6 Eylül 2011 Salı

Elhamra'dan Roma'ya: Afrikalı Leo

Kitabın Adı: Afrikalı Leo
Yayınevi: YKY
Yazarı: Amin Maalouf
Kitabı okumayı Bitiriş Tarihi: 4 Eylül 2011 – İstanbul


Her erkeğin, bu arada babamın da, mutluluğu yakalamak için yanlış yollara da sapmaya hakkı olduğunu ancak saçlarıma aklar düştüğü zaman anladım. Ancak o zaman onun yanlışlarına saygı duymaya başladım. Senin de benim yanlışlarıma benzer saygıyı duymanı dilerim oğlum. Senin de kimi zamanlar böyle yanlışlara düşmeni dilerim. Ve umarım sen de acımasızlık noktasına varana dek seversin ve dilerim sen de yaşamın soylu çekiciliklerini uzun süre algılayabilesin. (sh. 77)



Bir kitap bu kadar mı sürükleyici olabilir? Bu kadar mı tarihsel gerçeklerle uyum içerisinde bir Alaattin'in sihirli lambasındaki cinin bize hediye ettiği uçan halı misali, tarihsel yolculuklara çıkılabilir?Endülüs, Granada, Elhamda sarayı ! Ah ah Elhamra!

Müslümanların Granada'dan sürgün edildikleri tarihe baktığımızda, Osmanlı'nın en ihtişamlı zamanlarıdır bu zamanlar. Hep merak etmişimdir, bu kadar ihtişamlı olan zamanlarda, İstanbul da fethedilmiş ve devlet düzene girmiş, imparatorluk bütün dünyaca tanınmışken, nasıl ama nasıl olur da Endülüs'den müslümanlar, hristiyanlar tarafından gönderilebilirler, nasıl bu cesaret vardır onlarda?Ve nasıl duyarsız kalınmıştır bu müslümanların haline?

Kitapda ağlanacak tarihsel gerçekler ışığında yolculuk yapmaya hazır mısınız? İki günde bu gözyaşı ve kan dolu tarihimize bir baktım. Bazen güldüm, bazen ibretlik sözlerle duygulandım, bazen de yüreğime gözyaşlarını hapsettim. Şimdi kitabın kısa bir özeti ve almış olduğum notlarla sizleri başbaşa bırakayım.


Kitabın Özeti:

"Ben, Hasan tartıcıbaşı Muhammed’in oğlu, ben, Giovanni Leone de Medici; bir berberin sünnet ettiği, bir papanın vaftiz ettiği ben… Benim Arapça, Türkçe, Kastilya dili, Berberi dili, İbranice, Latince, sokak İtalyancası konuştuğumu duyacaksınız; çünkü bütün diller ve dualar benim dillerim ve benim dualarım fakat ben hiçbirine ait değilim. Ben yalnızca Tanrıya ve dünyaya aidim; ve yakında bir gün yine onlara döneceğim” cumlesiyle basliyor Afrikalı Leo.

Roman boyunca ana karakter, Hasan’ın çektiği zorlukları ve yaşadığı ilginç olayları tarihsel olaylarla birlikte gözler önüne seriyor. Kitabın bazı yerlerinden tarihin gerçek ve acı dolu yanları, bazı yerlerinden Hasan’ın mutluluğu, burukluğu ve geçirdiği o zor yolculuklar anlatılıyor. Hasan hayatı boyunca Granada’dan başlayarak sırasıyla Fas, Kahire ve Roma’ya doğru tarihsel ve anlamlı bir yolculuk yapıyor. Bu yolculuklar sırasında Hasan birçok savaşa ve ilginç olaylara tanık oluyor. Kimi zaman şaşırıyor kimi zaman üzülüyor. Fakat sonuçta birçok kişiliğe bürünerek hayatın birçok farklı yanını tanıma şansı buluyor.

Kitap Hasan’ın o sıralar Müslümanların elinde olan Endülüs’te Granada’da doğmasıyla başlıyor. Hasan’ın doğduğu sıralarda Endülüs’ü sultan Ebu’l Hasan Ali yönetmekteydi. Fakat sultan fazla böbürlenen bir kişiydi. Endülüs’ün sorunlarıyla ilgilenmeyip sorumsuz davranıyordu. Kendini eğlenceye adamıştı. Her gün yandaşlarıyla beraber Elhamra sarayında köle kızların danslarıyla eğlenip, şarapla kafa bulup tüm Endülüs’ün sorunlarını boş veriyordu. Dünyaya gücünü göstermek için iki günde bir, iki haftada bir askerlerine gösterişli yürüyüşler yaptırıyordu. Bu ilgisizlik yüzünden sokakları sarhoşlar dolduruyor, hırsızlıklar çoğalıyor, gençler çeteler oluşturuyor ve kanlı çatışmalar yaşanıyordu. Halk ise çaresizdi çareyi muskalarda ve büyülerde arıyordu. Kadınların herhangi bir hakkı yoktu, doğurdukları çocuğa göre muamele yapılıyordu. Erkek çocuk doğurursa kocalarının gözünde değer kazanıyor, kız çocuk doğurursa değer kaybediyordu. Erkekler birçok kadınla evlenebiliyordu.

Hasan’ın ailesi de bu kaderi paylaşıyordu. Hasan’ın annesi Selma’nın olmasına rağmen Hasan’ın babası Muhammed Mursiya yakınlarında yapılan bir baskında örgülü siyah saçlı Hıristiyan bir kızı askerlerden satın alıp eve getirmişti. Adınıda Verda olarak değiştirmişti. Bir süre sonra Verda ve Selma yarışmaya başlamışlardı.İkisi de hamileydi.Acaba ilk önce hangisi erkek çocuk doğurup Muhammed’in gözünde değer kazanacaktı. Eğer ikisi de erkek çocuk doğurursa hangisinin daha önce doğurduğu ön plana çıkıyordu. Bunun sonucunda Verda ilk bebeği doğurdu fakat bebek kızdı.Kızın adını Meryem koydular. Muhammed Meryem’e zor bakıyordu.Gözlerini artık “seni yanıltmayacağım” diyen Selma’ya çevirmişti ve sonunda Selma Hasan adında erkek bir çocuk doğurdu. Artık Selma Muhammed’in gözünde büyük bir değer kazanmıştı. Muhammed doğumun ardından Hasan’ı sünnet ettirdi ve büyük bir şölen düzenletti. Fakat aynı önemi kızı Meryem’e vermemişti çünkü o zamanın Granada’sında kadınlara önem verilmiyordu.

O sıralar Endülüs’ün kuzeyinde Aragon kralı Fernando’nun ve Kastilya-Leon kraliçesi İsabel’in evlenmesiyle Hıristiyanlar arasında birlik kurulmuştu. Sarayın en ileri görüşlü danışmanlarının uyarısına karşın Ebu’l Hasan hiç kimseyi dinlemeyip sırf gösteriş olsun diye Hıristiyanlara savaş açtı. Önce halk bunu sevinç gösterileriyle karşıladı fakat daha sonra Ebu’l Hasan Müslümanları kazanma olasılığı düşük bir savaşa sokmakla suçlandı.Ardından Hıristiyanlar ele geçirilmesi en zor kale gibi görünen Ahlama Kalesini aldılar. Bu olaydan tam iki yüz gün sonra Ebu’l Hasan,bundan uzun bir süre önce Komares Kalesine kapattığı oğlu Boabdil tarafından tahttan indirildi.Bunun üzerine yaşlı sultan yenilgiyi kabul etmeyip yandaşlarıyla Malaga’ya kaçtı. Kastilyalıların sevinç gösterisi karşısında Endülüs’te iç savaş başlamış oldu. Bu devrime karşın Boabdil’in de babasında pek farkı yoktu. O da bir tek kendini düşünüyordu ve çok korkaktı. Boabdil başa geçtikten sonra da yenilgiler devam etti. Müslümanlar art arda Cebelitarık,Ronda,Marbela,Malaga ve daha birçok yeri savaşlarda kaybetti. Müslümanların artık elinde sadece Granada kalmıştı.Bütün Granada’da açlık ve sefalet yaşanıyordu. her şeyin fiyatı et hariç artmıştı.Her şeyin pahalanmasının nedeni ise Kastilyalıların ticaret yollarını ele geçirmesiydi. Granada’ya buğday,arpa gibi önemli gereksinimler gelemiyordu. Bir tek et ucuzdu çünkü düşmanın eline geçmesin diye bütün hayvanlar kesilmişti. Bir süre sonra Boabdil Granada’nın en önemli kişileri ve içinde Muhammed’in de bulunduğu bir toplantı yapılmasına karar verildi. Toplantıda Granada’nın durumu ele alındı ve sonuç olarak Granada’nın Kastilyalılara teslim edilmesi çıktı. Bunun temel nedeni ise Boabdil’in vezirinin Fernondo ile yaptığı gizli görüşmeydi.Bu görüşmeye göre Granada’nın teslimi zaten önceden belirlenmişti.Bu toplantıda ise halkın önemli kişilerine Granada’nın durumu açıklanmıştı.Bu teslim karşılığında Fernando Müslümanların göç etmesine ve rahatça yaşamasına izin verecekti. Bir süre sonra Kastilyalılar Granada’ya girdi. Bütün halk korku içindeyi.Halktan bazıları göç etmiş bazıları ise göç etmemesine rağmen utançtan evlerinden çıkamıyordu. Hasan’ın ailesi ise aynı durumdaydı. Birgün Verda ve Selma Muhammed’i dışarı çıkmaya ikna etti fakat dışarı çıktıklarında Verda asker olan abisini gördü. Bunun üzerine abisi onu yanına alıp ger götürmek istedi. Böylelikle Verda Muhammed’den ayrılmak zorunda kalmıştı.Muhammed uzun süre yas tuttu fakat Verda’yı bir daha göremedi. Selma’nında ısrarıyla ve zor şartlar nedeniyle Fas’a göç etmeye karar verdi. Selma, Hasan ve birçok kişiyle beraber küçük bir gemiye binerek Fas’a doğru yol göç etmeye başladı.


Kitapdan ibretlik enstantaneler...

"Biz Granada kadınları için özgürlük, köleliğin aldatıcı bir biçimidir; kölelikse özgürlüğün kurnazca bir biçimi..." (sh. 16)


Endülüs için söylenen söze dikkat çekelim şimdi:

"Bu kent, onu yağma etmek isteyenlerce korunmakta, kendisine düşman olanlarca yönetilmekte. Çok yakında, kardeşim, denizin ötesine göçmek zorunda kalacağız." (sh. 28)

Estağfirullah, Hristiyandan dönme birinin oğluydu. Din alanındaki coşkusunun nedeni bu olmalı. Emu Hamr'ın ise babası da dedesi de kadıydı, yani inaklara ve geleneklere bağlılığını kanıtlamak durumunda değildi. Şeyh ince yapılı ve sarışın bir adamdı; doktorsa olgun bir hurma kadar koyu renkli, kurban bayramı arifesindeki bir koyundan daha şişman ve çok şakacıydı. Dudaklarından gülümseme hiç eksik olmazdı. (sh. 40)

Bu kişiler ile romanda öyle bir ünsiyet gelişti ki, onlarsız bir mahalle, bir şehir düşünülemez hale gelir okuyan için bu romanı. Estağfirullah hoca sözünün eri, sözünü sakınmadan söyleyen yiğit bir din adamı, Ebu Hamr ise tonton bir adam...

Babam, "Onlar bilimle uğraşan, korkusuz, aldırmaz insanlardı" diye anlatıyordu. "İçki içmedikleri zaman çok akla uygun şeyler anlatırlardı. İnsanların kafalarını bulandıran şeyler tanrı tanımazlıkla ilgili çok açık seçik olmayan sözleriydi. Bir insan ister altın, ister akıl yönünden varsıl (zengin) olsun, bunlardan yoksun olanlarla konuşurken çok dikkatli olmalıdır." (sh. 41)

Romanın en büyük handikaplarından da söz etmek lazım... Daha doğrusu çevirenin handikaplarından... Çeviren, İslam literatürüne hakim olan birisi değil maalesef. Kullandığı kelimeler (örneğin varsıl, yoksul karşılığında zengin anlamı ifade etmektedir) çoktur maalesef. Hz. Peygamber'in garipler ile ilgili hadisinde geçen garip kelimesinin karşılığı olarak bulduğu kelime inanılır gibi değil.

"Endülüs'te kültürel etkinlikler çoktu; bu etkinliklerin ürünleri olan kitapların sabırla yapılan kopyeleri Çin'den Uzak Batı'ya dek öğrenim görmüş kişilerin ellerinden düşmüyordu. Sonra insanların ruhsuzlaştığı, kalemlerin kuruduğu dönem geldi. İnsanlar kendilerini Frenklerin düşüncelerine ve geleneklerine karşı korumak için Gelenek'i bir kale yapıp kendilerini bu kaleye kapattılar. Granada artık yetenekten yoksun, korkak taklitçiler yetiştiriyordu. (sh. 41)

Miladi 1490'lı yıllar. İstanbul 1453 yılında fethedilmiş. Osmanlı ve büyük Türk sözü dünyada yankılandığı yıllar. Batı'daki İslam kültürü biterken Doğu'da farklı bir İslam medeniyeti bangır bangır gelmekte. Ama ne çare Endülüs gitmektedir...

Boabdil (son Grenede sultanı) varsıl (zengin) fakat mutsuz olarak unutuluşa doğru yol alıyordu. Granada'yı görebileceği en son sırta ulaşınca, uzun bir süre devinimsiz (hareketsiz, bu kelimeyi kullansan günaha mı girersin be tercüman) durarak, üzgün bir yüzle, ruhsal bir uyuşukluk içinde kente bakmış. Kastilyalılar bu sırtlara Arabın son iç çekişi adını vermişler. Çünkü derler ki düşmüş sultan orada utanç ve pişmanlıktan seller gibi gözyaşı dökmüş. Annesi Fatma da: "Bir erkek gibi savunamadığın ülken için şimdi bir kadın gibi ağlıyorsun" demiş. (sh. 57)

Of ki ne of! Sadece o mu? Endülüs müslümanların elinden gittiğinden beri hepimiz ağlamıyor muyuz ve oraları tekrar almak için ne yapıyoruz? Roman'daki Büyük Türk'ün gelmesini mi bekliyoruz? Ağla gözlerim ağla...

"Akıllı bir eş, kocasının baş kadını olmak ister çünkü nasıl olsa tek kadın olmak olanaksızdır" yanıtını verdi. Sonra anlamlı bir gülümsemeyle ekledi: Kim ne derse desin, tek kadın olmak tek çocuk olmak gibidir. Daha çok çalışırsın, daha çok bunalırsın, kocanın öfkesine tek başına göğüs gerersin, isteklerini tek başına karşılarsın. Kuma varken kıskançlık ve oyunların olduğu kesin. Tartışmalar da olur, fakat hiç değilse bütün bunlar evin içinde kalır. Eğer koca dışarıda eğlenmeye kalkarsa hepten yitirilir." (sh. 66)

İddialı bir şey söyleyeceğim ama sakın kızılmasın. Erkek fıtratına uygun değildir tek eşlilik. Fıtrat dini olan İslam'da bunu bildiğinden dolayı maksimum dört ile sınırlamıştır, cariyeler de cabası... Ama tek eşliliğe mahkum olan bir nizam, batı kültürünün İslam toplumlarına dayattığı ve uygulamada da başarılı olduğu bir hastalıktır maalesef. Bana sakın Kur'an'daki ayetten bahsetmeyin. Ben fıtrattan bahsediyorum. Ve erkek fıtratı tek eşliliği kabul etmiyor. Kur'an'daki ayet tavsiyedir. Yoksa yukarıdaki sözler ne anlama gelir ki? Rasulullah (sav) çok iyi bir örnek değil midir? Onun hanımları arasında da oyunlar oynanmadı mı? Bu da fıtratın getirdiği cilvelerdir kanaatimce. Ama erkeği tek eşliliğe mahkum eden zihniyet iddialı konuşursak eğer fıtrata karşı bir zihniyettir.

Annem acılı bir sesle anlatmayı sürdürdü: "Eğer insan Ulu Tanrı'nın (yüce Allah'ın ifadesini kullansa daha iyi olmaz mıydı) buyruklarına uymazsa bunu gizlice yapmalı, çünkü işlediği günahı sergilemek iki kat günahdır." (sh. 71)

Durumu görünce çarçabuk Tetuan'a bir gemi buldum. Birkaç ay Tetuan'da kaldıktan sonra büyük kızım ve damadımla Fas'a geldik. Damadım kuyumcu olan amcasıyla birlikte çalışmaya karar verdi. İkinci kızımla kocası, daha birçok yahudi gibi kurtarıcımız Büyük Türk'ün ülkesine gitti. Allah, büyük Türk'ün ömrünü uzun etsin."

Annem onaylayarak

"Hepimiz bunun için dua ediyoruz" dedi. "Eğer Tanrı birgün ülkemizi bize geri verecekse araç olarak büyük Türk'ü kullanacaktır." (sh. 87)

Türklerin durumunu biliyorlardı ki büyük bir ümit bağlamışlardı oradaki müslümanlar. Ah Osmanlı hanedanı, "size ne oluyor ki" ile başlayan ayeti hiç mi okumadınız, hangi zamanda onlara yardıma gidecektiniz ki. En güçlü olduğunuz zamanlarda orda isminiz var ama cisminiz yok, ümit var ama varlığınız yok!

