16 Mayıs 2013 Perşembe

Çakma Alimler


Mirasyedi

         Vaizlerin bazı söz kalıplarını duyunca ortamı terk etme isteğimi frenlemek günden güne zorlaşıyor. Bu dudak tiryakilerine karşı içimde biriken öfkenin yüzüme aksetmesi de çevremdekilerce fark edilir oldu. Asabiyetimi zıplatan aktarımlarsa genellikle bilgi vermek yerine daha çok kendi konumunu sağlamlaştırma ve önemli gösterme gayretleri…
         Bu minvalde “Âlimler, peygamberin varisleridir” diye aktarılan hadis’in sağlamlık derecesinin üzerine değil de aktaranın niyetine yönelik eleştirilerim var. Genellikle dünyadan geçercesine kendilerine kulak verilmesini isteyen vaizlerin en önemli kozlarından biri olan bu hadisi duyduktan sonra kürsüdekinin her sözü sizin için kulağınıza küpe olmak zorunda. Zira adam Peygamberin varisi! Ona hak vermemek nefsine veya şeytana uymak mesabesinde…
          Bu aktarımdaki en büyük hile, peygamberin sünnetinin bugünkü temsilcisi olmak yerine peygamberlik makamının temsilcisi sayılma kurnazlığıdır. Ayrıca bu mirasyedi sadece söyleme makamıdır. Sözleriyle eylemlerinin tutarsızlığı eleştirilemez. Çünkü o, bu makama layık görülmüştür. Gerçi âlim(!) olarak atayan ve ücretlendiren kurumun din ile hayatı birbirinden ayıran ve dini birkaç ibadete mahkûm eden laikliğe ait bir kurum olduğu gözlerden kaçmıyor. Üstelik “Allah’ın hükmüyle hükmetmek” yerine vaazını, ülkenin istikrarını(!) bozmayacak şekilde modifiye edilmiş cılız aktarımlar olması da kendisinin peygamberin varisi olmasına halel getirmez. Yani cami, tekke, vakıf, dernek veya laik yasalarca izin verilmiş her türlü mekânın başına tayin edilmiş veya görmezden gelinmiş üstadlar peygamberin varisidir(!) İtiraz edilmeden dinlenmeli ve eylemleri üzerinden değil söylemleri üzerinden azami saygı gösterilmelidir. Yoksa maazallah anca peygamberin şefaatiyle girilecek cennetten mahrum kalmak işten bile değildir.
         Hâlbuki  “Âlimler, peygamberin varisleridir” aktarımını yapan kimsenin kapısı, dul ve yetimlere açık olsa… Açlar onun sofrasında doysa... Şiddet görmüş kadınlar ona sığınsa... Geçinemeyen ortaklar onu hakem tayin etse… Asgari ücretliler patronlarını ona şikâyet etse... Evine icra gelmişlere kefil olsa… Ergenlere sahip çıksa… Terk edilen yaşlıların çocuğunu ve gelini onlarla yaşamaya ikna etse… Her gün yapılan zamları ve eşitsizliklere karşı durmak için mağdurları organize etse… O zaman bu aktarım dünyevi bir unvan olmak yerine insanlara hizmet eden bir sorumluluğun ifadesi olacaktır. Ve sonrasında bu hadis, dünyada makam sahibi olarak anılmak isteyen aymazlarca dillendirilmeyecek, gerçek âlimlerce topluma hizmete yönelik bir çağrıya ve sorumluk şuuruna dönüşecektir.
          Peygamberler ardına miras bırakmadığı bilinir. Zira onlar mülkün Allah’ın olduğunu iyi bildiklerinden yığmak yerine varlıklarının büyük kısmını ihtiyaç sahipleriyle paylaşmışlardır. Peygamberler kamuya gönderildiğinden dolayı ondan geriye kalan kamunun malıdır. Buradan hareketle peygamberden kalan miras takvadır. Bu da ancak, başa kakmayan, dünyevi karşılık ummayıp ecrini sadece Allah’tan bekleyen, insana hizmet etmeye gönüllü gerçek âlimlerce yerine getirilecek bir sorumluluktur..
          Tevrat'ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış olanların durumu, sırtına kitaplar yüklenmiş (ama ondan habersiz) merkebin durumuna benzer.(Cuma / 5) ayeti kitabi bilgiyi dünyevi makama indirgemiş olanları kitap yüklü eşekler diye tanımlar. Burada kınanan kitabi bilginin bir sorumluluğa dönüşmemesidir. Ehli Kitap üzerinden verilen örneğin Kuran’da yer alması hatanın tekrar ettiğini göstergesidir. Örneğin bir milyarlık Katolik mezhebini yöneten Papa ve kardinallerin Vatikan’daki durumu, insana hizmetten çok dünyada makam ve unvanlarılar üzerinden anılma sevdasına dönüşmüştür.
          Kuran‘da âlimin en önemli vasfı Allah’tan gereği gibi sakınmasıdır. Bu da emirleri ve nehiyleri, sorumluluk bilinciyle tatbik etmesi ve buna davet etmesiyle doğru orantılıdır. Yani âlimlerin bize önemli bir makamda olduklarını anlatması yerine, bizler âlimlere Allah’ın hükümleriyle hükmetmesini ve iktidarın payandası olmaktan vazgeçmesini hatırlatmalıyız.
           Birde aramızda Seyit olduğunu iddiasında olanlar var. Seyyitlik iddiası da bir sorumluluk içermeden dünyevi bir mevki edinme talebidir. Seyit olduğunu iddia edene “Müslümanların tümü Peygamberin soyundan değildir lakin onun kardeşidir” denmelidir.
           Resulullah ile onun varisleri olan âlimler arasındaki denklem ise şöyle çözülmeli;
           Resulullah, Allah’ın hükümleriyle hükmetmişti.
           Varisi de Allah’ın hükümleriyle hükmetmelidir.
           Resulullah, Mülkün Allah’ın olduğunu bilip yığmamış ihtiyaç sahipleriyle paylaşmıştı.
           Varisi de Mülkün Allah’ın olduğunu bilmeli yığmayıp ihtiyaç sahipleriyle paylaşmalı.
           Resulullah izzet ve şerefin Allah’ın yanında olduğunu bilip dünyevi unvanlara değer vermemiş. İnsanların en üstününün takva sahibi olduğu prensibine göre yaşamıştı.
           Varisi de izzetin ve şerefin Allah’ın yanında olduğunu bilip ahireti önceleyip takvayı esas almalı ve kardeşliği zedeleyen dünyevi unvanlarla anılma fitnesine rağbet etmemelidir.
          Eğer Resulullah’ın varisleri bunu dışına çıkarsa varisliği bitmiş mirasyedi olmuşlardır.
          Hülasa Allah’ın hidayetiyle seçilmiş, imanla şereflenmiş kardeşim, şimdi karar verme zamanı. Bu seçilmişlik dünyevi bir makam veya üstünlük müdür? Yoksa hayat boyu insanlara karşılıksız hizmet etmek için sorumluluğun hatırlatılması mıdır? Bunu da anlamanın en kolay yolu “veda hutbesi” olarak bilinen birçok hadisin birleştirilerek oluşturulmuş metinde Resulullah’ın (sav) vasiyetini okuyarak sorumluluklarını bir daha gözden geçirmek olmalıdır.
                                                                                                            Şevket Hüner / 13.05.2013                                                                             

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder