29 Ekim 2016 Cumartesi

Medeniyet Dediğin Tek Dişi Kalmış Şehirler: Medeniyet ve Şehirler

Kitabın Adı: Medeniyetler ve Şehirler
Yayınevi: Küre Yayınları
Yazarı: Ahmet Davutoğlu
Kitabı Bitiriş Tarihi:          28/10/2016                -           23.49 / İstanbul

İrfan'ın Notu:
Kitabı elinize aldığınızda şu anlatacağım duygu ile karşılaştım: Bu yazar bir dönem danışmanlık, sonra dışişleri bakanlığı daha sonra da başbakanlık yapmış bir siyasetçi mi yoksa akademik kariyeri olan ve uluslararası saygınlığı olan bir hoca mı? Siyaset içerisindeki dönemini pek başarılı bulamasam da hocalığı, ilme açlığı ve onu özümsedikten sonra dışavurumu kayda değer diyorum. Ahmet Davutoğlu'nu siyasi çizgisinii ve seçim meydanlarındaki ses tonunu hocalığı dönemindeki ağırbaşlılığını yırtarcasına kapatmış olması onunla ilgili menfi bir kanaat sahibi olunmasını gerçekleştirmiş olabilir. Ama Ahmet Davutoğlu önemli bir değer, önemli bir kafa ve bence (eserleri akademik ve ağır kaçsa da) yazıları, eserleri okunması gereken bir kişidir.

Kitap ile ilgili İrfan'ın notları

"... Empire State Building'in 381 metre yüksekliğindeki 102. katına çıktığımda gökyüzünün müşfik enginliğine yaklaşma heyecanından daha çok, sokaklarda gittikçe hiçleşen insanlardan beni koparan bir kibrin psikolojisini ürpererek hissettim..." (sayfa, 30)

"Kurtuba camiisine ilk girdiğim anda uhrevi bir hayranlıkla derin bir hüznü birlikte hissettim. Son derece ahenkli yerleştirilmiş pencereleri ve sütunlarıyla tarihin en aydınlık mekanlarından biri olarak inşa edilen bu mimari şaheserin, işgal sonrası katedrale çevrilmesi için pencerelerin kapatılarak karanlığa mahkum edilmesi dahi, iki ayrı zihniyet ve medeniyet idrakinin yansıması idi." (sayfa, 45)

"Selanik ... gördüğüm anda bende bir hayalet şehir intibaı bırakmıştı. Asırlarca son derece canlı çok kültürlü yapısı ve dinamik sosyo ekonomik hayatı ile Balkanlar'ın mozaiği niteliği taşıyan bu şehir, şimdi her türlü çeşitliliğini kaybetmiş, tekdüze bir tarih hapishanesine dönüşmüştü." (sayfa, 49-50)

"Şehirlerin ruhunu kaybedenler siyasi hakimiyetlerini sürsürseler bile kalıcı olamazlar; şehirlere ruh verenler ise siyasi hakimiyetlerini kaybetseler bile o mekanlardaki varlıklarını daim kılarlar." (sayfa, 51)

"Antik dönemin bu efsanevi şehirleri, taşıdıkları sembollerle de bu rekabetin izlerini yansıtıyorlardı. Kudüs'ün zirve döneminin eseri olan Hz. Süleyman Mabedi ile Babil'in efsanevi Babil Kulesi ve onun güneyinde yer alan Marduk Tapınağı iki kadim sembol olarak zihni ve mimari bir rekabeti temsil ediyorlardı. Dolayısı ile mesele, zaten askeri açıdan çok güçlü olan Babil İmparatorluğu ile zayıf düşmüş Yehuda Krallığı arasında bir egemenlik mücadelesi değildi; aksine kadim dönemin iki sembol şehri ve bu şehirlerin metafizik özü ve mimari formu arasındaki varoluşsal bir alternatif olma konumlarıydı. Politeist Babil'in olduğu yerde muvahhid/monoteist Kudüs'ün; Babil'in ve Marduk tapınağının olduğu yerde Süleyman Mabedi'nin varlığını sürdürmesi bir meydan okuma olarak algılanıyordu. Sonunda Nebukadnezzar M.Ö. 586 yılında şehri ele geçirdiğinde Kudüs'ün ve Süleyman Mabedi'nin cismani tasfiyesine yöneldi. Ancak, şehrin ruhu o kadar güçlü bir temele dayanıyordu ki, fırsat bulduğu ilk tarihi dönemeçte kendini tekrar ihya edecek insan unsuruyla buluştu." (sayfa, 172)

Bunlar benim önem atfettiğim notlarımdan aldığım derlemeler. Oysa daha farklı notlarım da var...

Bu notların bulunduğu sayfaları zikredeyim: 176, 178, 181, 182, 183, 184, 185, 202, 204, 210, 211, 244. Dileyen okuyucu bu sayfaları da daha bir dikkatle okuyarak ne demek istediğimi anlamış olacaktır kanaatindeyim.

Kitap ile İlgili İnternette Yayınlanan Bazı Değerlendirmeler ve Giriş Bölümü

Şehirlerin kaderi, tarihî akış içinde ait oldukları medeniyetlerin kaderi ile özdeştir. Bu bağlamda medeniyetler ile şehirler arasındaki ilişkiyi ele alan elinizdeki kitabın temel kavramı eksen şehirlerdir. Medeniyetlerin yükseliş ve düşüş tarihlerinin mihenk taşlarını oluşturan bu şehirler, bazen mimari formda veya musikinin ritminde, bazen entelektüel geleneğin sürekliliğinde ya da ticaret yolları üzerindeki bereketli bir pazarda ve bazen de politik düzenin merkezinde durarak medeniyet parametrelerinin tarihî gerçeklik içinde zaman ve mekâna yansımasını sağlarlar. Bu bakımdan eksen şehirler diğer tasniflerin tamamına yol gösterir: “Medeniyete Öncü Kurucu Şehirler”, “Medeniyet Tarafından Kurulan Şehirler”, “Aktarılan Şehirler”, “Hayalet Şehirler”, “Tasfiye Edilen Şehirler”, “Etkileşim Şehirleri”, “Dönüşen/Dönüştüren Şehirler”.
Medeniyetler ve Şehirler’in ilk bölümü, ilerleyen bölümlerindeki teorik tahlillerin arkaplanını oluşturan, daha önce gidip gördüğüm ve bizzat tecrübe ederek hissettiğim şehirlerin bendeki izlerini yansıtmaktadır. İkinci bölümde, Weber’in kavramsallaştırmaları çerçevesinde dünya şehir tarihi yazımının kritik bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Üçüncü bölümde aynı zamanda kitabın da adını taşıyan “medeniyetler ve şehirler” arasındaki ilişki yukarıdaki tasnif çerçevesinde dokuz başlık altında incelenmektedir.
Her kitabın kendine has bir zihnî serüveni vardır. Gözlem ya da tahayyül ile başlayan, sorularla açılan, analizlerle parçalara ayrılarak derinleşen ve açıklayıcı kavramsal/teorik çerçevelerle bütünleşerek ete kemiğe bürünen ya da kelama/yazıya dökülen bir zihnî serüven. Elinizdeki eser, böylesi bütüncül bir zihnî serüvenin parçası olarak görüldüğünde gerçek anlamına kavuşacaktır

Ve Kitabın Giriş Bölümü:

Her makalenin ve kitabın kendine has bir zihnî serüveni vardır. Gözlem ya da tahayyül ile başlayan, sorularla açılan, analizlerle parçalara ayrılarak derinleşen ve açıklayıcı kavramsal/teorik çerçevelerle bütünleşerek ete kemiğe bürünen ya da kelama/yazıya dökülen bir zihnî serüven. Elinizdeki eser, böylesi bütüncül bir zihnî serüvenin parçası olarak görüldüğünde gerçek anlamına kavuşacaktır.
Fikrî olgunlaşma dönemlerini XX. yüzyılın son çeyreğinde ve üç imparatorluk başkenti olmuş bir mekânda geçirmiş olan bizim nesil için her zihnî serüven, kaybedilmiş bir hikmeti ya da düzeni yeniden keşfetme, keşfettikten sonra da mümkünse yeniden ihya ve inşa etme cehdinin izlerini taşıyordu. Hangi fikrî ve ideolojik akıma mensup olursa olsun bu imparatorluklar başkentinin çocukları için, içinde bulunulan geri kalmışlık sendromu, onulmaz bir varoluşsal sorun niteliğine dönüşmüştü. Onulmaz görünen bu zihnî sancı, aynı zamanda, doğurgan bir iç gerilimi de bünyesinde barındırıyordu.

Üniversite ikinci sınıfta Siyaset Bilimi ve Ekonomi bölümlerinde çift anadal yapma kararı verdiğimde, yazmayı düşündüğüm doktora tezinin ilk zihnî temrinlerini “sömürgecilik ve geri kalmışlık” üzerine yapmamın arka planında da, böylesi bir zihnî sancı yatmaktaydı. Üçüncü sınıfta, “İngiliz ve Fransız Sömürge Sistemlerinin Batı-dışı Toplumlar Üzerindeki Etkilerinin Karşılaştırması: Hindistan ve Cezayir Tecrübeleri” başlıklı bir dönem ödevini yazarken üniversite kütüphanesinde, XIX. yüzyıl baskılı olmakla birlikte henüz el değmemiş bazı kitapların sayfalarını ilk kez birbirinden ayırarak okuduğumda nasıl büyük bir merak ve tutkuyla çırpındığımı hâlâ hatırlıyorum. Bugünden geriye doğru baktığımda, başka toplumların aynalarında aslında kendi kaderimizin ipuçlarını yakalamaya çalıştığımı şimdi daha iyi idrak edebiliyorum.

Doktora dönemine yaklaştıkça, meselenin sömürgecilik bağlamında incelenebilecek yapısal bir sorun olmaktan daha çok bir zihniyet sorunu olduğunu, daha yakından ve daha derinden hissettiğimde zihnî yönelişim soyut alanlara doğru kaydı. O günden bugüne üç idrakin ve buna bağlı üç analiz düzleminin sınırlarında ve etkileşim alanlarında zihnen dolaştım durdum: Varoluş idraki, tarihî idrak ve siyasi (ekonomi politik) idrak. Bu üç idrak alanı aslında derin bir kimlik bilinci tartışmasını da beraberinde getiriyordu. Doktora süresince ve sonrasında bir analiz ünitesi olarak medeniyet kavramına yönelmem temelde bu üç idraki, bütünleştirici bir soyut düzlemde buluşturma arayışından kaynaklandı.

Stratejik Derinlik kitabının önsözünde de(1) vurguladığım gibi, bu üç idrak üzerine kafa yormam, beni birbiri ile irtibatlı üç eser kaleme alma fikrine yöneltti: Felsefî Derinlik, Tarihî Derinlik ve Stratejik Derinlik.

Doktora tezim olan ve 1994 yılında basılan Alternative Paradigms adlı eserde,(2) varoluş idraki ile siyasi idrak arasında karşılaştırmalı bir zihniyet ilişkisi kurma çabasına giriştim. Bu çerçevede, temel klasikler üzerinden, varlıkbilgi-değer temelli zihniyet parametreleri ile hukuk-ekonomi-siyaset yapılanmaları arasındaki etkileşimi anlamaya ve anlamlandırmaya yöneldim. Bu eserle felsefi derinlik olarak tahayyül ettiğim çalışma alanının ilk köşe taşlarını yerleştirmeye gayret ettim.
Ontolojik bilinç ile siyasal bilinç/kimlik arasındaki görünmez ama güçlü bağın zihnî arka planını tanımlamak üzere geliştirdiğim ve bu teorik çerçevenin merkezine yerleştirdiğim ben-idraki (Selbstverständnis/self-perception) kavramı, beni tarihteki zihinsel dönüşüm ile ekonomi politik dönüşüm arasındaki etkileşimi daha derinden incelemeye sevketti. Daha sonra 1994 yılında kaleme aldığım Civilizational Transformation başlıklı eserde de vurguladığım gibi, ben-idraki kavramını, konjonktürel kimlik tartışmalarının ötesinde, varoluş idrakini tarihî ve siyasi idrak ile bütünleştiren içkin bir kimlik bilincini ifade etmek için geliştirmiştim.(3) “Medeniyetlerin Ben-İdraki” başlıklı makalemde,(4) medeniyetlerin kurucu bir kolektif benidrakine dayandıkları tezime karşılaştırmalı analizlerle teorik bir zemin oluşturmaya çalışmam, bu idrakleri tarihî bir idrakle buluşturma çabasıyla ilgiliydi.

MÖ VI-IV. yüzyıllar arasında Çin (Tao-Konfüçyüs), Hint (Buda-Jain), İran (Zerdüşt), Mezopotamya (Ezra) ve Yunan (Sokrat-Eflâtun-Aristoteles) medeniyet havzalarında gözlenen zihniyet devrimleri ile müteakip yüzyıllarda ortaya çıkan siyasal yapılar (Han, Maurya, Pers ve İskender imparatorlukları) arasındaki zihniyet-düzen ilişkisi son derece zengin ve devasa ölçekli bir tarih alanı olarak beni cezbetti. Yerel medeniyet havzalarının kendi içinde yaşadığı zihniyet dönüşümlerinin, nasıl suya atılan bir taş gibi çevre havzalara doğru açılan ve genişleyen daireler şeklinde yayıldığı ve bu yayılmayla birlikte gelişen yeni siyasal düzen kurma çabalarına yol açtığı, adım adım incelenmesi gereken bir tarihî süreç olarak hâlâ gündemimdedir.

Kadimin ilk büyük sentezlerinin bu etkileşimlerde yattığına inandığım için birçok makale ve tebliğde bu süreci karşılaştırmalı olarak ele almaya çalıştım.(5) Zerdüşt, Sokrat, Buda ve Konfüçyüs’ün İran, Yunan, Hint ve Çin medeniyet havzalarında öncülük ettikleri zihinsel dönüşümlerin, daha sonra bu havzalarda kurulacak ve çevreye yayılacak olan Pers, İskender, Maurya ve Han imparatorluk düzenleri üzerindeki etkileri ve karşılıklı etkileşimleri medeniyet harmanlanmasının en kapsamlı ilk örneklerini oluşturması açısından dikkate şayandır. Hep bu zihnî dönüşümlerin öncüleri ile bu zihnî çığırları siyasi düzenlerinin felsefi altyapısı ya da resmî dini ilan eden siyasi düzen kurucuları arasındaki ilişkinin zaman aşan etkileşimini anlamaya çalışmışımdır. Hayal dünyamda birçok kez Zerdüşt ile Darius’u, Sokrates ya da Eflâtun ile Aristoteles’in talebesi Büyük İskender’i, Buda ile Aşoka’yı, Konfüçyus ile Han Wudi’yi buluşturarak zihniyet-hayat, ideal-reel, teori-pratik, bilinç-eylem diyalektiği üzerine yaptıkları ütopik bir sohbeti kurguladım. Önemli bir kısmını kaleme almış olmakla birlikte üstlendiğim görevler dolayısıyla tamamlayamadığım Tarihî Derinlik çalışmasının önemli bölümlerinden birini, bu kritik eksen asrında gözlediğim zihniyetdüzen ilişkisi oluşturacaktır.
Tevhid akidesine dayalı ben-idrakinin bu zengin insanlık birikimi ile etkileşime geçmesinin ürünü olan İslâm medeniyet birikiminin getirdiği medeniyet canlanmasını “kadimin büyük sentezi” olarak tanımladığım medeniyet tarihi çalışmaları, tarihî derinlik yaklaşımının ilk izlerini taşıyordu.(6) İslâm medeniyetinin insanlık tarihindeki özgün konumu, temelde biri zihniyet, diğeri sosyal düzen ayağına dayanan iki sütun üzerinde yükselmişti: (i) Kuşatıcı bir varlık telakkisi öngören tevhid inancının inşa ettiği yeni bir ben-idrakinin önceki kadim düşünce geleneğinin değişik unsurlarıyla yüzleşmesinin ve etkileşiminin ürünü olan özgün bir zihniyet ve (ii) önceki medeniyet havzalarının hemen hemen tümüne (Mısır, Akdeniz, Yunan, Mezoptamya, İran ve Hint) optimum uzaklıkta (Hicaz) oluşmaya başlayan bu zihniyetin, çok kısa bir sürede bu havzalarla ilişkiye geçerek, yeni bir düzen kurma süreci.

Yaklaşık iki asır içinde Endülüs’ten Çin’e, Avrasya steplerinden Afrika içlerine kadar yayılan geniş bir coğrafyada hâkimiyet kuran İslâm medeniyeti, kadim medeniyet havzalarının en geniş kapsamlı etkileşim alanına zemin hazırlamıştır. İslâm medeniyeti havzasının siyasal düzeninde kaotik bir etki yapan Haçlı seferleri ve Moğol istilaları, aynı zamanda, sonraki yüzyılları etkileyecek daha da kapsamlı bir kültürel etkileşim sürecinin önünü açmıştır. Osmanlı düzeni kadimin bu büyük sentezinin son halkasını oluşturmuştur.

Roma, İskender-sonrası kadim sentezin Akdeniz-merkezli Afroavrasya düzenini, Osmanlı ise İslâm medeniyetiyle oluşan kadim sentezin hemen hemen aynı coğrafyadaki son düzenini yansıtıyordu. Osmanlı düzenindeki Müslüman halkların Osmanlı’yı aşarak İslâm medeniyetinin oluşum dönemiyle irtibat kurması mümkün olmadığı gibi, Osmanlı düzenindeki Hristiyan halkların da yine Osmanlı’yı aşarak Hristiyan-Roma geleneğiyle tarihî bir irtibat kurması mümkün değildir.

XII-XVI. yüzyıllar arasında Batı Avrupa’da yaşanan büyük zihnî dönüşüme dayanan ve XIX. yüzyılda yeni bir zihnîekonomik-politik paradigma oluşturarak yeni bir siyasal düzen kuran modernitenin kadim ile etkileşimi bugünkü felsefi, tarihî ve siyasi yapılanmanın da altyapısını şekillendirmiştir. Reform-Rönesans-Aydınlanma ile zihnî, merkantilizm-Sanayi Devrimi süreçleri ile ekonomik, ulus devlet-sömürge imparatorluk yapıları ile siyasi zemini oluşan bu yeni paradigma, kadim medeniyet havzalarını ve düzenlerini dönüştüren yeni bir etkileşim sürecini tetiklemiştir. Her medeniyet havzasında farklı kavramlar, yöntemler ve süreçler ile yaşanan gelenek-modernite ilişkisi, temelde, bu tarihî diyalektiğin izlerini ve sonuçlarını taşımaktadır.

Kadim medeniyet sentezleri, Afroavrasya kıtasının merkezinde Akdeniz’den Çin’e uzanan kuşak üzerindeki ve etrafındaki havzalardan çevreye doğru yayılırken; modernite, Batı Avrupa’dan, yani çevreden denizler vasıtasıyla bu merkezî kadim etkileşim hattına yayılmak suretiyle etkisini gösterdi. Küreselleşme süreci ise getirdiği yeni araçlarla coğrafi sınırlamaları aşan bir etkileşim atmosferi oluşturdu. Bir taraftan insan hareketliliği olağanüstü artarken, diğer taraftan da kültürel etkileşim, iletişim teknolojisi üzerinden, mekân sınırlamalarını aşan yepyeni boyutlar kazandı. XX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren başta Çin, Hint ve İslâm medeniyet havzaları olmak üzere kadim medeniyet havzalarında gözlenen kültürel, siyasi ve ekonomik hareketlilik, bütün bu etkileşim alanlarını olağanüstü bir ivmeyle dönüştürmekte ve insanlığın geleceğini belirleyecek yeni unsurları devreye sokmaktadır.

Bugün moderniteden küreselleşmeye geçiş sürecinde kadim medeniyetlerin yeni bir canlanma dönemine girdiği göz önüne alındığında, Osmanlı döneminin doğru anlaşılması sadece tarihî idrakin doğru inşası bağlamında değil, küreselleşmenin doğurabileceği kültürel etkileşimleri anlayabilmek açısından da özel bir öneme sahiptir. Mesela, merkezî kadim şehirlerin medeniyet harmanlanması dönemlerinde yaşadıkları dönüşümün dinamiklerini anlamak, çok kültürlü küresel şehirlerin geleceğini öngörebilme çabalarında önemli ipuçları verecektir. Persepolis, İskenderiye, Roma, Bağdat ve İstanbul gibi kadim medeniyetin harmanlanma merkezlerinin ve Amsterdam, Londra, Paris, St. Petersburg ve New York gibi modernitenin kültür aktarım merkezlerinin serüvenleri, küreselleşme sürecinin şehirler üzerindeki etkilerini anlayabilmek açısından birer deniz feneri niteliği taşımaktadır.
İyi bir devlet adamı olmanın yanı sıra saygın bir tarihçi de olan değerli dostum Makedonya Cumhurbaşkanı Gjorge İvanov’un davetiyle Aziz Kiril ve Metodiy Üniversitesi’nde “Büyük İskender’den Osmanlı’ya Küreselleşme Tecrübesi”(7) üzerine verdiğim konferansta kadim-modernite-küreselleşme evrelerindeki büyük harmanlanma ve değişim sürecini, ortak tarihî birikimimizi kullanarak, anlamlandırmaya çalışmıştım. Bu konferanstaki temel tezim, İskender ve Osmanlı düzenlerinde yaşanan büyük harmanlanmanın, mekânla sınırlı da olsa, ilk küreselleşme örnekleri olduğu ve bu yapıların anlaşılmasının ve yeniden yorumlanmasının, bugün yaşamakta olduğumuz kapsamlı küreselleşme süreci için ufuk açıcı örnekler oluşturduğuydu.
Aslında tarihî varoluşumuz ile insanlığın genel tarihî akışı arasında anlamlı ve bizi özne kılan bir irtibat kurma çabası, tarihî derinlik çalışmasının temelini dokumuştur. Bu çaba, bütün özne-tarihçilerin ve özne-aydınların da ortak kaygısını oluşturmuştur. Üniversite yıllarında Arnold Toynbee’nin A Study of History adlı eserini ilk okuduğumda beni en çok etkileyen bölüm, insanlık tarihini incelemeyi hedef edinen bu tarih klasiğinin giriş bölümünde ortaya konan temel sorunsalların, İngiliz tarihi etrafında dile getirilmiş olmasıydı.(8) Bu yaklaşım, eserin daha girişinde okuyucunun zihnine, daha sonra incelenecek olan bütün medeniyetlerin, aslında genelde Batı Avrupa, daha özelde de İngiliz tarihi ile şekillenen siyasi düzene akan nehirler olduğu varsayımını yerleştiriyordu.
XIX. yüzyılda geliştirilen Avrupa merkezli tarih anlayışı, insanlık tarihini yeni bir akış şemasına oturtmaya çalışmıştır. Bu tarihî akış varsayımıyla insanlık tarihinin aktığı ana havzaların çok uzağındaki Batı Avrupa, artık tarihî akışın merkezine yerleşirken bütün bu akışın binlerce yıllık yatağını oluşturan kadim merkezlerin tarih dışına doğru itilmelerinin tarih idrakimizde oluşturduğu boşluk duygusu, zihnimi daima meşgul etmiştir. Doktora çalışmasını tamamlamamı müteakip gittiğim Malezya’da Çinli, Hintli, Malay, Afrikalı, Asyalı öğrencilerden oluşan sınıfa siyasi düşünce tarihi dersi okutmak için girdiğimde, egemen paradigmanın ders kitapları ile sınıftaki öğrencilerimin geldiği medeniyet havzalarının tarihleri arasındaki çelişkiyi görmek bende bir kültürel şok etkisi yapmıştı. Avrupa merkezli Yunan-Roma-Hristiyanlık-Rönesans-Modern siyasi düşünce akışlı ders kitaplarında muhatabı olduğum öğrencilerin medeniyet havzalarının siyasi düşünce birikimi ya hiç yoktu ya da Avrupa ile ilişkili oldukları ölçüde vardı. Hâlbuki bu öğrencilerin aidiyet hissettikleri medeniyet havzaları, Avrupa merkezli siyasi düşünce birikiminden çok daha eski ve çok daha köklü idi. Böylece, Avrupa eksenli düşünce tarihi şemasının bu Batı-dışı medeniyet havzalarında nasıl bir zihnî yanılsamaya yol açtığını doğrudan pratik içinde de görme imkânı buldum. Elimdeki ders kitabını bir kenara bırakarak kadim havzalardan başlayan yeni bir siyasi düşünce ders kitabı derledim.

Bu dönemde Çin, Hint, İslâm ve Batı medeniyetleri arasında Güneydoğu Asya’da gözlediğim etkileşim, medeniyet tarihine içselleştirici bir şekilde yaklaşım sorunsalına yönelik ilgimin artmasına yol açtı. 1999 yılında Türk Tarih Kurumu’nun Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yılı münasebetiyle tertip ettiği yıllık kongreye sunduğum “Medeniyetlerarası Etkileşim ve Osmanlı Sentezi” başlıklı tebliğde medeniyetler arası etkileşim çerçevesinde Osmanlı Devleti’ne nasıl yaklaşılması gerektiği konusunu ele aldım. Daha sonra Dîvân dergisinde yayınladığım “Tarih İdraki Oluşumunda Metodolojinin Rolü: Medeniyetlerarası Etkileşim Açısından Dünya Tarihi ve Osmanlı”(9) makalesiyle hem bu tebliği genişletmeyi hem de zihnimdeki Tarihî Derinlik çalışmasına zemin teşkil edecek bir omurga metin oluşturmayı amaçladım. Daha sonra üstlendiğim yeni sorumluluklar dolayısıyla bu çalışmayı tamamlayamadığım için, bu makaleyi genişleterek zihnimde hâlâ ilk fırsatta tamamlamayı ümit ettiğim bir proje olarak bekleyen Tarihî Derinlik’e bir mukaddime şeklinde yayınlamaya karar verdim.

Ancak Tarihi Derinlik’e mukaddime olarak düşündüğüm Medeniyetler Harmanı Osmanlı kitabını yazarken kaleme aldığım “Osmanlı şehirleri” bölümü zihnimi daha kapsamlı bir şehir ve medeniyet çalışmasına yönlendirdi. Osmanlı’yı merkeze alacak bir çalışmadan da önce Osmanlı’yı ortaya çıkaran başta İslâm medeniyeti olmak üzere kadim medeniyetlerin kurucu parametrelerinden (“ben-idrakinin ontolojik olarak yeniden inşası”, “insani bilginin epistemolojik olarak yeniden sınıflandırılması”, “değerlerin aksiyolojik olarak yeniden tanımlanması”, “tarihsel muhayyile ya da zaman şuurunun yeniden kurgulanması”, “şehrin/mekânın yeniden tanzimi” ve “yeni bir dünya düzeni fikrinin bu parametreler etrafında yeniden oluşumu”) birini oluşturan “şehrin/mekânın yeniden tanzimi” etrafında bir kitap yazmak, yıllardır düşündüğüm bir başka projeyi gündeme getirdi ve böylece Medeniyetler ve Şehirler kitabı ortaya çıktı.

Tek bir medeniyetin hegemonyası etrafında bir dünya düzeni anlayışı ya da medeniyetler arası etkileşime dayalı çoğulcu bir dünya düzeni alternatifleri arasında tercih yapmanın eşiğinde olduğumuz bir zamanda, insanlığın bugün karşılaştığı meydan okumalara ortak cevaplar üretmek, tüm bu kurucu parametrelerin anlaşılması ve yeniden değerlendirilmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Kuşatıcı ve içselleştirici olamayan medeniyetler, nasıl tarihte hayatiyetini devam ettirememişse, bugün de bu özelliği haiz olmayan bir dünya düzeni anlayışının insanlığın problemlerine çözüm üretmesi mümkün değildir. Osmanlı’nın mirasını taşıyan Türkiye’nin merkezinde bulunduğu coğrafya, bu “tarihî derinlik”in getirdiği kuşatıcılığa sahiptir. Ulusal çıkarların ötesine geçip tüm insanlık vicdanı adına kendi mensubu oldukları medeniyetlerin kurucu parametrelerini yeniden inşa ederek değer üreten toplumlar ve siyasi yönetimler, bu çoğulcu düzeni de inşa edeceklerdir. Kurucu parametrelerini yeniden inşa eden toplumların ve siyasi yönetimlerin ise her şeyden önce mensubu oldukları medeniyetlerin hafızasını aktaran şehirleri yeniden inşa etmeleri kaçınılmazdır.
Elinizdeki kitabın birinci bölümünü oluşturan “Şehirlerle İlk Tanışmam: Mekânın İzleri”, daha önce gidip gördüğüm, bizzat tecrübe ederek hissettiğim şehirlerin bendeki izlerini yansıtmaktadır. Kitabın ilerleyen bölümlerindeki teorik tahlillerin arka planını oluşturan bu izler, aynı zamanda, zaman içinde oluşan medeniyetsel tarih idrakimin de temelini oluşturmuştur.