• "Sık sık cenaze törenlerinde, kadın olsun, erkek olsun, insanların ölümü lanetlediğine tanık oluyorum. Fakat ölüm Ulu Tanrı'nın bizlere bir armağanıdır. Ve O'ndan gelen bir şeyi kul lanetleyemez. Armağan sözcüğü size aykırı mı geliyor? Fakat bu bir gerçek. Fakat ölüm eğer kaçınılmaz olmasaydı insan bütün yaşamını ondan uzak durmaya adayacaktı. Hiçbir tehlikeyi göze almayacak, hiçbir girişimde bulunmayacak, hiçbir işe el atmayacak, hiçbir girişimde bulunmayacak, yeni bir şey yapmayacaktı. Yaşam sürekli bir uyuşukluk olacaktı. Evet kardeşlerim, Tanrı'ya bize ölümü armağan ettiği için şükredelim; çünkü yaşam ölümle anlam kazanıyor. Günün anlamı olması için gece, konuşmanın anlamı olması için sessizlik, barışın anlamı olması için savaş gereklidir. O'na dinlenmenin ve neşenin anlamlı olması için bize kaygı ve tedirginlik gösterdiği için de şükredelim. O'na şükredelim, çünkü O'nun bilgeliği sonsuzdur." (sh. 94)

Ölüm ile ilgili bu kısa manifesto ne büyük gerçekleri özetliyor değil mi?

• Hasan oğlum, oniki yaşına geldin. Seninle bir erkek gibi konuşabilirim. -Biraz duraksadı- Beni iyi dinle. Doğu'da gördüklerim şunlar: İran şahı Türklerle savaşmaya hazırlanıyor, Türkler ise Venedikliler ile uğraşmakta. Mısır'a gelince, o da dostluk ve barış belirtisi olarak Kastilyalılardan buğday almış. Gerçekler bunlar. Belki yıllar sonra durum değişir, fakat karşılaştığım hükümdarların hiç biri Granada'nın, ya da bizim, ya da acınası gurebanın durumları ile ilgilenmiyor. (sh. 111-112)

Acı ama gerçekle yüzleşme bu olsa gerek. Büyük ümitler bağladığın, Büyük Türk gelecek, bizleri kurtaracak dediğin Türkler ve Mısır'ın hali ortada. Peki tarih boyunca varlıkları problem olan İran'lılar. Belki İran tehlikesi olmasa. Ah Endülüs! Göz göre göre gittin elimizden.

• Zarvali, Fas'taki bütün Granadalıları küçük düşürdü. Rumiyya'nın kızı için bile olsa savaşmalıyız. Bir toplum en güçsüz bireyini yalnız bıraktığı anda dağılmaya başlar. (sh 132)

Bir kere daha okuyun, bir kere daha. En güçsüzümüzü satarsak en güçlümüz de dağılır. Bu cümle bile uzun uzun bir makale konusu.

• Talih sana güldü genç dostum. Sanki oğlummuşsun gibi senin adına mutlu oldum. Fakat kendi kendine gözkulak ol. Çünkü zenginlik ve güç sağduyunun düşmanıdır. Bir buğday tarlasında kimi başakların dik durduğunu, kimilerininde boyun büktüğünü görmüyor musun? Dik duranların içi boştur. Öyleyse, seni bana getiren ve böylece Tanrı'nın yardımıyla sana zenginlik yollarını açan alçak gönüllülüğü elden bırakma." (sh. 170)

Evlatlarımıza, yakınlarımıza edeceğimiz nasihatlerden birisi daha değil mi?

• Aşk, bir kuyunun kıyısında susuzluktur / Aşk çiçektir, meyve değil (sh. 173)

Kitap bizi 1488 (miladi) yılından aldı, 1527 yılında öksüz bıraktı. Yazarın diğer kitapları da eğer bu kitabı gibi kaliteli ise, ne mutlu onu okuyanlara. Le Point'de yazıldığı gibi, "tarihten olağanüstü bir halı dokumuş, uçan bir halı." Yazar bizi Granada'dan Fas'a, Kahire'ye, Cidde-Mekke-Medine'ye, İstanbul'a, Roma'ya ve tekrar Fas'da bu uçan halı ile seyahat ettirmeyi başardı. Kitabı okumayanlar için, şiddetle tavsiye ederim.

4 yorum: