18 Şubat 2012 Cumartesi

"Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur." (Epictetus)



Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi,
Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek
hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle
bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti.
O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek
istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde
bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir
insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir
insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli
görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar
yaratmaktır."
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya
devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en
önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar
yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime
düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya
yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar
hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz
yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya
çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini
yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.
Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun
sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar
vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam
etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne
biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim
İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm;
otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle
konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse
beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime
dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk,
çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları
aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim
ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var
ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu
yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir
çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi
değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim
bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek
ilerleyecek! Öyle şey olmaz."
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her
gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin
sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının
yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve
dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve
"Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya
ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim,
onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış,
onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat
altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak
içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok
mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya
başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün
sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla,
kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum.
Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım
ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar
hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.
"Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi
söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum
birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir
tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim
ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta
sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki
veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama
ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta
arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla
konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız
etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen
buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim
ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına
gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen
yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe
sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına
geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup
olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum.
En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne
yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen
söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.
Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş.
Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
 Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

16 Şubat 2012 Perşembe

İsrafa Bir de Bu Çocuğun Gözleriyle Bakın


Lütfen sadece bu çocuğun gözlerine bakın. 
Eve bazen iki ekmek alıyoruz, acıktığımız için ama bir bakıyoruz ki yarım ekmekle bile doyduğumuz anlar oluyor ve karnımız doyduğu için diğer artan ekmeği ya çöpe atıyoruz, ya da bayatlıyor işe yaramaz hale geliyor.  İsraf öyle büyük boyutlarda, öyle inanılmaz ölçülerde ki, daha geçenlerde bir yaşlı amca karınca kararınca atılmış bayatlamış ekmekleri toplayarak hayvanlar için topluyordu. Onun elinden sadece bu geliyordu. 
İsrafın ne kadar büyük bir yıkım yarattığını ve sonuçlarını bir de bu kızın gözlerinden okumaya çalışın. 

Kız sanki gözleriyle şunları haykırıyor:
"Abilerim, ablalarım, lütfen israf etme, çünkü senin israf etmemen benim karnımın doymasını sağlayabilir"



14 Şubat 2012 Salı

Tarih'e Bir de Bu Açıdan Bakın

Kitabın Adı: Tarih Bilinci
Yayınevi: Denge Yayınları
Yazarı: Abdullah Yıldız
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 14 Şubat 2012 – İstanbul
Kur'an, tarih araştırmalarının ibret nazarıyla, kalbî akıl ışığında ve basiretle yapılmasını ister. Tarih olayları böyle irdelendiğinde, geleceğin inşasında yolumuzu aydınlatacak temel ilke ve prensipler ortaya çıkacak, toplumların yükseliş ve çöküş sebebleri anlaşılacak, insanlığın acı ve tatlı tecrübelerinden yararlanma imkanı doğacaktır. Tarihsel tecrübeler sayesinde daha az pişmanlıklar duyulacaktır.  Ayrıca, Kur'an ısrarla dikkat çektiği ilahi yasalar keşfedilecek, insan ve toplumları bekleyen muhtemel tehlikelere karşı uyanık olunacak, sadece bugünümüz değil geleceğimiz de İslam'a göre şekillenecektir. (sh. 42)

İrfan'ın Yorumu:
Tarih insanların ilgi çektiği bir pozitif ilim midir? Okullarda okutulan olayların kronolojik bilgilendirilmesi midir? Yoksa...
Evet, tarihe bakışımızı İslâmi kriterlere uygun hale getirmemiz gerekir. Kitap mütevazi olarak bunun için çaba sarfediyor. Yazarın iyi niyetini ve tahlilleri gözden kaçmayacak niteliktedir. Tarihe bakışınızı kontrol etmek mi istiyorsunuz, okuyun derim. Özellikle sünnetullah bölümü yani Allah'ın kanunları ile alakalı bölüm, kaçırılmayacak kadar öneme haiz. Yerçekimi kanununda nasıl bir değişiklik beklenemez ise ki bu da Allah'ın tabiat için belirlemiş olduğu kanunlardandır, tarihi olayların seyrinde de bir takım kurallar vardır ve bu kurallar değiştirilemez. İnsan odaklı tarihe bakışımızı güncelleyelim.
Aşağıda kitaptan önemli gördüğümüz bazı kısımları paylaşmayı uygun görüyorum.


Kitaptan Alıntılar

Geleceği inşa etmekle görevli her mü'min, toplumun problemlerini ve İslami çarelerini çok iyi bilmek zorundadır. Aksi halde toplumsal değişimin gerçekleşmesi mümkün olmaz. Geleceğe talip olan ve toplumu dönüştürme misyonunu üstlenen İslam davetçisi, aynı zamanda bir inkılapçı demektir ve dolayısıyla değişimin temel dinamiklerini, tarihsel yasalarını, muhtemel zorluklarını, amaca ulaşmak için izlenmesi gereken yöntemleri, ilke ve prensipleri de bilmek zorundadır. (sh. 8)


Ali Şeriati'ye göre tarih: "insan tekevvününün (oluşumunun) ilmidir." Yine Şeriati, tarihi bir başka açıdan "insanın kendi kendisinin tanımasının ilmidir" şeklinde tanımlar. Muhammed Kutub, ona yakın bir ifadeyle, "tarih, insanın bizzat kendisini bir bütün olarak gerçekleştirmek için ortaya koyduğu çabadır" der.
Denilebilir ki tarih, yaratılışın başlangıcından bugüne ve hatta sonuna kadar insanın kendini arayışının ilmidir. Tarih, şimdiki zamanı ortaya çıkarmış olan bir geçmiştir.
Dahası, geçmişten bugüne ve geleceğe uzanan bir çizgidir. Bu bakımdan Sehavi "tarih, zamanı bilmektir" demiştir. Dünü, bugünü ve yarını ile zamanı bilmek. Tarih geçmişi inceler ama hedefi şimdi ve gelecektir. (sh. 23)


Yine Hak- Batıl kavgalarında geçerli olan bir başka temel yasaya Bedir örneğinde tanık oluyoruz:
"Karşılaşan iki toplulukta sizin için bir ders vardır. Biri Allah yolunda savaşanlardır, diğeri inkarcılardır, bunlar karşı tarafı gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Bunda görebilenler için ibret vardır." (Ali İmran, 13)
Allah yolunda mücadele edenler, hiçbir zaman, zaferi kendi güçlerinin eseri olarak görmezler. Hatta Kurani tarih bilincine sahip olan basiret sahibi savaşçılar, başarıdan kendi nefislerine pay çıkarmanın ne büyük bir kayıp olduğunu bilirler. Zaferler, ancak Allah'ın gaybi yardımları sayesinde kazanılmaktadır. (sh. 31)


Kur'an ısrarla, refah ve bolluk içinde yaşayan ve ahlaken çürüyen toplumların adeta sağırlaşıp körleştiğini, felaketin apaçık belirtilerini göremez hale geldiğini vurgular.
"Gönülden yalvarıp itaat etsinler diye onları sıkıntı ve zararlara uğrattık. Onlara azabımız geldiğinde yalvarıp boyun eğmeleri gerekmiyor muydu? Fakat kalpleri katılaştı ve şeytan yaptıklarını kendilerine güzel gösterdi." (En'am, 42-43) (sh. 35)


Genellikle, başarılarının zirvesinde bulunan toplumlar, yenilgiyi akıllarının köşesinden bile geçirmezler. Bu da onları, kendilerine aşırı güven duymaya, tedbirsizliğe, boş bir gurura ve başkalarına karşı haksızlık yapma hakkını kendilerinde görmeye iter ki, bu da çöküşün ve çözülüşün ilk adımıdır. Bir toplumun çözülüşünü ve yıkılışını hazırlayan temel nedenler genellikle o toplumun zaferler çağında ortaya çıkar. (sh. 151)

9 Şubat 2012 Perşembe

İran Filmlerinde Ağlamaya Devam: Cennetin Çocukları

Filmin Adı: Cennetin Çocukları

Orjinal Adı: Bacheha-Ye Aseman

Yönetmen: Majid Majidi
Yapım Yılı: 1997
Oyuncular: Mohammad Amir Naji,  Bahare Seddiqi,  Behzad Rafi, Mohammad-hasan Hosseinian,  Masume Dair,  Kamal Mirkarimi,  Fereshte Sarabandi,  Amir Farrokh Hashemian Filmleri,  Dariush Mokhtari,  Nafise Jafar-mohammadi, 

Ama ben üçüncü olmak istemiştim

İrfan'ın Yorumu:
Neden üçüncü olmak istediğini filmi izlediğiniz zaman anlayacaksınız. Şurası bir gerçek ki bu İranlı yönetmenin izlediğim ikinci filmi. "Cennetin Rengi" harikaydı. Bu da düşük bütceli olmasına rağmen, yine çok güzel, ibretlik, cesaret verici. Yine gözyaşlarınızı tutamayacak ve ibretlik sahneleri ile ailece bu filmden faydalanacaksınız. Muhakkak ama muhakkak ailenizle, çocuklarınızla birlikte izleyin.
Onurlu bir aile duruşu, fakirlik, sabır, mücadele vs.

Film ile ilgili diğer bilgiler:

Cennetin Çocukları 1997 İran yapımı dramatik filmdir. Özgün adı Bacheha-Ye Aseman (Farsça: بچههای آسمان) olan film, İngilizce konuşulan ülkelerde ve uluslararası gösterimlerde Children of Heaven adıyla gösterime sunulmuştur.
"Cennetin Çocukları" İranlı yönetmen Majid Majidi'nin ABD'de gişe rekorları kırmış olan Cennetin Rengi(Rang-e Khoda) (1999) filminden bir önceki filmidir. Çekimleri İran'ın başkenti Tahran'da gerçekleştirilen bu düşük bütçeli film sadece 180.000 dolara mal olmuştu.
Bu masalsı duygusal film, yoksul bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra isimli iki küçük kardeşin öyküsünü anlatıyor. Kızkardeşinin ayakkabılarını tamirciden getirirken kaybeden Ali, kendi ayakkabısını onunla ortak kullanmak zorundadır. Çünkü babalarının öfkesinden çekindikleri için durumu ona anlatamazlar, zaten anlatsalar da babaları yeni bir çift ayakkabı alamayacak kadar yoksuldur. Filmin tanıtım sloganında denildiği gibi onların bu küçük sırrı artık en büyük serüvenleri olacaktır.
Filmde, okula giden iki kardeş ayakkabılarını değişerek giymek zorunda kalırlar. Zehra, dersten erken çıkar. Ali ile bir sokak arasında ayakkabılarını değişirler. Ali koşarak gittiği halde hep derse geç kalır ve azar işitir. Bir gün üçüncülük ödülü spor ayakkabı olan yarışmaya girmeye karar verir. Amacı üçüncü olup kazandığı ödülü Ayşe'ye vermektir. Ayarlamaya çalışsa da birinci olur ama ayakkabıyı alamadığı için çok üzgündür.
Masumiyetin, kederin ve kararlılığın öyküsünü anlatan bu dokunaklı filmi, bazı eleştirmenler Vittorio de Sica'nın 1948 tarihli Bisiklet Hırsızları (Ladri di Biciclette) filmi ile kıyaslamışlardır.[1] Film eleştirmeni Roger Ebert ilgili yazısında, filmin çocuklar için neredeyse kusursuz bir seçim olduğunu, zira iyi niyetli bir saflıkla çekilmiş bu filmin birçok benzeri Amerikan çocuk filminde olduğu gibi ukalaca akıl vermeler, gizli alaycılık ve iğneleyici temalar içermediğini belirtmiştir.[2]
Film 1998 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü'ne aday gösterilmişti (Bu ödüle aday gösterilen ilk İran filmi olmuştur). Ancak bu ödülü Roberto Benigni'nin yönettiği İtalyan filmi Hayat Güzeldir'e (Life Is Beautiful) kaptırdı. İran dışındaki ilk gösteriminin yapıldığı Montréal Film Festivali'nde iseFIPRESCI ödülü dahil 4 ödül kazandı. Film çeşitli yarışma ve festivallerde toplam 10 ödül kazandı.

Bir TV Programı Eleştirisi ve Cevabı


Subject: "Batıya Akan Nehir" adlı belgesel ile alakalı

Sayın TRT yetkilisi

Gerçekten takdire şayan bir belgesele imza atmışsınız. "Batıya Akan Nehir" adlı belgeselin ilk bölümünü TRT-HD kanalında izlediğimde büyük bir keyif almakla birlikte
bilgi sahibi de oldum. Hatta birçok arkadaşa tavsiyede bulunarak bu diziyi kacırmamaları gerektiğini söyledim.
Ama o da ne
Dizi ile ilgili değil ama dizi yayın politikası ile alakalı inanılmaz amatörlükler benim bu yazıyı yazmama sebeb teşkil etti

Bu zaafları hemen burada dile getirerek en kısa zamanda bu zaaflara çözüm üretmenizi ve beni bilgilendirmenizi önemle rica ederim

1. Dizi kaç bölümden oluşuyor sorusunun cevabını bilmiyorum
2. Her bölümün hangi bölüm olduğu ile ilgili ne internet sitenizde, ne de kendi platformunuzda bilgi mevcut değil. 
3. Yayın  saatleri o kadar karışık ki, hangi bölüm ne zaman yayınlanıyor, belli bir standart kazanılmamış. (tabi böyle bir dizi HD kalitesinde izleneceği için TRT HD için söylüyorum)
4. Bu dizinin baştan aşağı tekrar HD kalitesinde TRT-HD de yayınlanma durumu var ise yayın saatlerini ve dizi sıralamasını bana gönderebilir misiniz
5. Böyle bir imkanınız yok ise, lütfen internet ortamından izlemek değil, HD kalitesinde bu diziyi indirip izleyebileceğim adres var mı, yoksa ne zaman olacak, çünkü ders niteliğinde bir dizi ve gençlerin bu diziyi takip etmesini şiddetle öneriyorum. Fakat bu amatörlükler benim elimi kolumu bağlıyor.

İlginiz için şimdiden teşekkür eder, daha nice böyle kendimizden ve kültürümüzden olan dizilere imza atmanızı beklerim.



TRT'den gelen cevabı da burda yayınlayarak, bu diziyi takip etmek isteyenler ile ilgili bilgi sahibi olmalarıdır amacım.


“Batıya Doğru Akan Nehir” adlı BELGESEL TRT HD kanalında hafta içi her gün 11:00 ve 19:00 da yayınlanmaktadır. BELGESEL toplam 20 bölüm x 50’ dakikadır. 13 Şubat, Pazartesi günü 1.bölümden itibaren aynı kuşaklarda tekrar yayınlanacaktır.

TRT1 kanalında Salı günleri saat 22:00 ya da 23:00 saatlerinde yayınlanmaktadır.

TRT Web sitesinden bütün TRT kanallarının yayın akışına ulaşmak mümkündür. Canlı yayın olduğu durumlarda kanallar yayın akışında değişiklik yapabilmektedir.

Bilgilerinize sunulur.








6 Şubat 2012 Pazartesi

Vıcık Vıcık Fethullahcılık


Kitabın Adı: Her Taşın Altında "The Cemaat"mi Var?

Yayınevi: Doğan Kitap
Yazarı: Nazlı Ilıcak
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 04 Şubat 2012 – İstanbul

Dolayısıyla bu cemaat modernliğin ve Kemalist reformların yanındadır, çünkü reformlar cemaatlerden oluşan toplumsal hiyerarşiyi yıkmış olsa da, milliyetçilik sayesinde geriye pek de fazla bir cemaat kalmamış ve "Türk" kavramının müslümanlığı içermesi nedeniyle devletle ortak bir paydada buluşulmuştur. Sonuç olarak İslami kesimde kendisini devletin çekim gücüne tabi kılan bir cemaatçi siyasetin oluşması pek şaşırtıcı olmasa gerektir. Devletin kendisi bir cemaatken, toplumun en geniş cemaatinin kendisini devlet yerine koymak istemesinden daha doğal ne olabilir. (sh. 233)


İrfan'ın Yorumu:
Kitabı okuduğunuzda Fethullah camiası ve Fethullah Gülen'i temize çıkarma gayretini görmektesiniz. Hangi yönden temize çıkarma diye soracak olursanız eğer, Fethullah Gülen ve bu hareket devletin merkezinde zaten. Bunu inkar etmenin bir faydası yok. Bu yüzden devleti gele geçirmek istiyorlar diyen zihniyet biraz geç kalmış gibi. Devletin merkezinde olan bir hareketin İslam davası ile ne kadar alakasının kaldığı, bu dinin özünü bilenler tarafından ayrıca takdir edilmiştir zaten. Meselenin dini bir dava olmadığını, koyu kemalistler dışında anlamayan yok sanırım.
Yazarın bu kitap ile mahcubiyet içerisinde Fethullah Gülen'i takdir etme çabasını ise en hafifinden yalakalık olarak addedebiliriz. Fakat şu gerçeğin hakkını teslim etmeden olmaz. Nazlı Ilıcak güçlü ve iyi bir gazeteci. Kitabında işlediği konuların bir bütünlük içerisinde zikredilmesi onun bu kalitesini göstermekte. Ergenekon meselesindeki duruşu net olmasına rağmen, Fethullah hareketine bu kadar yaltakçılık çekmesini herhalde kitabın konusundan kaynaklandığı yorumunda bulunmak saflık olur kanaatindeyim. Bu dönem önemli bir dönem, bu dönemde çıkan kitaplar da aynı şekilde önemli, darbe ve darbecilerin yargılandığı dönemde çıkan kitapları takip etmek de aynı şekilde önem arzetmekte. Bu dönemin önemine binaen bu kitaptan da bigane kalınmaması kanaatindeyim.




Kitabın Arka Kapağı'ndan:
Gazeteci Nazlı Ilıcak, Fethullah Gülen'le ilişkilendirilen pek çok konuyu mercek altına aldı.

90'lı yıllardan itibaren Türk siyasi hayatında bir isim öne çıktı: Fethullah Gülen.

Her dönem hakkında birtakım iddialar ortaya atılan Fethullah Gülen ve Cemaati, özellikle Ergenekon soruşturmasıyla birlikte daha çok gündeme geldi. Ergenekon sürecinde Fethullahçı olarak bilinen polislerin parmağı olduğu, Cemaat mensuplarının özellikle adliye ve mülkiye içinde örgütlendikleri iddiaları dillendirildi.

Gazeteci Nazlı Ilıcak da 28 Şubat sürecinden cumhurbaşkanlığı seçimine, Emniyet içindeki "F tipi örgütlenme" iddialarından gazetecilerin tutuklanmasına kadar Fethullah Gülen'le ilişkilendirilen pek çok konuyu mercek altına aldı.

"Bir geçiş dönemindeyiz, hiçbir şey durağan değil" diyen Nazlı Ilıcak, Her Taşın Altında "The Cemaat" mi Var?'da bir gözlemci ve gazeteci olarak olayları farklı bir bakış açısıyla değerlendiriyor.

Kitaptan Alıntılar

Ergenekon'da Muzaffer Tekin'e nasıl ulaşıldığını anlatmak isterim. 17 Mayıs 2006'da meydana gelen Danıştay saldırısı ilk başta Ergenekon'a bağlanmadı. Zira böyle bir örgüt o tarihte bilinmiyordu. 12 Haziran 2007'de Ümraniye'de bir evde 27 adet el bombası, TNT kalıpları ve fünyeler gele geçirilmesinden sonra, ev sahibi Mehmet Demirtaş'ın ifadesine göre, bombaları eve yerleştirdiği iddia edilen Oktay Yıldırım'a ulaşıldı. Oktay Yıldırım'ın Muzaffer Tekin ile ilişkisi belirlendi. Muzaffer Tekin daha önce Danıştay saldırısında gözaltına alınmış, fakat sonra serbest bırakılmıştı...
...
Savcı Zekeriye Öz, ipin iki ucunu birleştirdi. Alpaslan Arslan hem Danıştay saldırısında hem Cumhuriyet'in bombalanmasında yer almıştı. Cumhuriyet'e atılan bombaların benzerleri Oktay Yıldırım ve Fikret Emek'ten çıkıyordu. Bu kişiler Muzaffer Tekin ile, Tekin de Veli Küçük ile irtibatlıydı. (sh. 28-30)
Referandumda "evet" oyu verilmesi yolundaki mülahazalarımı ifade etmeyi bir vazife saydım. Çünkü faydalı olacağına inandığım bir işi yapmazsam, ötede Allah'a hesap verme ve Peygamber Efendimiz karşısında mahcup olma durumuna düşerim; boynum bükülür ve ezilirim. Ülkem, milletim ve mefkurem adına yararlı olduğuna inandığım bir mevzuda suküt durmam, dilsiz şeytanlık olurdu. (sh. 42)


İrfan'ın yorumu: Fethullah Gülen'in referandum ile ilgili bu değerlendirmesi ile beraber Mustafa İslamoğlu'nun da referandumda "evet" için çalıştığını aklımızdan çıkarmayalım.


Ben de o toplantıda Gülen'in uğradığı baskıları özetleyen ama bu baskılara rağmen önemini hiç kaybetmediğini vurgulayan bir konuşma yaptım:
... Hz. Muhammed şöyle buyurmuştur: "Çirkin bir şey görürseniz elinizle düzeltin. Gücünüz yetmiyorsa dilinizle düzeltmeye çalışın. Ona da gücünüz yetmiyorsa buğz edin." Sayın Demirel'in aramızda bulunuşunu bir hatayı, bir çirkinliği düzeltme gayreti olarak görüyorum. Bazı mahfillerde Fethullah Gülen Hoca'nın başını çektiği hizmet hakkında incitici dedikodular üretiliyor. Demirel'in burada bulunması, ileri geri konuşmalara cevap verme mahiyetindedir. Gülen Hoca, son derece hassas bir insan. Yakışıksız konuşmalar onu rencide edip üzüyor. Bu yüzden okulları bağışlayacağını söyledi.
Muhterem hocam, siz okulları bağışlasanız bile, biz buna izin vermeyiz.
...
Davanız zaafa uğrayabilir diye üzülmeyiniz. O dava, nice gönülleri aydınlatmaya devam ediyor. Bir Güneş tutulması, bir ay tutulması hiç kalıcı olur mu? (sh. 152)


İrfan'ın yorumu: Vıcık vıcık vıcık, başka da bir şey demiyorum !


Başbakan yardımcısı Bülent Ecevit de Fethullah Gülen'e sahip çıkıyordu. "Gülen Türkiye'de saygınlığı olan bir kimse. Onun telkinleri olmasaydı, Orta Asya ülkeleri ve Azerbeycan, İran köktendinciliğinin etki alanı içine girerdi. Gülen'in açtığı okullar bunu önledi. Ayrıca Gülen ile ilgili somut bir şey de söylenemiyor. Duyduğumuza göre okullarında Rus çocuklarına İstiklal Marşı öğretiliyor. Sonuçta çağdaş Türkiye imajı o ülkelere eğitim yoluyla götürülüyor. Eğer Gülen ve çevresi olmasa, meydan tamamen Refah zihniyetine kalacaktı. (sh. 168)


Şeyh Sait isyanının yanında olmak ise mümkün değildir. İsyan isyandır. Devlete karşı her isyan, isyandır ve her isyan melundur. (sh. 192)


İrfan'ın yorumu: Fethullah Gülen bu ifadeleri ile Şeyh Sait'e bakışını da net bir şekilde beyan etmiş oluyor. Şimdi Fethullah Gülen Hocaefendi(!)nin demokrasi ile ilgili görüşlerine de bir göz atalım. Nazlı Ilıcak bu konuda iyi bir derlemede bulunmuş:


Aynı şeyleri tekrar ettiğim gibi, TBMM'de yemin ediyor gibi söylüyorum bu meseleleri: Cumhuriyet bir fazilet rejimidir, bunu Mustafa Kemal Atatürk de söylemiştir. Ve demokrasiye gelinmiştir. Demokrasi Allah'ın bir nimetidir. Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye'nin çok kritik bir döneminde halaskârı (kurtarıcı) olma ünvanını kazanmış bir insandır. Bütün Türk milleti bunu bilir. Benim bu mevzuda teyidime, desteğime yeni bir açıklama yapmama da bir ihtiyaç yoktur. Bunun aksini benim hakkımda iddia eden insanlar sadece karalama, millet düşmanlığı, din düşmanlığı, iman düşmanlığı yapıyorlar. Zannediyorum, sayıları çok azdır ama tahrip kolay olduğundan, çok gürültü çıkardıklarından sadece onların sesi duyuluyor. Ve dolayısıyla bir olumsuz hava oluşturulabiliyor. Ama bütün millet bunun böyle olduğunu çok iyi biliyor. Benim de düşüncelerimi tanıyor." (sh. 194)


DSP, CHP ve SHP hakkında, "canları cehenneme" diyorsunuz!
Hayatımda hiç beddua etmedim. En bunaldığım anlarda, "Rabbim, takatim yoktur, sana havale ediyorum" demişimdir. Bu da ülke, millet ve din düşmanlığı yapanlar hakkında söylediğim bir sözdür. Kaldı ki, DSP, CHP ve SHP'yi din düşmanı göstermek dini bilmemek demektir. Dini partilere bağlama, dine saygısızlık ve bazı partilere haksızlıktır. Bana atfedilen o "canları cehenneme" sözünü kullanmadım. Aksine, "bazılarının böyle diyebileceğini, katiyen denmemesi gerektiğini" söylediğim halde, sözümün sadece o kısmı alınarak tahrif edilmiştir. (sh. 201)


"Bugünkü modern insanlık, hâlâ bundan 1400-2000 yıl önce birkaç hayal ve rüya görüp "Ben, Allah'ı gördüm, onunla konuştum" veya "Ben peygamberim" demiş olan, hayalperest ve dengesize mahkumdur." (sh. 276)


İrfan'ın yorumu: 28 Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu'nun hazırladığı fakat basına daha sonra sızan kısımdan alıntılanan ve devamı olan bölümü okumanızı salık veririm. Din düşmanlığının geldiği nokta apaçık görülmektedir.
Son olarak şunu söyleyebilirim, Fethullah Gülen kimdir, düşünceleri nedir, bu devlete, demokrasiye, cumhuriyete bakış tarzı nasıldır? Amaçları nedir, Türkiye topraklarında ve yeryüzünde neleri arzulamaktadırlar soruları ve daha fazlasını burda bulabileceksiniz. Eğer Fethullah Güleni seven birisi iseniz de nefret eden birisi iseniz de sizi tatmin edecek kadar veri mevcut.

2 Şubat 2012 Perşembe

Hayata Dair Sorular: Hayat Ağacı


Hayat Ağacı

 The Tree Of Life





İrfanın Yorumu
Bir kadın oğlunu kaybeder ve sorular başlar: 
Tanrım, oğlumu neden aldın?
Neden onun yanında değildin?
Oğlumu almaktaki amacın neydi?
Oğlumu almaktaki hikmet ne ola ki?
Bana bu sıkıntılı zamanlarımda yardımcı olur musun?
Neden bu acıları çekiyorum?
Hayata dair, ölüme dair, varlık alemine,
yokluk alemine dair sorular, sorular,
Mükemmel ve farklı bir anlatım,
belgesel düzeyinde hayatın varlığı,
dünyanın oluşumu vs. Çok az diyalog,
ama çok fazla düşünmeye yöneltme görüyorsunuz.
Film standart filmlere uymuyor,
inanılmaz derecede sıkıcı diyebilirsiniz.
Ama sabırla izlediğinizde ve farklılık istediğinizde
bu filmden alacaklarınızı fazlasıyla alabilirsiniz
Özellikle soruların sorulduğu görsel şölen inanılmaz. 


Hayat Ağacı