Kitabın devamında yer alan ikinci bölümde, Weber’in kavramsallaştırmaları çerçevesinde dünya şehir tarihi yazımının kritik bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Devamında söz konusu metodolojik hataların Osmanlı şehir tarihi yazımı üzerindeki etkileri ele alınmaktadır.
Üçüncü bölümde ise aynı zamanda kitaba adını veren “medeniyetler ve şehirler” arasındaki ilişki şehirler tasnif edilerek sekiz başlık altında incelenmektedir. Medeniyetlerin eksen şehirleri(10) medeniyetlerin yükseliş ve düşüş tarihlerinin mihenk taşlarını oluşturur. Çünkü bu şehirlerin kaderi, tarihî akış içinde ait oldukları medeniyetlerin kaderi ile özdeştir. Bu şehirler bazen mimari formda veya musikinin ritminde, bazen entelektüel geleneğin sürekliliğinde ya da ticaret yolları üzerindeki bereketli bir pazarda ve bazen de politik düzenin merkezinde durarak medeniyet parametrelerinin tarihî gerçeklik içinde zaman ve mekâna yansımasını sağlarlar. Bu bakımdan eksen şehirler diğer tasniflerin tamamına yol gösterir: “Medeniyete Öncü/Kurucu Şehirler”, “Medeniyet Tarafından Kurulan Şehirler”, “Aktarılan Şehirler”, “Hayalet Şehirler”, “Tasfiye Edilen Şehirler”, “Etkileşim Şehirleri”, “Dönüşen/Dönüştüren Şehirler”.

Bu şehir tasnifleri, medeniyet/şehir tarihi yazımını kritik etmek üzere pek çok argüman sunmaktadır. Şehir tarihi çalışmalarının kurucu babası Weber’in “Occidental” ve “Oriental” şehirler şeklinde yaptığı kutuplaştırıcı/kategorik ayrıma da bir cevap niteliği taşımaktadır.
Kitabın bölümlerinin yazılması aşamasında verdikleri kaynak desteği dolayısıyla F. Samime İnceoğlu, Ebubekir Ceylan ve Nedim Emin’e ve yayın aşamasındaki eleştiri ve katkıları dolayısıyla Yunus Uğur, Faruk Deniz, Alim Arlı ve Semih Atiş’e teşekkürlerimi ifade etmek isterim.
Akademik ve siyasi hayatım boyunca desteğini bir an bile eksik etmemiş olan eşim Sare Hanım ile çocuklarım ve torunlarımın bunca yoğunluk içerisinde gösterdiği sabır, feragat ve vakar karşısında her türlü minnet ve muhabbet ifadesinin yetersiz kalacağını ifade etmek isterim. Müteşekkirim.
Son dört sene içerisindeki uzun seyahatlerim sırasında bu ve paralelinde yaptığım akademik çalışmalar için yanıma aldığım kitaplar, seyahatlerimin ayrılmaz bir parçası hâline gelmekle kalmadı, aynı zamanda yoğun diplomatik tempom için de ayrı bir motivasyon kaynağı oldu. Seyahatlerim sırasında bana eşlik eden ve destek olan uçuş ekibi ve Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık ekiplerime de bu vesileyle teşekkür etmek isterim.


Çalışmanın her aşamasında benimle aynı heyecanı paylaşarak, hemen her gün yazdığım yeni bölümleri okumak için büyük bir merakla bekleyen ve kitabı yayına hazırlayan öğrencim Sevinç Alkan Özcan’ın adını da burada zikretmem gerekiyor. Yaptığı araştırmalar ve getirdiği eleştiri ve katkılar dolayısıyla kendisine teşekkür ediyorum.

17 Mart 2016
Çankaya/Ankara



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder