakika dinle... Aklında kalacak bir biçimde söyleyemem bunu şimdi belki, ama bir iki gün içinde bu konuda sana bir mektup yazacağım. O zaman tam olarak anlarsın. Ama şimdi yine de beni dinle." Yeniden düşünmeye başladı, sonra, "bu başına sardığın düşündüğüm bela, özel bir çeşit, dehşet verici bir bela bu. Başına bela sarıp düşmeye başlayan birine dibe vardığını anlama şansı verilmez. Düşer, düşer, düşer ama düştüğünü anlayamaz. Tüm düzen, hayatlarının şu ya da bu dönemlerinde çevrelerinin ona veremediği şeyleri arayan insanlar için kurulmuştur. Veya çevrelerinin onlara sağlayamadığını sandıkları şeyleri arayan insanlar için. Onlar da, aramaktan vazgeçerler. Beni dinliyor musun." (sh. 176)

Buradaki tavsiyeler enteresan gerçekten. Bazen öyle insanlar tanırız ki, dibe vurduğunun farkına varamazlar, oysa bu dibe vuruş bağıra bağıra geliyordur, kendisi bunu göremez, ama etrafındaki gören gözler bunu görmeye başlarlar, uyarılar artık işe yaramaz hale gelir bu insan tarafından. Düşer de düşer. Sonra bir bakar ki elinde avucunda yanında yöresinde ne bir şey kalmıştır, ne de dost ve yardımcı. Oysa bu uyarıları yapanlara karşı biraz kulak kabartsa çok daha büyük kayıplar yaşamayacak belki, ama maalesef düşer de düşer...

• "Bu dünyaya" dedi, "yalnızca iyi eğitilmiş insanların ve bilim adamlarının değerli katkıları olabilir demeye çalışmıyorum. Ama diyorum ki, iyi eğitim görmüş insanlar ve bilim adamları, başlangıçta zeki ve yaratıcı iseler -ne yazık ki, bu ender bir durumdur-, yalnızca zeki ve yaratıcı olan insanlara kıyasla, arkalarında sonsuza kadar kalabilecek çok daha değerli şeyler bırakıyor gibiler. Kendilerini daha açık ve seçik ifade ediyor gibiler ve genellikle, düşüncelerini sonuca ulaştırmak gibi bir tutkuları var. Ve -en önemlisi- yüzde doksan olasılıkla bilim adamı olmayan düşünürlerden daha alçakgönüllü oluyorlar. Beni izliyor musun"

...

"Akademik eğitim sana bir şeyler kazandırıyor. Biraz yol alırsan, zihninin boyutları hakkında bir fikir veriyor sana bu eğitim. Zihninin neye uyup neye uymadığı hakkında. Bir süre sonra da, zihninin yapısına hangi düşüncelerin uygun olduğu hakkında bir fikrin oluyor. Her şeyden önce, sana uymayan, sana yakışmayan düşüncelerle uğraşmaman için olağanüstü bir zaman kazandırıyor bu. Gerçek boyutlarını, gerçek ölçülerini alıp, zihnini ona göre giydirip kuşandırıyorsun." (sh. 178)

Burada düşen insana nasihatler devam ediyor. Ama kişi o kadar kötü bir ruh halindedir ki, göremiyor, düşünemiyor, algılayamıyor. Bu nasihat veren insanın kendisine göstermiş olduğu merhameti bile öyle çirkef bir amelle ilişkilendiriyor ki, düşmeye devam ediyor.

...

Kitap ile ilgili yukarıda gerekli bilgiler zaten mevcut, ama şunu söyleyebilirim, çocukların ergenlik dönemi çalkantılarla doludur. Bu çalkantılarda gerçekle hayal birbirine karışmış, bazen hayaller gerçek sanılmaya ve realiteden uzaklaşılmaya başlanmıştır. Bu dönem ebeveyn tarafından iyi takip edilmelidir. İsyan dönemidir bu dönem, asilikte ve hayalde sınır tanınmaz neredeyse. Bataklıksa eğer bu dönemin çevresi, batar da batar kişi. Ama bu dönem dikkate şayan bir dönemdir.

Kitapda açık saçıklık pornografik düzeyde değil, rahatsız edici düzey olabilir belki ama bir zihniyeti tahlil etmede faydalanılabilinir.